Devrimin kentleri

Anıtsal bir kent olarak kurulan St. Petersburg, aynı zamanda dışarıdan gelecek saldırıları karşılayacak bir kale olarak düşünülmüştü. Ekim Devrimi’nin lideri Lenin ve arkadaşları, en büyük ilk adımı burada attı. Sovyetler Birliği’nin başkenti Moskova ise

Atlas - - Gezgİnce - YAZI: ADNAN BOSTANCIOĞLU / FOTOĞRAFLAR: MURAT KÖKSAL

M

arshall Berman, Katı Olan Her

Şey Buharlaşıyor isimli eserinde, St. Petersburg ile Moskova arasındaki karşıtlığı ima eden simgesellik üzerine şöyle diyor: “…Petersburg, Rus hayatını dolduran tüm yabancı ve kozmopolit unsurları temsil eder. Moskova ise Rus narod’unun (halk) tüm yerli birikimi ve kendine ait geleneklerini gösterir. Petersburg kirlenme ve yozlaşma; Moskova kutsaldır. Petersburg dünyevidir (hatta belki de ateist). Petersburg Rusya’nın kafasıdır, Moskova yüreği.”

Seyahatimize eşlik eden mihmandarlarımızın anlattığı kimi hikâyelerde de iki kentin sakinlerinin birbirlerinden pek hazzetmediklerini hissedebiliyorsunuz. St. Petersburglular Moskovalıları biraz “hödük” bulurken, Moskovalıların kanaati ise St. Petersburgluların “züppe” olduğu şeklinde… Aslında bunun sebebi iki “rakip” şehrin tarihinden bağımsız değil.

Moskova, Rusya için ulusal varoluş tarihini temsil ediyor. 14. yüzyıldan itibaren, Rusya’nın birliğini sağlayan merkezi güç Moskova. Doğal olarak da başkent. Ta ki, 18. yüzyılın başında St. Petersburg inşa edilene kadar.

Rusya’nın 18. yüzyılda Avrupa karşısında geri kalmışlığı, siyasette ve kültür hayatında tepkiselliği de beraberinde getirdi. Belki de bu tepkinin en ileri ve güçlü örneği, bizatihi St. Petersburg oldu. Düşünün ki bu şehir, 1703 yılında I. Petro’nun “emriyle” kuruldu. Kuruluş yeri de manidar; Rusya’nın en batı ucu; Neva Nehri’nin Finlandiya Körfezi’ne döküldüğü bölge…

Şehrin kuruluşu için seçilen yerin, en simgesel özelliği “Rusya’nın Avrupa’ya açılan penceresi” olması. Bu aynı zamanda I. Petro’nun Rusya’yı modernleşme yolunda radikal kararının nişanesi olarak da görülebilir. Çar, sadece yeni bir şehir kurmadı; aynı zamanda St. Petersburg’u başkent ilân ederek Rus muhafazakârlığının merkezi olan

Moskova’yı tarihin sayfaları arasına gömmek istedi. Aleksandr Puşkin, “Bronz Süvari” şiirinin hemen başında I. Petro’nun tarihi kararını şu dizelerle anlatıyor:

“Başıboş dalgaların yanında durdu O ve derin düşüncelere dalıp baktı uzun uzun.

Düşündü O: Burada Avrupa’ya bakan bir pencereyi yarıp açmakmış yazgımız ve denizin yanı başında sımsıkı toprağa basıp durmak.”

St. Petersburg, Avrupalı mimar ve mühendisler tarafından tasarlanıyor; bir adalar, köprüler, kanallar şehri olarak… Tıpkı Venedik, ya da Amsterdam gibi. Şehrin kuruluşunda Rusların payına düşen ise bataklıkları kurutmak, nehrin suyunu kanallara taşımak, zemini payandalarla sağlamlaştırmak için olağanüstü bir emek harcamak oluyor. Öyle ki, üç yıl içinde 150 bin işçi ölüyor ve büyük bir kısmı da sakat kalıyor. Buna mukabil St. Petersburg’da, on yıl içinde 35 bin bina inşa ediliyor; nüfusu 100 bine yükseliyor.

ANITSAL ST. PETERSBURG

Rusya’nın 18 ve 19. yüzyıl boyunca süren imparatorluk döneminin en belli başlı yapıları, heykelleri, meydanları St. Petersburg’da… St. Petersburg’un kuruluşuyla birlikte İsveç’ten gelmesi muhtemel saldırılara karşı inşa edilen, lakin daha sonra rejim karşıtlarının hapsedildiği Aziz Petrus ve Aziz Paulus Kalesi… Kale içinde yer alan ve aynı isimle anılan, yapımına bizzat I. Petro’nun nezaret ettiği, çarların ve çariçelerin ebedi istirahatgâhlarının bulunduğu katedral…

Ortasında 600 ton ağırlığında ve 47,5 metre yüksekliğinde Aleksandr Sütunu bulunan, çevresini Kışlık Saray ve Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nın kuşattığı, 1905 yılında Çar II. Nikolay’a dilekçe vermek için gelen işçilere ve yoksul halka ateş açılan ve sonu 1917’de biten devrim macerasının fitilinin ateşlendiği Saray Meydanı (Dvortsovoya Ploşçad)…

