BARIŞA ÖZLEM

Atlas - - Yeryüzü Portrelerİ -

Lefkoşa’nın kuzeyi ve güneyi arasında en sık kullanılan sınır kapılarından Ledra’yı aştıktan sonra ara bölgede bir “dilek duvarı” göze çarpıyor. Buraya bırakılan notlar barışın hâkim olduğu bir Kıbrıs’a duyulan özlemi dile getiriyor.

İNGİLİZCE “KKTCSONSUZA DEK” YAZAN SINIR KAPISINDAN GEçTİğİNİZ ANDA TEORİK OLARAK NE KUZEYDE, NE DE GüNEYDESİNİZ.

literatüre geçmiş. Bu nedenle Lefkoşa’da küvetsiz evler revaçta.

Müzeden çıkıp da kuzeyde kalan kısmı 1600 metre olan bu yolu güneye doğru yürümeye başlarsanız kendinizi renkli bir caddede bulursunuz. Dereboyu Caddesi bugün Lefkoşa’nın kuzeyinin eğlence caddesidir. Sağlı sollu dizilmiş sayısız kafe, bar, meyhane ve fast food restoranı sizi bekler. Dikkatinizi muhtemelen şu çekecektir: Bunca mekân içinde, bazılarının işletme mantığı ve dekorasyonu tıpatıp benzese de uluslararası zincirlerin hiçbirinin tabelasına rastlayamazsınız. Ani bir kararla 1983 yılında ilan edilen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) yeryüzünde Türkiye dışında hiçbir devlet tarafından tanınmadığı için “ben ille de uluslararası zincirlere ait mekânlarda kahve içmek istiyorum” derseniz bunun tek bir yolu var: Sınırı aşıp Güney Lefkoşa’ya geçmek zorundasınız!

Caddenin sonundan dimdik güneye doğru yola koyulursanız Ledra Palas sınır kapısına varabilirsiniz. İki kontrol noktası arasında kalan kısacık mesafede etrafında halen kum torbaları dizili, duvarlarında kurşun delikleriyle Ledra Palas bir zamanlar Lefkoşa’nın en gözde oteliydi. Şimdi BM Barış Gücü askerleri kalıyor.

ARA BÖLGEDE

Üzerinde İngilizce “KKTC-Sonsuza Dek” yazan sınır kapısından geçtiğiniz anda teorik olarak ne kuzeyde ne de güneydesiniz. Artık aradasınız. Sınırı geçer geçmez sağdaki evde oturanlar var. Mustafa ve Melek Diana çifti. Mustafa Bey 96 yaşında, Melek Hanım ise 86. Ömürlerinin geçtiği evleri “arada kalmış” zamanında. Evlerinde otururken onlar da ne kuzeydeler ne de güneyde. Diana soyadı kulağa ilginç gelebilir. Mustafa Bey, Kıbrıs’ın ilk fotoğrafçılarından ve adada renkli fotoğraf çeken ilk kişi. Renkli fotoğraf tekniğini Kudüs’te kendisine öğreten Deanna isimli Yahudi fotoğrafçıdan esinlenerek önce dükkânına

“Foto Deanna” adını vermiş, ardından kendisine soyadı yapmış. Mustafa Diana, 1948’den itibaren Makarios’un fotoğrafçısı olarak da çalışmış. Bugün Rum tarafında resmi dairelerde asılı olan Makarios portreleri de ona ait.

