Likya dörtlüsü

Atlas - - İçİndekİler - YAZI VE FOTOĞRAFLAR: YUSUF ERKAN

Burdur’da gladyatörler kenti Kibyra, dağlara sığınmış Balboura, imparatorlar yurdu Boubon ve Muğla’da felsefe yazıtlarıyla ünlü Oinoanda…

Burdur’da gladyatörler kenti Kibyra, dağlara sığınmış Balboura, imparatorlar yurdu Boubon ve Muğla’da felsefe yazıtlarıyla ünlü Oinoanda… Antik dönemde Likya Tetrapolisi olarak bilinen birliği oluşturan dört kent, etkileyici kalıntıları ve kültürel mirasıyla geçmişe farklı bir kapı aralıyor.

Bazen coğrafya çağırır insanı, bir mıknatıs gibi çeker seni doğup büyüdüğün topraklar. Böyle anlarda insan davete icabet edip yollara düşer. Ben de sert kış günlerinin birinde Burdur’da, Boncuk Dağları eteklerindeki mütevazı evimizde alıyorum soluğu. Çetin kış koşulları köyleri birbirine benzetmiş, kar her şeyin üzerini örtmüş. Bulunduğum yer aynı zamanda Likya Tetrapolisi’nin ortalarına düşüyor. Şimdi de antik kentler çağırıyor beni; “yaz koşullarında defalarca gördün bizi” diyorlar, “bir de bu kış koşullarında gör ve yaşa, antik dönem insanları soğuk mevsimi nasıl geçiriyorlarmış ayırdına var…” Haklılar. Evimdeki sobanın sıcaklığından tekrar ayrılıyor ve doğal güzellikleriyle ünlü antik Likya bölgesinin kuzeyindeki tetrapolisi, dört kadim kenti diz boyu karda keşfe karar veriyorum…

Kış koşullarında büyüleyici güzellikteki doğa, sırlarını da ele veriyor. Çam ve ardıç kokulu tertemiz hava ve yoğun karda, keşif heyecanıyla soğuğu hissetmiyorum. Adı “ışık ülkesi” anlamına gelen antik Likya bölgesinin kuzeyindeyim. Teke Yarımadası’nda hüküm süren Likya uygarlığı, tarihte federal sistemi hayata geçirmesiyle de dikkat çekiyordu. Likyalılar, başlangıçta Atınyayla (Dirmil) ve Seki yaylalarını yurt belleyip yaşamışlar, daha sonraları güneye inerek başkent Xanhtos’u ve Likya Birliği’nin diğer kentlerini kurmuşlardı. Üye kentler kendi içinde bağımsız, dışarıda ise Likya Birliği’ne bağlıydı. Kentler etki güçlerine, yani nüfuzlarına göre birlik meclisinde temsil ediliyordu. Bir oyluk, iki oyluk ve üç oyluk statüde kentler vardı. Kentler aynı zamanda kendi aralarında tetrapolisler (dört kent birliği), pentapolisler (beş kent birliği) gibi gruplar da kurmuştu.

Likya Tetrapolisi’ni (Kibytatis Tetrapolisi) oluşturan dört kent şunlardı: Burdur’un Gölhisar ilçesindeki Kibyra ve Boubon. Burdur’un Altınyayla ilçesindeki Balboura. Muğla’nın Fethiye ilçesindeki Oinoanda.

DİLLER KAVŞAĞI KİBYRA

Likya Tetrapolisi’nin bulunduğu coğrafya Likya, Karya, Frigya ve Pisidya arasında bir geçiş bölgesiydi. Birliğin Mithridates Savaşı’nın bitimine kadar varlığını sürdürdüğü düşünülüyor. Kibyra ise İÖ 82’deki değişiklikle Asia Eyaleti’nin parçası haline geliyor.