İnşa edildiği 1762 yılından itibaren Rusya tarihinin en kritik olaylarına sahne olan, dünyanın en büyük sanat koleksiyonlarından Hermitaj’a ev sahipliği yapan, beş birleşik bina ve 1057 odadan oluşan Kışlık Saray…

Roma İmparatorluğu’ndan 20. yüzyıla uzanan tarihsel döneme ait üç milyonun üzerinde eser barındıran, ancak bunun yüzde 10’unun sergile- nebildiği, o haliyle dahi normal bir turistik gezide bütünüyle görülmesi mümkün olmayan Hermitaj Müzesi…

Kazan Katedrali ve Stroganov Sarayı’na ev sahipliği yapan, aslında kendisi başlı başına bir sanat eseri olan, St. Petersburg’un kuruluşundan bu yana kentin kalbini oluşturmuş Saray Meydanı’ndan Aleksandr Nevski Manastırı’na kadar uzanan dört buçuk kilometrelik Nevski Caddesi… Çar II. Aleksadr’ın 1881 yılında suikasta uğradığı yerde inşa edilen (bu sebeple bir ismi de “Dökülen Kan” olan), renkli motiflerle süslü soğan kubbeleri ile Moskova Kızıl Meydan’daki meşhur Aziz Vasili Kilisesi’ni çağrıştıran İsa’nın Dirilişi Kilisesi…

Puşkin’in Dekabrist ayaklanmasının ardından yazdığı ölümsüz şiire ismini veren (Bronz Süvari), 1500 tonluk bir granit kütlesinin üzerinde yükselen Büyük Petro heykeli…

Marinski Sarayı ve I. Nikolay Anıtı’nın karşısında gösterişli tek kubbesiyle meydana ağırlığını koyan, 112 yekpare granit sütunla çevrelenmiş Aziz İsaak Katedrali…

St. Petersburg’un biraz dışında, Finlandiya Körfezi kıyısında Peterhof’ta, 600 hektarlık bir bahçe içinde 64 havuz ve 142 fıskiyenin, altın kaplama heykellerin süslediği Yazlık Saray…

Şimdilik bunlarla yetinelim. Çünkü şehrin kendisi daha baştan bütünüyle bir sanat eseri gibi tasarlandığından, anıtların, yapıların, meydanların tek tek anlatılması sayfalar sürer.

St. Petersburg’un çarlık Rusya’sının başkenti olmasının ötesinde iki büyük tarihsel önemi var. Biri, dünyanın en büyük edebiyat ekolünün de doğum yeri olması. Aleksandr Puşkin, N. V. Gogol, İvan Turgenyev, Nikolay Çernişevski, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ve başkaları… Hepsi, St. Petersburg merkezli Rus modernleşmesinin çocukları. Kentin bir diğer tarihsel önemi ise hiç kuşkusuz Rusya’da 18. yüzyıldan itibaren gelişen siyasal ayaklanmaların ve en nihayetinde 1917 Ekim’inde gerçekleşen Bolşevik Devriminin merkezi olması…

SOVYETLER’IN MOSKOVA’SI

Şimdi biraz da rotamızı Moskova’ya çevirelim. Moskova, Bolşevik devrim tarihi açısından çok özel bir öneme sahip değil. Yanlış anlaşılmasın, devrim derken, özel olarak 1917’de iktidarın el değiştirdiği olgulardan söz ediyorum. Malum, o tarihsel sürecin

ST. PETERSBURG, AVRUPALI MIMAR VE MÜHENDISLER TARAFINDAN ADALAR, KÖPRÜLER, KANALLAR ŞEHRI OLARAK TASARLANDI.

asıl merkezi St. Petersburg. Moskova’nın Bolşeviklerin yönetimine geçmesi, elbette St. Petersburg’da yaşanan gelişmelerden güç alarak gerçekleştirilen birkaç gösteri, çatışma ve grevle sağlanıyor. Ama kentin 70 küsur yıllık Sovyet yönetimi açısından asıl önemi, ülkede sosyalizmin inşa sürecinin Moskova merkezli yürütülmüş olması.

Birinci Dünya Savaşı sona ermeden hemen önce, 1918 Mart’ında, St. Petersburg’un Alman kuşatması altına girmesi üzerine Bolşevikler başkenti Moskova’ya taşıyor ve Rusya’nın kaderi artık buradan çiziliyor. Bu tarihsel dönemin 30 yıla yakın bölümünün Stalin yönetiminde geçtiği düşünülecek olursa, Moskova’ya “Stalin’in şehri” demek pek de abartılı olmaz. Nitekim, bir uçtan diğer uca yapacağınız bir Moskova turunda şehrin esas olarak Stalin döneminde inşa edildiğini göreceksiniz. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından girişilen konut seferberliği sırasında yapılan ve halk arasında “Stalin evleri” olarak anılan dev yapılar Moskova’nın ana kütlesini oluşturuyor. Özellikle cesametleri nedeniyle -savaş sonrası milyonlarca evsiz insanı barındırma aciliyeti unutulmamalı- kimilerince burun kıvırılan bu yapılar, özellikle Kruşçev ve Brejnev döneminde yapılan pespaye bloklarla mukayese edildiğinde birer sanat eseri gibi duruyor. Stalin döneminde yapılan konutlar arasında “Yedi Kız Kardeş” adıyla bilinen gökdelenlerin özel bir yeri var. Temelleri 1947 yılında atılan binalar, o zamanlar parti yöne- ticileri ve savaş gazileri için konut olarak tasarlanmış. Şimdilerde otel, üniversite ya da kamu binası olarak işlev görüyorlar. Belirtmeden geçmeyelim; “Yedi Kız Kardeşler”e sonradan iki tane daha eklenmiş. Dolayısıyla şu anda sayıları dokuz.

