Taş ağaçlar

Her şey günümüzden yaklaşık 15-20 milyon yıl önce sıcak volkanik akıntının hızla gelerek ormanı kaplamasıyla başladı. Taşlaşan ağaçlar yıllar boyunca Gökçeada’nın ıssız bir köşesinde gözlerden uzak kaldı. Yıldırım Güngör, bize milyonlarca yıl öncesinden m

Atlas - - İçİndekİler - YAZI VE FOTOĞRAFLAR: YILDIRIM GÜNGÖR

Taşlaşan ağaçlar yıllar boyunca Gökçeada’nın ıssız bir köşesinde gözlerden uzak kaldı.

Telefonum çaldığında arayanın İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Ünal Akkemik olduğunu görünce kalbim hızla çarpmaya başladı. Mikroskopta incelenmesi için verdiğim fosilleşmiş ağaçların tanımlamasını yapıyordu kaç gündür. Ünal Hoca’nın söyledikleriyle rahat bir nefes aldım: “Çok güzel sonuçlar çıktı. Kesit yaptırdığınız 12 örneğin 11 tanesi farklı

ağaçlara ait. Yani sizin ormanda yaklaşık 11 ağaç türü belirledim. Örnek sayısını artırırsak belki tür sayısı da artabilir. İklim olarak tipik Akdeniz. Midilli Adası’ndaki ağaçlar ile bire bir aynı ormana aitler. Yani 20 milyon yıl önce Gökçeada ile Midilli’deki ormanlar birbirinin aynısı.” Ünal Hoca’nın telefonundan sonra sevinçten ne yapacağımı bilemedim. Umutluydum, ama bu kadar güzel bir sonuç da beklemiyordum doğrusu. Bu güzel haberin keyfini çıkarırken beş yıl öncesine gittim…

FOSİLLERLE TANIŞMA

Sıcak bir temmuz günü Gökçeada’da üç kişi gevenlerin içinde yürüyorduk. Yanımdaki iki kişiden biri adeta adanın simgesi haline gelmiş Barba Yorgo, diğeri Katina’ydı. Yorgo yetmişini geçmişti, ama arazide yürürken benden aşağı kalmıyordu. Yıllardır adaya jeoloji kampı için gelmemize rağmen şu anda yürüdüğümüz bölgeye hiç uğramamıştık. Ulaşımı biraz zor olduğu için öğrenciler zorlanmasın diye buradan

uzak durmuştuk. Yorgo’yla tesadüfen bir araya gelmemiş olsam, belki de adanın bu tarafındaki muhteşem jeolojik oluşumlardan daha geç haberim olacaktı. Yorgo adeta bir jeolog gibi heyecanla sahayı anlatmaya başlayınca nasıl bir şeyle karşılaşabileceğimi anlamış ve hemen bölgeye doğru yola çıkmıştık.

Gevenler yüzünden çok zor ilerliyorduk. Yorgo bir yerde durdu ve ileride belli belirsiz görünen beyaz bir noktayı gösterdi, “ilk gideceğimiz yer burası” dedi. Önümüzde gerçek bir geven denizi vardı, yürürken gevenlerin arasında gördüğüm fosilleşmiş dal parçacıkları adanın kaderini değiştirebilecek bir jeolojk oluşumun içinde bulunduğumuzu gösteriyordu. Nihayet hedefe vardığımızda iki büyük ağaç fosili duruyordu karşımızda. Yaklaşık bir metre uzunluğunda ve 45 santimetre çapında iki büyük ağaç kütüğü bir taş yığının içinden bize bakıyordu. Bu olağanüstü bir buluştu Gökçeada için. Eğer bu kadar büyük iki kütük varsa, kim bilir daha neler bulacaktık.

Yorgo şaşkınlığımı görünce “acele etme bugün daha çok şaşıracaksın” dedi. Sahile doğru ilerlerken dal parçacıkları tek tük olmaktan çıkıp alandaki egemen kayalar olmaya başlamıştı neredeyse. Sahile inerek yürümeye başladık. Kıyı boyunca ağaç dallarının sahili nasıl kapladığını görünce şaşkınlığım daha da arttı. Bir volkanik akıntından oluşan falezin karşısına geldiğimizde ise olay tüm açıklığıyla karşıma çıktı. Bir falezin dik duvarlarından yer yer kömür, yer yer silis haline gelmiş ağaç kütükleri fışkırıyordu. Bir volkanik akıntı koca bir ormanı altına almış ve denize sürüklemişti. Her taraf silisleşmiş veya kömürleşmiş ağaç kaynıyordu.