Montesquieu “eğer mükemmel bir konfederasyon örneği vermem gerekirse Likya’yı gösteririm” demişti. Likya Birliği, sonraki yüzyıllarda da bu özelliğiyle dünyaya örnek oldu. J. A. Crumer bir makalesinde “yarımadanın bu köşesinde yaşadıkları anlaşılan ırkların, isimlerin ve dillerin karışımı oldukça şaşırtıcı” diyor. Bu çokkültürlülüğe uygun olarak Likya tetrapolisinin başkenti Kibyra’da da dört farklı dilin konuşulduğunu Strabon’dan öğreniyoruz. Strabon, bu kentte Pisidya, eski Solymia ve Lidya dilleri ile Yunanca konuşulduğunu Geog

raphika’da (Coğrafya) kaydediyor. Yine Strabon’a göre şehir Milyas bölgesinden gelen Pisidyalı kolonistlerce İÖ 3. yüzyılda kurulmuştu, Pisidyalılar kenti ele geçirdikten sonra daha iyi savunulan bir

bölgeye nakletmişti. Kent iyi yasaları sayesinde güçlendi ve etki alanı Rodos ve Antalya’ya kadar yayıldı. Frigya, Pisidya, Likya ve Karya kültürlerinin izlerini taşıyan kent, ticari ve politik başarısını bölgeler arasında bir köprü olmasından almıştı. Kibyralıların bir başka özelliği de Charles Texier’e göre Dalaman Çayı’nda tomruk taşımacılığı yapmalarıydı. Ayrıca demir işçiliği ve kakmacılığında da ustaydılar. Dericiliğin ileri olduğu yazıtlardan, çömlekçilik ise buluntulardan anlaşılıyor. Kibyra hızlı atlarıyla da antik dünyada oldukça ünlenmişti. Keza kahraman savaşçılarıyla da. Kibyra 2 bin süvari ve 30 bin piyadeden oluşan bir orduya sahipti. Gölhisar ilçe sınırlarındaki Kibyra’nın görkemi, arkeolojik kazılar başlamadan önce de kendini göstermişti aslında. Roma coğrafyasında en detaylı gladyatör kabartmalarına burada rastlanmıştı. Kabartmalar uzmanların deyişiyle “eşine az rastlanır anlatımcı yönü, gladyatör oyunlarının sahne düzenekleri, vahşi hayvanlara ait kafesli arabaların detaylı verilmesi” açısından önemliydi. İS 2. ve 3. yüzyılda gezici gladyatör editörlerinin tertiplediği döğüşlerin yapıldığı Kibyra, “gladyatörler kenti” olarak ünlenmişte. Gladyatör nekropolünde kaçakçıların elinden son anda kurtarılan kabartmalar günümüzde Burdur Müzesi’ni süslüyor. Gladyatörlerin boyalı mezar stellerinden birkaçı ise İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde.

Araştırmacıların ilgisini 19. yüzyıldan itibaren çeken kentte Alman arkeolog Thomas Corsten

1995’ten itibaren epigrafi araştırmaları yaptı. Bölgedeki 600 yazıtı Kibyra bekçisi İsa Eryurt’un rehberliğinde kayda geçiren Corsten daha sonra araştırmalarını Die Inschriften von Kibyra adıyla kitaplaştırdı. İsa Eryurt’a Kibyra’yı gezerken sorduğumda şunları söyledi: “Yazıtlarda at eğitmenlerine, doğadan avlanan vahşi hayvanların eğitmenlerine, kent adına çalışan çok iyi vergi memurlarına, ordu komutanlarına ve gladyatörlerin isimlerine rastlanıyor. Ama daha çok adak yazıtları var.”

Yazıtlardan biri neredeyse tek örnek olmasıyla diğerlerinden ayrılıyor. Prof. Alan Starling Hall, “An Epigraphical Survey in the Kibyratis 1984” makalesinde, Yusufça’da İS 2. yüzyıla ait iki resmi yazıttan birinin su sorununa değindiğini saptamıştı. Hall, bu yazıtlar için şunları söylüyor: “Küçük Asya’da bu türde karşılaşılan ilk belgedir. Yazıt İtalya’da, İspanya’da ve Kuzey Afrika’da Roma Devleti’nin su kaynaklarının düzenlenmesiyle ilgili sorunlara yaklaşımı konusundaki tutumuna çok kıymetli bir destektir.” Laodiceia antik kentinde 2015’te bulunan 1900 yıllık su kullanım yasasıyla, Küçük Asya’da suyun kullanımına dair yazıta bir kardeş daha geldi.

