Drakula’nın İzinde

Mektuplarını “ejderhanın oğlu” anlamına gelen Drakula adıyla imzaladı. Eflak tahtı için uzun mücadelelere girişti, düşmanlarına, hatta sivillere karşı acımasızlığı nedeniyle vahşetin simgesi oldu. Günümüzde kimine göre bir zalim, kimine göreyse ülkesini s

Atlas - - İçİndekİler - YAZI VE FOTOĞRAFLAR: ALPER GÜNAY

Atlas, Transilvanya bölgesinde kentleri, şatoları dolaştı ve Prens III. Vlad’ın 15. yüzyıldan kalan izlerini sürdü.

R omanya’nın kuzeyine doğru yol aldıkça coğrafya şaşırtıcı ölçüde değişti, geniş düzlükler yerini derin vadilere ve virajlı yollara bıraktı. Transilvanya bölgesine adım atmamla birlikte de Karpat Dağları tüm heybetiyle ufku doldurdu. Latincede “ormanın ötesindeki ülke” anlamına gelen, Avrupa’nın en bakir topraklarından birindeydim artık…

Yolculuğumu sürdürerek Bistrita kentinin kuzeydoğusunda bulunan ve Bram Stoker’ın Draku

la romanında “Borgo” adıyla geçen Tihuta Geçidi’ne ulaştım. Transilvanya’yı Bukovina bölgesine bağlıyor bu geçit. Manzara gotik bir korku hikâyesinin dekorundan çok, 19. yüzyıldan izlenimci bir ressamın tablosunu çağrıştırıyordu. Romanda Drakula Şatosu’na yolculuk yapan Jonathan Harker’ın anlattığına benzer arazi yapısını, çiftlikleri, meyve ağaçlarını, ormanlarla kaplı tepeleri, üzerinde güneşin parıldadığı Karpat Dağları’nın sarp ve buzlu doruklarını görebiliyordum. Romanın yayımlanışının üzerinden geçen 120 yıla rağmen çevre hiç değişmemiş gibiydi. Geçidin hemen üzerinde yer alan yumuşak eğimli vadide sessizliği bozan tek şey köpeklerin uzaklardan yankılanan havlamalarıydı. Çitlerle çevrili çiftlikler, köylülerin yüzyıllardır sürdürdüğü geleneksel yaşamın izlerini taşıyordu. At arabalarıyla getirilmiş ve koni şeklinde yığılmış saman kümeleri, önümde uzanan vadinin dört yanına serpiştirilmişti.

KARPATLAR’IN YÜREĞİNDE

Tarihte Romanya toprakları üç bölgeye ayrılıyordu: Valahya (Eflak), Transilvanya (Erdel) ve Moldova (Boğdan). Önemli tarihi olaylara ev sahipliği yapması, kültür ve doğa değerleri nedeniyle Transilvanya bunların en bilineni. Bu üne kuşkusuz Vlad Drakula’dan kalan kötü hatıralar ve bunların beslediği vampir hikâyeleri de önemli katkıda bulunuyor.

Transilvanya bölgesinde günümüzde yaklaşık 7 milyon 500 bin kişi yaşıyor; Cluj-Napoca, Braşov ve Sibiu gibi önemli kentler burada bulunuyor. Transilvanya’da Rumenlerin dışında Macar ve Alman azınlık da var. Büyük ölçüde dağlık ve ormanlık olan bölgedeki önemli gelir kaynaklarından biri de turizm.

Drakula romanı daha kasvetli bir manzara çizer, buna göre Karpat Dağları’nın yüreğine daha da sokulan bir yolcu çok geçmeden arazi yapısının vahşileşmeye başladığına ve 300 metrelik bir uçurumun tepesinde vampir kontun bir kartal yuvasını andıran şatosunun yükseldiğine tanıklık eder. Yine romana göre buradaki ormanlarda çok

sayıda kurt yaşar, havanın kararmasıyla birlikte insanın kanını donduran ulumaları derin vadilerde yankılanır.