Sürpriz henüz bitmemişti. Bulunduğumuz yerden yaklaşık 500 metre ileride bir beyaz nokta daha vardı. Bir damar gibi uzanan noktanın etrafı ise boştu. Gevenler nedense burada hiç gözlenmiyordu. Yorgo’nun da dikkatini çeken o bölgeye gitmeye karar verdik. Bu alanda çok büyük fosilleşmiş ağaç olabilirdi. İlk olarak hayal kırıklığı yaşadık, ama daha sonra ayrıntılı bakınca burasının çok önemli bir alan olduğunu

anladım. Bir hat boyunca magmadan çıkan silis akıntıları burada katılaşmıştı. Son yapılan çalışmalar adada yaşamı yaklaşık 7 bin yıl geriye götürüyordu. Burası bir ocaktı. Tıpkı Anadolu’daki obsidiyen ocakları gibi, buradan da kullanılmak üzere keskin malzeme alınmış ve muhtemelen adada yaşayanlar tarafından kullanılmıştı. Büyük kayaların dipleri işe yaramadığı için bırakılmış kıymıklarla kaplıydı. Kim bilir belki de ticaretini yapmışlardı bu malzemenin. Adada obsidiyen olmadığına göre en uygun malzeme neyse onu kullanılmışlardı. Dışarıdan obsidiyen alamadıklarına göre bu işliğin açıldığı zaman Gökçeada anakaradan ayrılmış olmalıydı. Tek bir silis damarı bile ne kadar çok veri sunmuştu bize. Kısa süreliğine de olsa kafamda bir şey canlanmıştı…

ZAMANIN DURDUĞU ORMAN

Bir volkanik akıntı günümüzden yaklaşık 1520 milyon yıl önce hızla gelerek Gökçeada’nın bu bölgesindeki ormanı yok etmiş. Bazı noktalarda bu akıntının altında kalan ağaçların oksijenle teması kesilmiş. Bu ağaçların içindeki organik maddeler ile volkanik akıntının içinde bulunan silis yer değiştirmiş ve ağaçlar taşlaşmış. Akıntının bir kısmı denize aktığı için bu olay bazı noktalarda tam olarak gerçekleşememiş ve ağaçlar silis olmadan karbon fazında kalmış. Söz konusu alan hem bilimsel açıdan, hem de adanın turizm potansiyeli açısından büyük önem taşıyor.

Keşfimiz bittiğinde arabaya doğru yürürken Yorgo birden ciddileşti. “Bu ağaçlar bu adanın bir değeri. Sizden bir söz istiyorum. Koruma altına alınmadan bu bölgeyi tanıtmayın.” Bu sözü seve seve verdim ve bilimsel kongreler dışında bu alan ile ilgili en küçük bir yazı dahi yazmadım.

Bu beş yıl içinde sahada çalışmalarımızı genişlettik ve ortaya Midilli’deki kadar olmasa bile Gökçeada için büyük öneme sahip bir alan

Bir sonraki adım, Gökçeada’ya ziyaretçilerin gezmek ve eğitim almak için geldiği bir jeopark kazandırmak.

çıktı. Yunanistan’ın Midilli Adası büyük bir fosilleşmiş ormana sahip. Burası aynı zamanda bir jeopark. Her yıl yüzbinlerce kişi buraya gezmeye ve eğitim almaya geliyor. Benim amacım Gökçeada’ya da böyle bir alan kazandırmak.

Çalışmalarda aldığımız 12 adet örneğin kesitlerini yaptırdım ve heyecanla İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Ünal Akkemik’e götürdüm. Sonuçlar inanılmazdı; 12 örnekte 11 adet ağaç tür saptamıştık. Bu sonuç, volkanik faaliyetin yaşandığı dönemde, bölgede büyük bir ormanın var olduğunu gösteriyordu.

Denize biraz uzak mesafede yaşayan kayın, gürgen, denize yakın yaşayan defnegiller, sekoyagilller, çamlar, meşeler, palmiye ile dere kenarlarında yaşayan çınar ve kızılaağaç türleri bölgedeki ormanın ne kadar zengin olduğunun göstergesi. Tüm bu sonuçlar ağaçların yaşadığı dönemde bölgede Akdeniz iklimine yakın iklim şartlarının olduğunu ortaya koyuyor. İşin başka güzel bir yanı da yaklaşık 15-20 milyon yıl önce Gökçeada ile Midilli’de aynı tür iklim ve aynı tür ağaç türlerinin egemen olduğunun ortaya çıkması.

JEOPARK YOLUNDA

Gökçeada’daki çalışmalarımız sadece bu alanla sınırlı kalmadı. Adanın jeopark olmasına yönelik yaptığım üç yıllık çalışmada Gökçeada gibi küçük bir alanda 17 adet jeosit saptadık. Uğurlu Köyü’ndeki Gizli Liman’da bulunan fosilli bölge, Laz Koyu, Kefalos, Marmaros Şelalesi, Peynir Kayalıkları, Kaleköy Fayı ve Mavi Koy’daki jeolojik oluşumlar adanın bir jeopark

Volkanik akıntının altında kalan ağaçların içindeki organik malzemeler jeolojik süreç içinde silisyum elementi ile yer değiştirdi ve ağaçlar taşlaşmaya başladı.

ilan edilmesi için fazlasıyla yetiyor. Adanın en az fosilleşmiş ağaçlar kadar jeolojik öneme sahip bir başka bölgesi de Yıldız Koyu. Burada kumtaşlarının aşınmasıyla meydana gelmiş taştan heykeller, adanın jeolojik açıdan ne kadar önemli olduğunun da bir başka göstergesi. Arkeolojik buluntular ve Rum köyleri ise bir jeoparkta bulunması gereken kültürel öğe şartını rahatlıkla sağlıyor.