Kibyra’yı kuranların bilinçli bir şehircilik örneği verdikleri söylenmeli. Üç tepede teraslama yapılarak kurulan kentte hiçbir yapı diğerinin manzarasını kesmeyecek şekilde arazinin doğal yapısına uygun yerleştirilmiş. Ayrıca ana caddeler yan yollarla bağlanarak düzenli bir kent oluşturulmuş.

Kibyra kazılarının en görkemli ve ses getiren buluntusuna 2009’da ulaşıldı: Odeionun orkestra zeminini kaplayan Medusa başı.

Burdur Müzesi müdürü H. Ali Ekinci başkanlığında, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Şükrü Özüdoğru ve Yrd. Doç. Dr. Eray Dökü tarafından sürdürülen Kibyra kazılarında kentin 395 hektarlık 1. derecede sit alanınıyla, Küçük Asya’nın en büyük antik yerleşimlerinden biri olduğu saptandı. Öyle ki Kibyra’nın sit alanı Ephesos’tan iki kat büyük. Özüdoğru, kazılarda ilk yıllarda Roma dönemi anıtsal yapıları üzerinde yoğunlaştıklarını ve bu yapıların özellikleri itibariyle tekil örnekler olduğunu söylüyor. “Kibyra’nın odeionu, stadiumu, tiyatrosu ve hamamı görkemli yapılar; 3 bin 600 kişilik odeon, Anadolu’daki sağlam örneklerden. Kışın sert iklimde müzik, toplantı, tiyatro yapılan kapalı bir alana duyulan gereksinim sonucu yapılmış, dünyanın en büyük odeionlarından biri. Yaklaşık 11 bin kişilik anıtsal stadium da öyle. Stadium mimari özellikleriyle benzersiz ve Anadolu’nun en büyük üç dört stadiumundan biri. Kibyra hamamı da Anadolu’nun en büyüklerinden. Tiyatronun en önemli özelliklerinden biri caveasının (oturma sıraları) oldukça dik konumlanması. En arka sıradan sahneye bakıldığında bu özelliği daha iyi fark ediliyor.”

KORUYUCU MEDUSA

Kibyra kazılarının en görkemli ve ses getiren buluntusuna ise 2009’da ulaşıldı. Odeionun orkestra zeminini kaplayan 11x4.5 metre boyutlarında, Medusa başına ait döşeme, bir orkestra zemininde karşılaşılan ilk örnek olması nedeniyle benzersiz. Medusa antik dönemlerde başta tapınaklar olmak üzere çeşitli kamu yapılarında koruyucu özelliğinden yararlanılan bir gorgondu, ama bir odeionun orkestra zemininde ilk defa karşılaşılıyordu. Derken 2011’de odeionun dış cephesinde 560 metrekarelik büyüklüğüyle Anadolu’nun sağlam

durumdaki en büyük mozaiğine ulaşıldı. 2016 kazı sezonunun en göze çarpan yapısı ise yukarı agora anıtsal çeşmesiydi. Çeşmeye Böğrüdelik’in suyunun getirilip eski fonksiyonunun kazandırılması hedefleniyor. Yakın gelecekte turizme açılması planlanan Kibyra’da ziyaretçiler antik dönemlerde olduğu gibi çeşmeden su içip serinleyebilecek.

Sonuçta Kibyra UNESCO’nun kapılarını zorlamaya başladı ve 2016’da UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı. Gölhisarlılar bunun öneminin farkında elbette. UNESCO’nun listesinde yer almak, Kibyra’nın sadece Türkiye’de değil, dünya ölçeğinde tanınması ve turizm hareketliliği demek. Kibyra şimdi bu yeni konumuna hazırlanıyor. Kenti kültür turizmine kazandırabilmek için çevre düzenlemesi ve karşılama merkezi projeleri hayata geçirilmeye çalışılıyor. Kenti tanıtmak için ayrıca sanatsal etkinlikler yapılıyor. Antikçağın önemli kültür sanat kenti Kibyra’da yaklaşık 2 bin yıl sonra, 24 Eylül 2017’de düzenlenen Senfonik

Likya Tetrapolisi’nin bulunduğu coğrafya Likya, Karya, Frigya ve Pisidya arasında bir geçiş bölgesiydi.