Stalin döneminde Moskova’da inşa edilen en önemli kamusal yapı metro sistemi olsa gerek. Paris, Londra, New York metrolarıyla kıyaslanabilecek bir ulaşım ağı oluşturan efsanevi Moskova Metrosu’nu benzerlerinden ayıran en önemli özellik, her bir istasyonun bir sanat eseri olarak tasarlanmış olması.

Yapımına 1931 yılında başlanan ve 1935’te 11 kilometrelik bir hat üzerinde 13 istasyonla hizmete açılan metro, bugün 12 hat üzerinde 182 istasyondan oluşuyor. Her gün dokuz milyondan fazla

Moskovalı metroyu kullanıyor.

İnsanlar yabancısı oldukları metrolarda doğru hatta olsalar bile gidecekleri yönü kestiremeyebilirler. Moskova Metrosunda böyle bir sorun yok! Hatlar, Moskova merkezinden şehrin dışına doğru tasarlanmış. Merkezden dış mahallelere doğru gitmek istiyorsanız, bindiğiniz trende istasyon anonslarını bir kadın sesi yapıyor olacak… Merkeze geliyorsanız, erkek sesi…

KIZIL MEYDAN’DA

Moskova’da 1917’nin izleri büyük ölçüde Lenin’le sınırlı… Herhalde en önemli nokta, Kızıl Meydan’daki mozole. Kızıl Meydan (Krasnaya Ploşçad), Moskova’nın kalbi… Tarihi 13. yüzyıla uzanan meydan UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde. Moskova Nehri’nin kuzeyindeki meydanın bir ucunda Rusya’da bugün de başkanlık konutu olarak kullanılan Kremlin Sarayı var; kuzey ucunda ise Tarih Müzesi… Moskova’nın, belki de Rusya’nın görsel sembolü olan, renkli soğan kubbeleriyle bir pastayı andıran Aziz Vasili Katedrali meydanın güneyinde… Doğu yakası ise boydan boya eski Devlet Satış Mağazaları (GUM)… Tabii bu dev yapı, artık alışveriş ve iş merkezi… GUM’un kuzey ucunda da Kazan Katedrali yer alıyor.

Lenin’in mozolesi ise Kremlin duvarının hemen önünde… Duvar boyunca (Stalin de dahil olmak üzere) önemli Sovyet yöneticilerinin bir örnek mezarları sıralanmış. Mozolenin yapımına 1924 yılında başlanmış. İlk olarak ahşap yapılan anıtmezar, 1930’da granit ve mermerle yenilenmiş

Hermitaj Müzesi dünyanın en büyük ve eski müzelerinden biridir. 1764 yılında Çariçe II. Katerina tarafından yaptırıldı ve 1852 yılında hizmet vermeye başladı. Müze, yaklaşık 3 milyon sanat eserini barındırıyor ve bunun önemli bir bölümünü sergiliyor (sağda). Kentte bir zamanlar 30’un üzerinde Lenin heykeli bulunuyordu. Günümüzde bunların sadece ikisi yerinde duruyor. Lenin’in “Bütün iktidar Sovyetler’e” sloganıyla simgeleşen devasa heykeli de bunlardan biri. Bir zamanlar KGB merkezi olan tam arkasındaki bina, şimdi genç işadamlarına ofis olarak hizmet veriyor (karşı sayfada).

Moskova’daki Bolşoy Tiyatrosu’nda yerleşik, dünyaca ünlü Bolşoy Bale Topluluğu; 1776’da Moskova yetimhanesindeki çocuklar için bir dans okulu olarak kuruldu. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra Moskova, Sovyetler Birliği’nin başkenti oldu. Rusya’nın kültür mirası olarak korunan Bolşoy binasından Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesi, Marius Petipa’nın Don Kişot balesi gibi klasik eserler, dünyaya yayıldı.

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kurucusu Vladimir Lenin’in heykeli Moskova’daki Açık Hava Heykel Parkı’nda. Bu parkın zaman zaman “yıkık anıtlar parkı” ya da “heykel mezarlığı” olarak anılmasının nedeni, bulundukları yerden kaldırılan Sovyet dönemi eserlerinin de burada sergilenmesi. Parkta çağdaş Rus heykeltıraşların çalışmalarının da yer aldığı 700 eser bulunuyor.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.