Diana çiftinin evinin karşısında Venedik surlarının arasında çukurda kalmış geniş bir alan görürsünüz. Burasının adı Taksim Sahası. Eskiden burada futbol maçları oynanır, seyirciler surların üzerinde oturarak maç izlerdi. Saha, ismiyle dikkat çekici. Bir zamanlar Rumlar “Enosis” (Yunanistan’la birleşme) diye ortaya çıktığında Türklerin sloganı “Taksim” olmuştu. “Adayı bölelim, hakkımızı verin gidelim” diyorlardı. Bu fikre 50’lerde doğan bazı çocuklara Taksim adını verecek kadar bağlanan Türkler, futbol sahalarına da aynı adı uygun görmüştü. Hayatını “Taksim mücadelesine” adamış olan Rauf Denktaş ile aynı gün, 13 Ocak 2012’de hayata veda eden Fenerbahçe’nin efsanesi Lefter’in bile bu sahada top koşturmuşluğu var. İstanbul’un üç büyük kulübü 50’li yıllarda Kıbrıslı Türklerle dayanışmak için dostluk maçı yapmak üzere adaya gelip bu sahaya çıkmışlardı çünkü.

Türkiye’de 50’li yıllar “Ya Taksim, Ya Ölüm” mitinglerinin yapıldığı ve Kıbrıslı Türklere kötü

davranılmasının faturasının İstanbullu Rumlara çıkarıldığı zamanlar. Lefter de 6-7 Eylül 1955’te bundan nasibini almıştı; 1958’deki Fenerbahçe-Kıbrıs Karması maçında oynayan, AEL Limassol takımının tek Türk oyuncusu Sevim Ebeoğlu o günü hâlâ çok iyi hatırlıyor. Maçtan sonra Lefter’e şöyle demiş: “Başına gelenleri duydum. Fenerbahçe’deki tek Rumsun, ben de AEL’deki tek Türküm. Seni çok iyi anlıyorum, sakın üzülme olanlara.” Lefter cevap vermemiş, sadece gülümsemiş ve Sevim Ebeoğlu’na sıkıca sarılmış.

Taksim Sahası bugün adına yakışır biçimde taksim edilmiş durumda! Yeşil Hat’tı karşınıza alıp baktığınızda, sahanın sol tarafı kuzeyde kalıyor. İleride, BM gözetleme kulesinin altında, surlar üzerinde çay, kahve, tost servisi yapan bir büfe ve birkaç masa var. Surların ucundan, tellerin önünden baktığınızda aşağıda geniş caddede giden araçlar, yürüyen insanlar, yüksek binalar var. Tellerin önünde durmuş “selfi” çekenlere bazen aşağıda yürüyenler bir bakış atıp yollarına devam ediyor. Aşağısı Güney Lefkoşa, selfi çekenlerse oraya geçemeyenler; Türkiyeli göçmenler ya da turistler…

Bağırsanız sesinizi duyacak uzaklıktaki o insanların yanına gidip sohbet etmek isterseniz,

cebinizde de TC pasaportu varsa ne yapmanız gerek? Önce 35 kilometre ötedeki Ercan Havaalanı’ndan İstanbul’a uçacaksınız. Sonra Atina’ya. Atina’daki Kıbrıs Cumhuriyeti elçiliğinden vizenizi alıp bu kez adanın güney sahilindeki Larnaka’ya inecek ve 55 kilometrelik bir kara yolculuğuyla önünüzdeki telin diğer tarafına ulaşabileceksiniz. Bunun anlamı şu: Eğer Güney Lefkoşa’ya adım atmak istiyorsanız, bunu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin denetimindeki hava (ya da deniz yoluyla) yapmanız gerekiyor. İşin iyi tarafıysa, adaya güneyden girerseniz istediğiniz kadar kuzeye geçebilirsiniz. Peki, güneyden bakınca kuzey nasıl görünüyor?

GÜNEYE GİDERKEN

Dünyanın en uzun yüz metresini yürürken eşyanın tabiatına aykırı biçimde saat ilerlemiyor, bir saat geri gidiyor. Sınırdan geçerken Mahmutpaşa’dan Beyoğlu’na ışınlanıyormuş hissi uyanıyor. Güney Lefkoşa’da dolaştığınızda burasının öncelikle kuzeye göre daha düzenli, gelişmiş ve renkli olduğunu hemen teslim edeceksiniz. Özellikle Venedik surlarının içinde kalan eski kentte, barikatların farkı da dikkatinizi çekebilir. Kuzeyde sokaklar genellikle beton duvarlarla kesilir ve sanki o sınırın kalıcılığına bir işarettir. Güneydeyse yollar daha çok kolay

kaldırılabilir paravanlar, kum torbaları ya da varillerle bölünmüştür. Güney, kuzeyi unutmak istemiyordur sanki.