Türküler Konseri’nde İzmir Devlet Senfoni Orkestrası, Anadolu türkülerini yorumladı. Etkinliğe yöre sakinleri de büyük ilgi gösterdi.

YÜKSEKTEKİ BALBOURA

Burdur’un Altınyayla ilçesindeki Balboura, Likya’nın en yüksek rakımlı ve başkent Xanthos’a en uzak kentiydi. Kalıntılarının zengin olduğunu daha önceki yaz ziyaretlerimden anımsıyorum, ama kışın kar altında, akropoldeki surlar ve tiyatrolar hariç hiçbirini görmek olası değil. Balboura’nın tiyatroları benzersiz özelliklere sahip. Düzlükteki aşağı şehirde bulunan tiyatro sahne kısmında düz bir platforma, platformu alttan destekleyen altı kemere sahip. Likya’ya Yolculuklar kitabının yazarı Spratt buranın hayvan dövüşleri için kullanıldığını, Eskiçağda Likya Bölgesi kitabının yazarı Bean ise küçük platformun konuşmacı rostrumu (kürsü) olabileceğini kaydetmişti. Belki de özgürlüklerine düşkün Likyalıların kendini ifade edebildiği bir platformdu burası. Yukarı tiyatro ise Sagalassos’takiyle birlikte dünyanın rakımı en yüksek tiyatrolarından biri. Tiyatro, destek duvarıyla eşsiz ve kare biçimli bloklarla çıkıntı oluşturan beş duvarla desteklenmiş. Pisidya’daki Milyas tiyatrosunda olduğu gibi doğal bir kayaya yaslanan tiyatronun caveası sağda 16 ve solda 15 sıraya sahip.

Ardıç ağaçlarının süslediği nefes kesici bir coğrafyaya sahip Balboura. Aşağılardaki çoban kulübelerinden gelen köpek havlamaları eşliğinde gezdiğimiz akropol, poligonal stildeki duvarlarla çevrilmiş. Ziyaretçileri Dirmil-Fethiye karayolunun dibinde karşılayan Roma döneminden kalma bir hereon (anıt mezar) ise kar altında. Gözlerden ırak olması Balboura’yı kaçakçıların kucağına itmiş ve özellikle kentin agorası delik deşik edilmiş.

G. Bean “kökenini kimsenin bilmediği Çölkayığı adıyla da anılır” diyor Balboura için. Kenti gezerken karşılaştığımız Yusuf Dazkırı ve Hüseyin Aksarı, “tereyağı elde etmek amacıyla silindir şeklinde, tahtadan yapılan yayığa ‘çolkat’ ya da ‘çölkayık’ denir” diye açıklıyor durumu. Kentin güneyinden çıkan kaynak suyunun duvar yapısı köylülerce yayığın şekline benzetilmiş ve kalıntılar “çölkayık” olarak adlandırılmış. Spratt’ın duyduğu Katara ismi Kadıra şekline dönüşmüş durumda ve Dirmilliler, Balboura’nın doğusundaki ovaya “Kadıra Ovası” veya “Gen Ovası” diyor. Eşen Çayı’na inen vadi yine “Kadıra Vadisi” olarak adlandırılıyor.

Balboura çevresinde yüzey araştırması araştırmaları yapan J. James Coulton, The Balboura Sur

vey adlı iki ciltlik eserinde Balboura’nın tarihine, çevresiyle ilişkilerine ve yüzeydeki kalıntılara ayrıntılarıyla yer vermiş, Balboura çevresinde yapılan hayvancılığa ve tarıma değinmiş. Coulton, Balboura’da ekin yetiştiriciliğinin yaygın olarak yapıldığını, bulunan sıkma makinelerinden bu rakımda üzümün başarılı bir şekilde yetiştirildiğini, zeytin

Oinoanda’ya ününü sağlayan özellik, iyi yaşamanın ve mutlu olmanın felsefi sırları gibi konuları Epikür bakış açısıyla anlatan yazıt.

yetiştiriciliğinin denendiğini fakat başarılı olunamadığını, hayvancılığın geçmiş zamanlarda daha büyük rolü olduğunu saptamıştı. Balboura topraklarında birçok taş tümülüsün varlığı ve kentin sınır yazıtları yine yüzey araştırmalarında saptanmış.