Bugün Avrupa’daki kurt nüfusunun yarıya yakınının Transilvanya’da bulunduğu düşünülürse, Bram Stoker’ın satırlarında gerçeklik payı olduğunu görürüz. Uzun yıllar boyunca ülkeye egemen olan komünist rejimin getirdiği av yasağı, Avrupa’daki diğer birçok ülkenin aksine Romanya’nın yaban hayatının büyük ölçüde korunmasını sağladı. Transilvanya, Avrupa’daki bozayıların yarıdan fazlasına ve 300 civarında kuş türüne de ev sahipliği yapıyor. Bunların dışında yaban keçisi, vaşak, alageyik, yaban domuzu, tilki ve ağaç sansarı başlıca memeli türleri. Bu bakımdan Transilvanya, roman kahramanı Harker’ın deyimiyle Avrupa’nın “en vahşi ve az bilinen yerlerinden biri” olma özelliğini korumaya devam ediyor.

DRAKULA DAMGASI

Romanya topraklarına 15. yüzyılda damgasını vuran ve “Drakula” adıyla da bilinen Prens III.

Vlad, ölümüne dek üç kez Eflak tahtına çıktı. Rumenler ona “Vlad Tepeş” diyor. Drakula, ülkede öylesine popüler ki büstlerinden biri parkta, sokağın köşesinde, ya da müze bahçesinde karşınıza çıkıveriyor. Tüm Avrupa’da iyi tanınan Drakula’nın bir portresi Avusturya’nın Innsbruck kentinde, Ambras Şatosu’ndaki müzenin “canavarlar galerisi”nde asılı. Belçika’nın Brugge kentindeki işkence müzesindeyse elindeki mızrağa geçirilmiş kesik başla ziyaretçileri karşılıyor. Drakula’nın korkunç kişiliğine ve 16. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya hızla yayılan kötü şöhretine rağmen milliyetçi Rumenler ona sevgi ve saygı duyuyor. Birçoğu Drakula’nın yaşadığı çağın koşullarıyla kıyaslandığında bile son derece aşırı olan vahşetini görmezden geliyor.

Taksi şoförü 36 yaşındaki Alex Chirila, “Vlad Tepeş büyük bir liderdi” diyor, “o olmasa Romanya ve belki de tüm Avrupa, Osmanlıların eline geçmiş olacaktı.” Drakula’nın yaptığı işkenceleri ve binlerce insanı kazığa geçirttiğini hatırlatmam üzerine, “doğru ama bunun için haklı gerekçeleri vardı, üstelik bu sayı binlerce değil, çok daha az” diye yanıt veriyor. Tarihçi Radu Florescu ile

Matbaanın da gelişmesiyle 1500’lerden itibaren kitap olarak basılan öyküler tüm Avrupa’ya yayıldı, Drakula adı acımasızlığın simgesi haline geldi.

Raymond McNally, Eflak Prensi III. Vlad Tepeş’in

Yaşamı adlı biyografide, Rumenlerin Drakula hakkındaki geleneksel bakış açısını da açıklıyor. Kitapta konuyla ilgili olarak, “zaman Drakula’nın olumsuz yanlarını törpülemiş ve geriye yalnızca bir kahraman kalmıştır, Drakula’nın cinayetleri birçok açıdan haklı çıkarılır” deniyor.

Gerçekten de Romanya’da Drakula zamanla acımasız bir despottan ülkenin kurtarıcısı olan ulusal bir kahramana dönüştü. Ölümünün 500. yıldönümü olan 1976, “Drakula Yılı” olarak ilan edildi. Dönemin Romanya lideri Çavuşesku da Drakula’nın anısına hatıra pulu bastırttı. Ayrıca birçok anma töreni de düzenlendi.