Kapatılarak çıkmaz sokağa dönüştürülmüş sokaklarda, kum torbalarının dibinde durumu hiç yadırgamadan oturmuş kahvesini içen insanlar… Sınırın hemen dibinden yükselen bir minareden gelen ezan sesi… Birçok kafede bir zamanların Berlin’ine atıfta bulunan resim, tabela ya da sloganlar…

Güney Lefkoşa’da sizi şaşırtabilecek bir şey de azımsanmayacak sayıda Türkçe tabelaya rastlamanız olabilir. Kamu binalarının kapısında, mesela “Kıbrıs Telekomünikasyon Dairesi” yazdığını görebilirsiniz. Birbirlerinden 1974’ten beri tamamen uzakta yaşamış iki toplum olmalarına rağmen Rum tarafı 1960 anayasasının emrettiği gibi çift dilli olma kuralını özenle korumuştur çünkü.

Kentin bu tarafında kafanızı karıştırabilecek resmi tabelalardan biri şu olabilir: “Girne Belediyesi.” Evet, Girne adanın Türkiye’ye bakan kuzey sahilinde bir turizm kenti. Peki burada niye belediyesi var? Çünkü, Rum tarafında hem parlamento hem belediye seçimlerinde şimdi kuzeyde kalan şehirler için de seçim yapılır.

Güney Lefkoşa’daki Girne Belediye Başkanı Glafkos Kariolou, verdiği bir demeç sebebiyle bazen kuzeyin gazetelerinde yer aldığında şöyle tarif edilir: “Sözde Girne Belediye Başkanı…” Girne’deki belediye başkanı Nidai Güngördü de Rum gazeteleri için aynı şekilde “sözde belediye başkanı”dır.

Kentin ortasında bir de hayalet havaalanı var. Kıbrıslılar çoğu zaman “ölü bölge-dead zone” demeyi tercih ediyor. BM denetimindeki ara bölgede, özel izinle gezilebilen ve bakımsızlıktan yıkılma tehlikesi yaşayan binaların içine girmeye güvenliğiniz sebebiyle müsaade edilmeyen havaalanı 1974’teki haliyle bir gün yeniden işletmeye açılmayı bekliyor. Pistin ortasında çürümeye terk edilmiş bir de uçak var; 1974’te 19 Temmuz’u 20 Temmuz’a bağlayan gece bu alana inen son uçak. Roma aktarmalı Londra-Lefkoşa uçuşunu yapan bu uçak indikten birkaç saat sonra, Türk savaş uçaklarının ilk bombaladığı yerlerden biri bu havaalanı olmuş.

GüNEY LEFKOşA’DA SiZi şAşıRTABiLECEK BiR şEY DE AZıMSANMAYACAK SAYıDA TüRKçE TABELAYA RASTLAMANıZ OLABiLiR.

AKDENİZ’DEKİ BERLİN

Lefkoşa’nın her iki tarafıyla aslında bir zamanların Berlin’ini hatırlatan bir yanı var, 1974’teki savaşın ardından sınırdan uzaklaşma eğilimi. Nasıl Berlin’de “duvar dibi” göçmen Türk işçilere bırakılmış ve bir gün duvar yıkıldığında Türk mahallesi Kreuzberg yeni birleşik kentin tam göbeğinde kalarak çok kıymetlenmişse, Lefkoşa’da da durum aynı. Özellikle kuzeyde. Evet, duvar henüz yıkılmadı ama tamamen göçmenlere terk edilmiş eski, köhne ve birçoğunun cephesi mermi izleriyle halen delik deşik olan binalar yenileniyor. Benzerine İstanbul’da ya da dünyanın birçok kentinde rastlayabileceğiz biçimde Lefkoşa “soylulaştırılıyor”.