Bu sonuçların ortaya çıkmasından sonra jeopark danışmanlığını yaptığım MTA’ya burada bir jeopark kampı önerdim. Türkiye Jeolojik Miras Alanları Envanteri Projesi (TÜJEMAP) kapsamında MTA Gökçeada’da jeopark kampı açtı. Jeoloji Yüksek Mühendisi Korhan Çakır başkanlığındaki bir ekip Haziran ayında yaklaşık bir ay çalışarak tüm alanı yeniden taradı ve belli noktalarda gömülü fosilleşmiş ağaçlar bulmak için jeofizik etüdler yaptı. Ben de bu çalışmada 10 gün yer aldım. Bu çalışmaya ve Gökçeada’ya MTA’nın ilgisi, projenin uygulanabilir olacağı anlamına da geliyor. Jeoloji Etütleri Daire Başkanı Dr. Engin Öncü Sümer ile MTA Genel Müdür Yardımcısı Dr. Emrah

Ayaz da bu projeyle yakından ilgileniyor ve isteklerimizi kırmıyorlar. Çanakkale Valiliği ve Gökçeada Kaymakamı Muhittin Gürel de her türlü desteği veriyorlar. Mensubu bulunduğum İstanbul Üniversitesi de çalışmaları destekliyor. Hızlı sonuç alabilmek için Ekim ayın sonunda Gökçeada’da bir bölge toplantısı yaparak bu alanın ve Gökçeada Jeoparkı’nın adaya katacağı artı değerleri tartışacağız.

Yorgo’ya söz verdiğim gibi bu alanın koruma altına alınması için gerekli başvurular da yapıldı. Gökçeada çok yakın bir zamanda sahilleri ve Rum köylerinin yanı sıra, jeoparkı ile de anılmaya başlayacak. Bu bu muhteşem jeolojik oluşumları görmek için adaya gidecekler ne yazık ki 2017 sonuna kadar beklemek zorunda. Gökçeda’nın bu yaşlı ormanı 2018 yılından itibaren ziyarete açılacak. Geçmişten günümüze birçok mesaj getiren bu doğal anıtları tam anlamıyla korumak istiyorsak biraz daha sabretmeliyiz. Çünkü daha önce, örneğini gördüğümüz gibi eğer korumadan ziyarete açarsak, bu 20 milyon yıllık muhteşem ormandan kısa sürece bir şey kalmaz…

Gökçeada’daki çalışmaların sonuçları, volkanik akıntıdan önce bölgede Akdeniz iklimine yakın hava şartlarının hâkim olduğunu gösteriyor.

Gökçeada’da şu ana kadar rastlanan en büyük ağaç fosillerinin çapı yaklaşık 50 santimetre. Uzunlukları ise bir metreyi geçen iki kütük, gevenlerin arasında kaldığı için tahrip olmaktan kurtulmuş. İstanbul Üniversitesi ile MTA’nın birlikte yaptığı çalışmanın bir amacı da bu fosilleşmiş ağaçlardan daha büyüklerini bulmak.

Yıldız Koyu, Gökçeada Jeoparkı’nın en önemli noktalarından. Koydaki kumtaşları Kaleköy fayının etkisiyle yükselip doğa tarafından hızla yontulmaya başlamış ve ortaya bu “heykeller” çıkmış. Koyun batı ucunda bu şekilde birçok oluşum bulunuyor.

Peynir kayalıkları, Gökçeada Jeoparkı’nın başka bir önemli değeri. Adanın tektonik yapısı gereği bu volkanik kayaçlar enine ve dikine çatlaklarla bölünmüş. Karşıdan bakıldığında üst üste dizilmiş peynir kalıpları gibi gözüktüklerinden bu isim verilmiş.

Yıldız Koyu’nun doğu ucunda farklı kumtaşı aşınım şekilleri bulunuyor. Bu doğal heykellerin biraz küçük olanları tahrip edilmiş ama büyük olanlar şans eseri korunmuş.

Sıcak volkanik akıntı nedeniyle denize sürüklenen ormanın bazı ağaçları, akıntının etkisiyle kömürleşti. Bu ağaçları günümüzde sadece karada görmemizin en büyük nedeni ise adanın tektonik yapısı. Adanın her depremden sonra yükselmesi bu ağaçların yukarı çıkmasına neden oldu.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.