EJDERHANIN OĞLU

Drakula’dan daha ayrıntılı olarak söz etmeden önce 8 Şubat 1431 sabahında babasının katıldığı bir törene uzanalım. Çünkü 8 Şubat gününün onun için sıra dışı bir özelliği vardı. Vlad, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun kraliyet sarayı kilisesinde, Kral Sigismund ve küçük bir topluluk önünde yapılan sade bir törenle yarı dinsel, yarı askeri nitelikteki gizli Ejderha Tarikatı’na inisye

edildi. Amaçlarından biri Hıristiyanlığı korumak olan bu tarikatın adı, Latince “ejderha” anlamındaki “draco”dan geliyordu. Rumencede drac ve dracul sözcükleri şeytan, dracu ise cehennem anlamındadır. Dracul’un bir diğer anlamıysa ejderhadır. Vlad Drakul’dan sonra tahta oğlu III. Vlad oturdu ve mektuplarını “ejderhanın oğlu” anlamına gelen Drakula adıyla imzaladı; dünya tarihine de bu isimle geçti. Ancak bu anlam zamanla “şeytanın oğlu” şeklinde değişecekti. Şeytanı simgeleyen ejderhanın, Aziz Yorgi tarafından at sırtında mızrakla öldürülüşünü tasvir eden heykel, ikona ve freskler de bu anlam değişikliğini pekiştirmiş olmalıdır.

Transilvanya tarihsel önemine rağmen geniş kitleler tarafından tanınmasını büyük ölçüde ilhamını “ejderhanın oğlu”ndan alan Bram Stoker’ın Drakula romanına borçlu. Kimileri bu durumu şakayla karışık “vampir turizmi” olarak adlandırıyor. Her geçen gün daha fazla ziyaretçiyi ağırlayan Transilvanya, son yıllarda bunun bedelini artan bir yapılaşma ve doğa tahribatıyla ödüyor. İlginin artmasıyla birlikte Tihuta Geçidi’ne zevksiz bir mimariye sahip Drakula Şatosu Oteli’nin inşa edilmiş olması, bu durumun somut bir örneği.

“Transilvanya’ya yaptığım her ziyaretle birlikte tahribatın daha da arttığını görüyorum” diyor Erwin Finna. Macar kökenli Rumen vatandaşı olan Erwin’le Afrika’da, 2016 yılının Ocak ayında katıldığım Budapeşte-Bamako Rallisi’nde tanışmıştım. Bu kez yaşadığı Sfantu Gheorghe kentinde buluşuyor, Romanya ve Transilvanya hakkında konuşuyoruz. Erwin durumu şöyle anlatıyor: “Siyasetçiler ne yazık ki tüm bölgeyi imara açma çabasında. Bu güzel topraklara her geçen gün daha fazla ev ve otel inşa ediliyor. Turist çekebilmek için 2000’ li yılların başında bir Drakula Parkı projesi planlanmıştı, ama neyse ki halk tepki gösterince vazgeçildi.”

Transilvanya’daki toprak ve işletme sahipleriyse gelişmelere daha çok ekonomik açıdan yaklaşıyor. Hükümeti yeterli tanıtım ve vergi indirimi yapmamakla eleştiren Yanek Oltean, Bran kasabasında küçük bir hediyelik eşya dükkânı işletiyor.

Bazı Rumenler, “Vlad Tepeş” dedikleri Vlad Drakula’yı zenginden alıp fakire veren bir tür Robin Hood olarak görüyor.

“Buranın turist potansiyeli yüksek olmasına rağmen kışın ziyaretçi sayısı düşüyor, hükümet bölgeye daha fazla turist çekmek için çaba göstermeli” diyor.

Ziyaretçiler sayesinde Transilvanya’nın Bran, Braşov, Sibiu, Sighişoara, Bistrita gibi yerleşimleri ekonomik açıdan canlanmayı sürdürüyor, ama tüm bu gelişmeler iki ağzı keskin bıçak gibi. Doğal güzelliklere bağlı olarak artan turizm geliri, bu güzelliklerin daha fazla kazanç uğruna feda edilmesiyle birlikte hem doğayı, hem de ülkenin uzun vadeli turizm gelirini tehdit ediyor.

