Hasankeyf’in akbabaları

Batman’ın Hasankeyf ilçesi sulara gömüldü gömülecek. Ancak Dicle kıyısındaki tarihi şehri hâlâ bırakmayan bir canlı türü var: Yüzyıllardır bu uçurumlarda, kayalarda yaşayan, “doğanın sağlık ekibi” olarak görev yapan küçük akbabalar. Ilısu Baraj Gölü bu ku

Atlas - - Içindekiler - YAZI VE FOTOĞRAFLAR: SELİM KAYA

Hasankeyf sulara gömülürken tarihi şehri bırakmayan küçük akbabalar.

Batman sınırları içindeki Raman Dağı’nı ikiye ayıran boğazı geçtikten sonra bir heyecan sarıyor beni. Bu, yedi yıl aradan sonra Hasankeyf’e yeniden gitmenin ötesinde, bu kez daha farklı bir keşif için burada olmamdan kaynaklanıyor. Yatağında, onca barajdan sonra artık usulca akan Dicle beni selamlıyor sanki. Hasankeyf’in üstünde henüz doğmaya yüz tutmuş güneş ise bu antik kentin son ziyaretçilerine adeta gülümsüyor...

Hasankeyf’in yaklaşık 12 kilometre batısında, Dicle Nehri’nin karşı kıyısında yaklaşık 250300 metre yükseltiye sahip devasa kayalardan oluşmuş yarlar var. Bu yarlar yüzyıllardır literatürdeki ismi Neophron percnopterus olan Mısır akbabalarına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’de küçük akbaba olarak da bilinen bu kuşlar ilkbahar başlarında buraya üremeye geliyor. Bu kayalıklarda üredikten sonra sonbaharda ailenin yeni üyeleriyle birlikte yeniden Afrika’ya dönüyorlar.

Bu kayalıklar üstünde kocaman kanatlarını düz tutarak süzülen 8-10 kadar akbabayla karşılaşıyorum. Sivri kafalı, ince gagalı bu küçük yapılı akbabaların genç bireylerinin koyu kahve, yetişkinlerin ise kirli beyaz ve başlarının bir kısmının da sarı olduğunu sonradan öğreniyorum. Zira ilk görüşte bu farklı renkleri dişi ve erkek bireylerin renkleri olarak düşünmüştüm. Dicle Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu müdürü Prof. Dr. Ahmet Kılıç, bu kuşları tarif etmeye şöyle başlıyor: “Türkiye’de yaşayan dört akbaba türünden biridir. Akbabalar içinde en küçük olmasıyla dikkat çeker. Tüylerinin beyaz olması dolayısıyla ‘ak baba’ olarak adlandırılır. Telekleri (el ve kanattaki büyük tüyler) siyahtır. Diğer beyaz tüylerle karşıtlık oluşturur. Yüzünün sarı rengi dikkat çekicidir. Gençler kahverengi tüyler taşır. Yaşlandıkça tüyler beyazlaşır ve yüz rengi sarıya dönüşür. Gruplar halinde yaşarlar. Yavrular üç-beş yaşında üreme kabiliyetine kavuşur.”

Kayalıkların üstünde turlarken gördüğüm akbabaların bir bölümü yarlardaki doğal barınaklara tünemiş etrafı gözetliyor. İlk kez bu kadar çok

akbaba görmenin heyecanını yaşıyorum. Ama leşlerle beslenen bu kuşların yaşamlarını idame ettirecek kadar leşi nereden bulduklarını da merak etmiyor değilim. Bu merak bir yana, Hasankeyf’in aynı zamanda bir akbaba diyarı olarak bilindiği aklıma geliyor birden...

Hasankeyf’teki bu devasa kayalıklar sadece akbabalara değil, aynı zamanda Türkiye’nin en büyük balıkçı kuşu olan gri balıkçıl ( Ardea ci

nerea) kuşlarına da korunak görevi üstlenmiş. Dicle Nehri’nin kıyılarında sekizer onarlı gruplar halinde beslenen gri balıkçıllar, olası bir tehdit karşısında kanatlanıp bu kayalıkların zirvesine tünüyor. Bölgeye son derece hâkim bu kayalıklarda etrafı gözetleyen gri balıkçıl kuşları, söz konusu tehdit ortadan kaybolunca yeniden nehrin kıyılarına inip beslenmeye devam ediyorlar.