Kentin güneyi bundan nasibini daha önce almaya başladığından şu an her açıdan da epey ileride. Bir zamanlar Lefkoşa çarşısının tam ortasından geçen, şimdiyse “ara bölge”yi “çizen” Hermes Caddesi’ne bitişik şık kafeler ve sanat galerileri yan yana uzayıp gidiyor. Hemen arkalarında, antik Yunan’da tüccarların koruyucusu olduğuna inanılan Tanrı Hermes’in adını taşıyan caddeyse delik deşik boş dükkânlar, otların bürüdüğü bir yol olarak ıssızlığı bekliyor. Bu cadde Venedikliler zamanında bir dere yatağıdı. Aynı zamanda Lefkoşa’yı ikiye bölen doğal bir sınır. Osmanlılar, kentin bütün çöpünü bu dere yatağına döker, yağmurların kuvvetli yağıp derenin sularının artmasını ve çöpleri alıp götürmesini beklerlermiş. İngilizlerse bu Osmanlı çöplüğünü sağlık açısından sakıncalı bulup üzerini doldurup yola çevirmiş.

Kentin surlar içinde kalan eski Lefkoşa kısmı tam “arasta”nın, yani çarşının ortasından bir kapıyla birbirine bağlanıyor. Burası Lokmacı Barikatı. Lokmacı Kapısı’ndan kuzeye geçtiğinizde kendinizi meşhur spor ayakkabılardan tekstil ürünlerine ya da çanta markalarına dek her şeyin imitasyonunu bulabileceğiniz bir çarşıya geçiyorsunuz.

Spor kıyafetleri ve giysileri satan bir dükkânda Zihni Kalmaz, akıcı Rumcasıyla güneyden gelenlere satış yapıyor. Kendisi bir zamanlar Taksim Sahası’nda Turgay Şeren’e gol atmış eski bir futbolcu. Bugün Rum spor basını halen yorumlarına başvuruyor ve kendisinden “Kıbrıs’ın George Best’i” diye bahsediyor.”

Avrupa’nın son bölünmüş başkenti Lefkoşa’nın bir türlü bir araya gelmeyen iki yakasının 41 yıl önce anlaştığı tek bir konu var: Kanalizasyon sistemi. Siyasi kariyeri 1976’da, 29 yaşındayken Lefkoşa belediye başkanı olmasıyla başlayan

Güneyde ara bölgeye sırtını dayamış bir kafede garson yemek molasına çıkmış, çocuklar ise oyun peşinde.

Güney Lefkoşa’da sınıra bakan bir askeri nöbet noktasına özgürlüğün kansız kazanılamayacağını söyleyen bir yazı yazılmış (en üstte). Kentin güney bölümünün bir başka köşesinde ise bu kez insanları duvarları yıkmaya çağıran daha farklı bir graffiti var (üstte).

Kıbrıs’ın Rum kesiminde artık KKTC’de kalmış kentler için de belediye başkanı seçiliyor. Girne’nin “belediye başkanı” Glafkos Kariolou, Lefkoşa’daki ofisinde çalışıyor (en üstte). Kuzeyde yayınlanan Afrika gazetesi genel yayın yönetmeni Şener Levent bürosunda; günün manşeti “United Cyprus” (üstte).

Lefkoşa’nın köklü spor kulüplerinden Omonia taraftarları maça hazırlanıyor. Takımın adının Türkçesi ise “uyumlu birlik”.

Güneyde, Lefkoşa Yarış Kulübü’nde heyecanlı bir at yarışının son metreleri koşuluyor. Sınır hattının hemen gerisinde yüzünü KKTC’ye dönmüş pist Beşparmaklar’a bakıyor.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.