TAHT SAVAŞLARI

Eflak tahtının varisi Vlad Drakul’un büyük oğlu Mircea, Janos Hunyadi’nin 1447’deki saldırısı sonrasında yakalandı ve öldürüldü. Mirceau’nun ölümü üzerine kaçmaya çalışan Eflak hükümdarı Vlad Drakul da aynı akıbete uğradı. Bu gelişmelerin sonucunda Vlad Drakula 1448 yılında -Osmanlı sultanının desteğiyle- Eflak tahtına çıktı, ama iki ay sonra II. Vladislav tarafından tahttan indirildi. İkinci kez 1456 ile 1462 yılları arasında tahta çıktı, bu kez de Osmanlılara karşı yürüttüğü savaş nedeniyle tahtı kardeşi Radu’ya

devretmek zorunda kaldı. Sürgün ve tutsaklıkla geçen yılların ardından 1476’da üçüncü kez tahta çıkan Drakula’nın bu son hükümdarlığı yalnızca birkaç hafta sürdü…

Drakula, ikinci kez tahta çıktıktan sonra, 1457 ilkbaharında paskalya kutlamaları için soylu ve toprak sahibi bir sınıf olan boyarları, Eflak’ın başkenti Tirgovişte’de bugün kalıntıları hâlâ görülebilen sarayına davet etti. Eşleri ve çocuklarıyla kutlamalara katılan boyarlar yemek sırasında Drakula’nın adamları tarafından kuşatılıp tutuklandı. Drakula aralarında çok sayıda kadın ve çocuğun da bulunduğu 500 civarında kişiyi sarayın dışında kazığa geçirtti. Genç ve güçlü olanlar zincire vuruldu, iki gün boyunca kuzeye doğru yürütüldüler. Faragaş Dağları’nda bulunan yıkık haldeki Poenari Kalesi’nin onarımında çalıştırıldılar.

Poenari Kalesi’ne giden yol 1480 basamaklı bir merdivenden oluşuyor. Sarp bir tepeye kurulmuş olan kalenin merdivenlerini çıkarken tutsakların yaşadığı eziyeti hayal etmek bile beni dehşete düşürmeye yetti. Rum tarihçi İanikos Halkokondilis’in anlattığına göre buraya getirilenler aylarca çalıştırıldı, bu çalışma sonucu elbiseleri parçalananlar çıplak çalışmak zorunda kaldı, birçoğu öldü. Drakula, onlardan kalan arazileri köylü sınıfından dilediği kişilere dağıttı, böylece kendisine sadık yeni bir boyar sınıfı yarattı. Bu nedenle bazı Rumenler, Drakula’yı zenginden alıp fakire veren bir tür Robin Hood olarak görüyor.

Tahta çıktığı günden itibaren gücünü artırmaya çalışan Drakula, bunun için şiddete başvurdu. Hangi sınıfa mensup olursa olsun, hiç kimse onun yönettiği topraklarda güvende değildi. Öyle ki, yaşamları her an bir kazığın ucunda son bulabilirdi.

Drakula, 1457 yılında kendisinden yardım isteyen Hunyadi hanedanına mensup Mihaly Szilagy’nin talebine olumlu yanıt verdi. Bistrita’da yaşayan ve büyük kısmı Saksonya’dan Transilvanya’ya göç etmiş Almanlar (Saksonlar), vergi adaletsizliğine karşı ayaklanmıştı. Szilagy ve Drakula surları aşıp kente girdi ve büyük bir katliam gerçekleştirdi. Bir başka Alman kenti olan Sibiu’nun belediye başkanı, Drakula tehlikesini görerek taht için Drakula’nın üvey kardeşi -bir zamanlar Snagov Manastırı’nın başrahibi olan- Keşiş Vlad’ı desteklemeye karar verdi. Drakula, Keşiş Vlad’ın destekçisi olduğu için Alman köylerini ve Talmeş kentini yakıp yok etti, halkı ağır işkencelerle öldürttü. Eline geçirdiği yüzlerce Alman tüccarı

kazığa geçirtti, işkence yaptı. Braşov’a da saldıran Drakula, burada da yüzlerce insanı aynı yöntemlerle öldürttü. Şair Beheim bu sahneyi, “prens, insan kanının ona cesaret verdiğine inanıyor ve ekmeğini kurbanlarının kanına banarak yiyordu” diye anlatır. Bu tür anlatılar vampirlik yakıştırmasının da kaynağıdır.

