Evrensel insan için

1850’li yıllarda başlayan yenilenme hareketleri, 1910’larda tepeden tırnağa yeni biçimler ve içeriklere kavuştu. “Madde, doğa, insan sanatın ta kendisidir” diyenler, Sovyetler Birliği’nin sanat yaşamının başlangıcına damgasını vurdu.

Atlas - - Gezgİnce - YAZI: TEVFİK TAŞ

Rusya'da, 1917 Devrimi ertesinde, eğitim- sanat- kültür işleriyle ilgili halk komiserliğine, Lenin'le hem önemli tartışmalara giren, hem de büyük bir dostluk yaşayan Anatoli Lunaçarski geldi ve yeni ülkenin sanat yaşamının ilk evresini o yönetti.

Ancak bu “çok tuhaf, şaşırtıcı” denecek bir biçimde oldu. Lunaçarski bu alanı, avangartlara devretti. Yani, “sanat kökten yok olmalı”, ya da “bütün bu kutsallıklarla bezenmiş sanat küllere karışmalı; birer sanat mezarlığı olan müzeler, sanat okulları yakılmalı” diyen, kısacası sanatın bütün geleneksel kurumlarını yıkmak isteyen bir grup genç insan çıktı sanat arenasına. Peki ama sonra ne oldu? Sanatı, maddenin, hareketin insanın içinde eritmeyi isteyen bu bir avuç genç insan müzeleri laboratuvarlara, gençlerin ve işçilerin kendi yaşamlarını sanatsallaştırdıkları atölyelere dönüştürdüler. Moskova ve Petrograd başta olmak üzere, işçi ve köylü ağırlıklı yerleşimlerde halkın sanat görgüsünü artıracak, “her insanın içinde bir sanatçı vardır ve bu ancak, kurumların militarist zihniyetten kurtulması, halkla bütünleşmesi ve halkların kendi sanatlarını özgüvenle yapmasıyla gündelik yaşamın bir parçası olabilir” dediler.

Yani günümüzde, “sanatın sonu” diyenler, yeni hiçbir şey söylemiyor. 1910'lu yıllarda belirgin olarak açığa çıkan Süprematistler, konstrüktivistler, Dadacılar, Fütüristler dünyaya “soyut sanat” kavramı dahil, “sanatın sıfır noktası” tanımıyla, insanın, doğanın ve maddenin sanatın kendisi olduğunu ilişkin tezleri yerleştirmişlerdi.

Tiyatro, resim, heykel, şiir, müzikle, seçkinler karşısında “sıradanlık” damgasıyla yaralanan insan dünyasının yeniden kurul- masını istiyorlardı. Süprematistlerin önde gelen ismi Kazimir Malevich'i izleyerek söylersek; “yeni bir estetik yaratmaktan öte, yeni bir evren, insanlar ve doğa arasında yeni bir armoniye ulaşmaktır.” Kentleri ve fabrikaları tiyatro sahnesine çeviriyor, üretime oyun katıyor, makinelerin ve sokakların sesinden senfoniler besteliyor; festivallere dönüşen politik toplantılar yapıyor; kitlelerin bazen tek bir karaktere, bazen çatışmaların, çelişkilerin tarafları olarak rol aldıkları oyunlar sahneliyorlardı.

Süprematist hareketle öne çıkan Malevich ve konstrüktivist hareketin önderi Vladimir Yevgrafoviç Tatlin yeni kent dokusu yaratmakta öne çıkıyordu. Onları resimde Kandinsky, Fütürizmin etkisiye yazdığı şiirlerle Mayakovski, gibi muazzam sanatçılar izliyordu.

Pek çoğu henüz yirmili yaşlarında olan bu genç insanlar 18. yüzyılda yaratılan Petersburg'un bütün kültür mirasını; “Rus modernleşmesinin” temsilcisi Ermitaj ve Rus Devlet müzeleri gibi kurumları, akademileri; Moskova gibi merkezlerdeki soylulara ait eşsiz koleksiyonları yeryüzü mirası olarak, düzenledi ve korudular.

Ne var ki; 1800' lerin ilk yarısından başlayarak, “küçük düşünceli ve sümsük” gördükleri aristokrasiye, “imparatorluğun dar zihniyetine” karşı çıkmış çok önemli bir sanat ve edebiyat birikimini dışlamışlardı. Lunaçarski düşüncesinde Rahmaninof, Musorgski, Çaykovski gibi büyük bestecilerin; Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Turgenyev gibi dünya ölçeğinde edebiyatçıların yordamını ve çağını paylaşmış Sosyal Gerçekçiler, halk içinde çalışmayı benimsemiş Gezginler'i devrime inanmamışlardı.

Ne var ki 1917'de sahneye çıkan Rus öncü sanatçıları, 1921'de çekilmeye zorlandılar. Lenin'inden sonra, 1928'de Jdanov'un başlattığı Sosyalist Gerçekçi akımla “sosyalist sanat dünyasının” tedavülünden kaldırılmış oldular. 1932'de bütün kültür-sanat kolektifleri dağıtıldı, avangart eserler müzelerden kaldırıldı, oyunları ve kitapları yasaklandı. Sanata yeni bir ağırbaşlılık, ezilen dünyayı daha açık ve gerçekçi tarif etmeyi içeren, partiye bağlı bir düşünüş hakim oldu. Maksim Gorki, yeniden simgeleşti.