Yaklaşık 15-16 sene evvel Batman merkezden Hasankeyf’e giderken Raman Dağı’nı ayıran boğazın yakınında, koyun leşiyle beslenen bir

akbaba görmüştüm. Bu bölgede akbabaların yaşadığına ilk kez o zaman şahit olmuştum. O ziyaretimde bana eşlik eden Batman Turizm ve Tanıtım Derneği (Bat-Der) Başkanı Mehmet Emin Bulut, Hasankeyf’te bunlara rastlayabileceğimi söylemişti, Hasankeyf kent merkezine varmadan da Dicle Nehri’nin karşı yakasındaki bu devasa kayalıkların üstünde uçan birkaç akbaba daha görmüştüm.

Türkiye’de akbabaların önemli barınaklarından biri olan bu kayalıkların yakınında Dicle Nehri ile beraber Hasankeyf’e doğru yol alıyorum. Bir süre sonra suyun kenarındaki çalıların üstünde yaprak bitleriyle beslenen birkaç söğüt bülbülüne rastlıyorum. Bir süre sonra da birkaç kiraz kuşu ve ak kuyruksallayan ile karşılaşıyorum. Dicle kenarındaki irili ufaklı gölcüklerin kenarındaki çamurlu sularda omurgasızlarla beslenen çok sayıda yeşil bacak ve halkalı küçük cılıbıt dikkatimi çekiyor. Nehrin 10 metre kadar ötesinde tozlaşmış toprağın içinde bir şeylerle uğraşan bir çift ibibik kuşu beni fark eder etmez havalanıyor.

Ancak benim gözüm nehrin karşı kıyısındaki devasa kayalıkların üstünde kanatlarını açmış ve bedenlerini rüzgârın akışına bırakmış akbabalarda. Prof. Dr. Kılıç bu süzülüşü şöyle anlatıyor: “Boyu 60-70 santimetre, ağırlığı 1500-2000 gram, kanat açıklığı bir buçuk metreden fazladır. Yuvasını kayalıklara yapar. Yüksek kayalıklara iniş yapmak ve buradan aşağılara süzülerek ayrılmak enerji tasarrufu sağlar.”

Nehrin kenarında bir kayanın üstünde oturup öylece onları gözlemliyorum. Meraklanıyorum, kaç tane olduklarını saymaya çalışıyorum. Her seferinde 10’a yakını havada süzülürken 20’ye yakını da bu kayalıklara tünemiş oluyor, ancak sürekli yer değiştirdikleri için 30’dan sonra sayıyı şaşırıyorum. Yiyecek bulmaya gidenleri de düşününce burada 50 dolayında akbabanın yaşadığını tahmin ediyorum. O gün öğleye dek akbabaları gözlemliyorum.

Prof. Dr. Kılıç, Türkiye’de göçmen olarak yaşayan bu kuşların Diyarbakır’da Dicle Üniversitesi ve Hevsel Bahçeleri’nin bitişik olduğu Dicle Nehri civarında da görüldüklerini söylüyor.

Nehrin biraz aşağısında suda yüzen gençlerin yanına gidiyor ve karşıya nasıl gidebileceğimi soruyorum. “Seni salla bırakalım” diyor içlerinden biri. Sonra, “aslında karşıya gitmene gerek yok, sabahları işte şu kayalıkların üstüne tünüyorlar” diye devam ediyor. Eliyle bir saat önce yakınından geçtiğim yukarıdaki kayalıkları işaret ederek “Yarın sabah erkenden gelirsen mutlaka orada görürsün” diyor.

Ertesi sabah erkenden gençlerin söylediği yere yerleşiyorum. Kamuflajın altındayken üstümde bir süre turlayan birkaç akbaba nihayet 15 metre kadar yakınımdaki kayalıklara konuyor. Objektiften baktığım akbabaların tüylerini bile tane tane görebiliyorum, onlara bu kadar yakın olmanın mutluluğunu yaşıyordum. Prof. Dr. Kılıç, şöyle demişti akbabalar için: “Genelde sessiz kuşlardır. Kuluçka zamanı iki yumurta yaparlar. Kuluçka 40 günden fazla sürer. Yavrular iki buçuk aydan sonra yuvadan ayrılabilecek büyüklüğe erişir. Yiyeceğin bol bulunduğu şehir çöplüklerinde, mezbahalar civarında gruplar halinde görülürler. Bazı bireyler şehirlerin kenar semtlerine kadar yanaşır. Leşin dışında çeşitli yiyecek kırıntıları ve böcek türleriyle de beslenirler…”