Eflak tahtı için Drakula’nın karşısındaki rakiplerden biri de III. Dan’dı. Drakula, 1460 yılında III. Dan’la olan savaşını kazandı, onu kendi elleriyle öldürüp destekçilerini kazığa geçirtti. Amlaş kentinde de aynı vahşeti uyguladı. Şair Beheim, Amlaş ve çevresinde katledilen kişi sayısını 30 bin olarak verir.

Bu katliamların ayrıntılı öyküleri, Drakula’nın elinden kurtulup başka topraklara kaçmış Alman keşişlerce, sığındıkları manastırlarda kaleme alındı. Matbaanın da gelişmesiyle 1500’lü yılların başından itibaren kitap olarak basılan öyküler tüm Avrupa’ya yayıldı. Drakula adı adeta acımasızlığın ve vahşetin simgesi haline geldi.

Rumen Prensi III. Vlad, ölümünün üzerinden 541 yıl geçmesine rağmen doğduğu Transilvanya topraklarında, insanların belleğinde varlığını halen sürdürüyor; kimi için hayranlık verici milli bir kahraman, kimi içinse nefret uyandıran bir kasap olarak…

Prens III. Vlad Drakula, Transilvanya’nın Sighişoara kentinde doğdu. Drakula, kentin eski kapısının yakınında, günümüzde sarıya boyalı evde dünyaya geldi ve dört yaşına kadar burada yaşadı. Ev günümüzde hediyelik eşya dükkânı ve restoran olarak kullanılıyor.

Eflak’ta Tirgovişte Sarayı’nın avlusunda bulunan 27 metrelik Alacakaranlık Kulesi, Drakula tarafından düşmanları gözetlemek için yapılmıştı. Ama buradan işkence edilen kurbanlarını seyrettiği de söylenir.

Hunedoara Kalesi’nin armasında, o dönemde birçok feodal armada olduğu gibi ay yıldız da kullanıldığı dikkat çekiyor.

Mimarisi ve tarihsel önemiyle Romanya’nın en ünlü anıtlarından biri olan Bran Şatosu, “Drakula efsanesi”nin de popüler adresleri arasında. Transilvanya için taşıdığı değer şatonun Drakula’yla da ilişkilendirilmesine neden oluyor ama III. Vlad aslında burada hiç bulunmamıştı. Yine de dönemin ruhunu anlamak için tarihi mekânları ziyaret edenler buraya yoğun rağbet gösteriyor.

Poenari Kalesi, 860 metrelik dik bir tepede yer alıyor. Kale 13. yüzyılda inşa edildi ve sonraki yıllarda terk edildi, ama Drakula yapıyı onartıp güçlendirerek tehlike durumunda sığınak olarak kullandı. Osmanlılardan gizlenmek için de buraya çekilmişti.

Transilvanya Almanlarının en önemli merkezi Sibiu’nun bir adı da Hermannstadt’tı. Tarihi bölgedeki ana cadde, günümüzde kentin en kalabalık ve turistik yeri. Drakula ve “vampir” efsanesi, Transilvanya’nın diğer köşeleri gibi burada da bir popüler kültür ve pazarlama nesnesine dönüşmüş (sağda). Prens III. Vlad Drakula günümüzde Rumenlerin çoğunun saygı duyduğu, hatta kahraman olarak gördüğü bir isim. Büstü, doğduğu kent Sighişoara’da 15. yüzyılda inşa edilmiş Dominik Manastır Kilisesi’nin yanı başında gururla yükseliyor (karşı sayfada).

Eflak bölgesindeki Tirgovişte kenti, Vlad Drakula’nın sarayının kalıntılarına ve hemen yanındaki 14. yüzyıl tarihli Saray Kilisesi’ne ev sahipliği yapıyor (üstte). Drakula’nın mezarı Snagov Manastırı’nda bulunuyor. Nasıl öldürüldüğü günümüzde hâlâ bilinmeyen prensin başsız cesedini keşişler bulmuş ve buraya getirip gömmüştü (altta).

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.