Sovyetler Birliği çöktüğünde, açığa çıkan yasak ve sansür, bu deneye bakanları endişelendirecek ve yeniden düşündürecek denli büyüktü.

telefon, İngiltere’de özel olarak yapılıp gönderilen otomobil, akülü tekerlekli sandalye, ölümünden sonra çıkarılan ellerinin ve yüzünün maskı… Karısı Krupskaya’nın odası ve çalışma masasını da unutmayalım. Herhangi bir Moskova rehberinde kolay kolay bulamayacağınız bu ev, Lenin’den geriye kalan en zengin “arşiv” olsa gerek.

100 YILIN YORGUNLUĞU

Rehberlerimize Ekim Devrimi’nin tarihine dair mekânları merak ettiğimizi söylediğimizde bize uzaydan gelmişiz gibi baktılar. (Haksızlık yapmayayım; Gazella Tur ile gittiğimiz St. Petersburg’da rehberlerimiz Svetlana ve Azer, Moskova’da Gazi ve İldar, ellerinden geleni yaptılar ve bize çok yardımcı oldular. Sağ olsunlar.)

Rusya’da tartışmasız bir Putin egemenliği hâkim. Birleşik Rusya Partisi 2016’daki son Duma (parlamentonun alt kanadı) seçimlerinde oylarını bir önceki seçimlere göre yüzde beş artırarak yüzde 54.2’lik bir oy oranına ulaştı. Komünist Parti ise yüzde beş oy kaybetti; oy oranı yüzde 13.3’te kaldı. Bir de Rusya Komünistleri isimli parti var; onun oy oranı da yüzde 2.27.

Öte yandan “Rusya tarihinin en sevilen lideri” gibi bir kamuoyu yoklamasında Stalin açık ara önde çıkıyor (Lenin, tarihin çok eski sayfalarında kalmış, unutulmaya yüz tutmuş bir figür). Bu ironik sonucun gerisinde, İkinci Dünya Savaşı’nda Rusya’yı Alman işgalinden kurtardığı inancı var. Sadece bu da değil. Özellikle yaşlı kuşaklar, Sovyetler’in yıkılmasından sonra maruz kaldıkları yoksulluğun verdiği hüzünle, evlerine her gün salam ve votka götürebildikleri “eski güzel günleri” özlüyor.

Putin hakkındaki genel yargı, 1990’dan sonra dağılmakta olan Rusya’yı yeniden ayağa kaldırdığı yönünde… Muhaliflerine aman vermediği konusunda hemen herkes hemfikir, ama bu durumun Rusya tarihinde “anormal” bir yanı yok.

Sonuç olarak… İnsanlık tarihinde yeni bir parantez açan ilk sosyalist devrimin 100. yıldönümünde, devrimin ayak izlerinden geriye fazla bir şey kalmamış. Olanı keşfetmek gibi bir niyetiniz varsa, Rusya’ya gitmeden önce sıkı bir ön çalışma yapmanız lazım. Standart tur paketlerinin, “mutlaka görülmesi gereken yerlerle ilgili gezilerine” elbette katılın ama Ekim Devrimi tarihinin peşine düşecekseniz, ya da Dostoyevski’nin Suç ve Ceza adlı romanının kahramanı “Raskolnikov’un karanlık dünyasını” tanımak isterseniz, özel zaman ayırmanız gerekecek. Kolay değil ama denemeye değer. En azından, sonu gelmez sarayların göz kamaştırıcı ama uçucu ışıltısından daha hakiki

Konstrüktivizm hareketinin öncülerinden Vladimir Tatlin’in “3. Enternasyonal Anıtı” diye de adlandırılan eseri, Tanrı’nın kendisine kafa tutanların dillerini karıştırdığı Babil Kulesi’ne de gönderme yapıyordu. Zira, devrimin yeni uçsuz bucaksız topraklarında, onlarca farklı dil konuşuluyordu ve yeni kurulan sosyalizmin başı, daha şimdiden milliyetçilikle dertteydi. Bunu barış ve yükseliş yenecekti.

St. Petersburg’u kuran Büyük Petro, kenti savunması için görkemli Aziz Petrus ve Aziz Paulus Sarayı’nı inşa ettirdi. Ancak daha çok çar karşıtlarının hapsedildiği bir cezaevi olarak kullanıldı. Cezaevinin ünlü konukları arasında Maksim Gorki, Leon Troçki ve Lenin’in idam edilen ağabeyi Aleksandr İlyiç de var (en üstte). Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra komünistler bir daha iktidara gelemedi. Şu anda ülkenin ikinci büyük partisi durumunda. Zaman zaman çok kalabalık olmayan gösteriler de yapıyorlar. Başlarında liderleri Gennadi Zygunov olmak üzere bir grup komünist parti üyesi kızıl bayraklarla gösteri yaptıktan sonra, neredeyse gelenekselleşmiş olarak Lenin’in naaşının bulunduğu mozoleyi ziyaret ediyor.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.