Kamuflajın altından yaklaşık iki saat sonra çıkıp suyun akış yönüyle beraber Hasankeyf’e doğru yoluma devam ediyorum. Akbabaların yurduna en yakın yerleşim birimi Urganlı (Zagora) Mahallesi’ndeyim. Dicle Nehri kıyısında kurulan bu eski köy, veya yeni düzenlemeyle

mahalle, akbabaların yaşadığı kayalıklara üç dört kilometre mesafede. Mahallenin girişinde birkaç adam bahçedeki ağaçların gölgesinde oturmuş sohbet ediyor. Arazide yol almak beni yormuş ve susatmış durumda, bahçenin kapısından girer girmez su istiyorum. İçtikten ve kendimi tanıttıktan sonra akbabaları soruyorum onlara. Hane sahiplerinden Emrah Özen başlıyor anlatmaya: “Akbabaların burada yaşadığını dedelerimizden beri biliyoruz. Bu kuşlar mart ortalarından sonra buraya gelir, ürer ve sonbaharın sonlarına doğru giderler. Üç dört ay sonra yeniden görünmeye başlarlar. Bu kuşlara Kürtçe “sırsiyaneka ser keçel” diyoruz. Bir de gri balıkçıl bizim buralarda yoğun bulunuyor. Onlara da “teyrhazni” diyoruz. Bizim buralarda kimse bu kuşlara karışmıyor. Ancak kendini bilmez avcılar bazen vuruyor. Etleri için değil, öldürüp gidiyorlar. Halbuki bu kuşların kimseye zararı yok. Bilakis çevre dostu. Mesela geçenlerde bizim köyde bir eşek telef olmuştu. Leşinin etrafında en az 50 tane bu kuşlardan vardı.”

Aklıma Prof. Dr. Kılıç’ın sözleri geliyor: “Leşlerin parçalanmasında iri gagalı kara akbaba ve kızıl akbaba görev alır. Beyaz akbaba ise küçük kırıntılarla yetinmek durumundadır. Zira küçük narin gagası bu kırıntıları almak için özelleşmiştir. Leşe ait kırıntıların temizlenmesi çok önemlidir. Gövde büyüklüğü ve gaga yapısı dolayısıyla akbaba türleri arasında ekolojik niş (görev, işlev) farklılığı ortaya çıkar. Leşlerin akbabalar tarafından temizlenmesi hastalıkların tabiatta yayılmasını engeller. Akbabalar bu faaliyetleri dolayısıyla doğanın sağlık ekibi olarak adlandırılabilir.”

Sonra köylerinin ve akbabaların yaşadığı kayaların, Ilısu Barajı’ndan etkilenip etkilenmeyeceğini soruyorum. Şöyle devam ediyor Emrah Özen: “Su tutma işlemine 2018’de başlayacaklarmış. Maalesef bizim köyümüz de su altında

Dicle Nehri’nin güney yakasında uzanan yüksek kayalıkları yurt edinen küçük akbabaların ( Neophron percnopterus) renklerindeki farklılık, onların yaşlarının göstergelerinden biri: Genç bireyler kirli kahverengi görünümündeyken daha yaşlı bireyler kirli beyaz görünüme sahip.

Dünya ölçeğinde nesli tehlike altında olan küçük akbabaların bir kolonisi, kendisi de bir mağara kent olan Hasankeyf’in vadilerindeki doğal barınaklarda konaklıyor ve ürüyor.

Nisan ayının ilk günlerinde başlayan kuluçka döneminden sonra hem dişi, hem de erkek bireyler yavruların büyütülmesinde önemli görevler üstleniyorlar. Yaz boyunca Hasankeyf’teki devasa kayalıklarda konaklayan yetişkin küçük akbabalar, gelişimleriyle ilgilendikleri yavrularının, sonbahara yakın göçe hazır olgun birey haline gelmesini sağlıyorlar.

Dicle Nehri’nin Raman Dağı’nı yararak açtığı boğaz ve ona paralel vadilerde, akbabalar ve daha birçok kuş türü kanat çırpıyor. Ancak Ilısu Barajı’nın suları yükseldiğinde bu yaşam alanlarının neredeyse tümü bu özelliğini yitirecek.

Hasankeyf, gri balıkçıl gibi kuş türlerinin de barınağı. Dicle kıyılarında beşerli onarlı gruplar halinde beslenen gri balıkçıllar, bir tehdit karşısında havalanarak yaklaşık 250-300 metre yüksekliğindeki kayaların üstüne tünüyor. Tehlikenin geçtiğine kanaat getirince yeniden nehrin kıyılarına dönüyorlar.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.