Balboura’nın yazlık yerleşimi konumundaki Kırkpınar Yaylası, Kırkpınar suyunun çıktığı kaya ve kayalardaki kabartmalarıyla -Beyşehir Eflatunpınar’da olduğu gibi- Hitit kutsal su alanlarını çağrıştıran bir görünüme sahip. Buradaki dokuz figürlü kaya kabartmasını C. Naour “Pisidya Tanrıçası” olarak adlandırmıştı. Fakat Balboura’yı özgün kılan şey Theos Alandros ve Theos Akhaios gibi Atlı Tanrıların Anadolu’da sadece bu yörede görülmesiydi.

İMPARATORLAR KENTİ BOUBON

Boubon ise yurtdışına kaçırılan bronz imparator heykelleriyle ünlü. Özellikle 1967-1971 yılları arasında yapılan kaçak kazılar sonucu ören yeri delik deşik edilmiş. Eteklerden başlayarak Dikmen Tepe’nin zirvelerine kadar bütün ören yerinde kum tepecikleri ve çukurlar oluşmuş. Binyıllar önce kaçakçılara karşı ortak mücadele verip İmparator Commodus’tan teşekkür mektubu alan Boubon, Likya Birliği’nde iki oylu şehir statüsünden üç oylu şehir statüsüne yükseltilmişti; Xanthos, Patara ve birliğin diğer birinci sınıf şehirleriyle aynı seviyeye gelmişti. Fakat kaçakçılık olaylarıyla kazma ve küreklerle kent talan edildi ve Gölhisar’ın İbecik Köyü, kendilerine kuşaklar boyunca hizmet edecek bir kültür varlığından mahrum kaldı.

Boubon’daki yüzey üstü kalıntılarını taçlandıran yapının sebasteion binası (onurlandırılmış imparatorların kült mekânı) olduğunu söylemek yanlış olmaz. Boubonlular imparator ve imparatoriçelerin bronzdan heykellerine tapınmışlardı. Sebasteion binasındaki heykeller 11 imparator ve imparatoriçeye aitti. Poppaia Sabeina’dan başlayarak (63-65), Valerianus (ölüm tarihi 258), oğlu Gallianus ve eşi Salonina (253-268) onurlandırılmıştı. Böylece Boubon Sebasteionu’nun tarihi 200 yıllık bir süreyi kapsıyordu.

Prof. Jale İnan “Özellikle Anadolu’da imparator kültünün 3. yüzyılın ortalarına kadar devam ettiğini göstermekle Boubon Sebasteionu büyük önem taşır” görüşünde. Boubon’dan söz ederken Bayram’dan söz etmemek olmaz kanımca. Yazımını yeni bitirdiğim Tanrılaştırılmış İmparatorlar romanımda ayrıntılarıyla anlattığım üzere, kendi halinde bir inşaat işçisi olan Bayram, 14 bronz heykelden 13’ünü pazarlayacak kadar olayların merkezinde yer almıştı. Kaçakçılık parayı, para mücadeleyi, mücadele çekememezliği, düşmanlığı beraberinde getirmiş ve en sonunda da öldürülmüştü. Ağabeyinin tuttuğu defterdeki “Antikacılar” bölümünde anlatılanlar ve Prof. Jale İnan tarafından yapılan kurtarma kazısıyla heykellerin kaidelerindeki yazıtları bulunmuş ve heykellerin yerinin kanıtlanması mümkün olmuştu.

İnan’ın Boubon Sebasteionu ve Heykelleri Üzerine Son Araştırmalar kitabında ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi Boubon’dan kaçırılan heykeller dünyanın en seçkin müzelerinde ve özel koleksiyonlarında ortaya çıkmıştı. Burdur Müzesi’nde sergilenen İmparator Valerianus’a ait heykel ise Bayram’ın heykeli bulanlarla fiyatta anlaşamaması sonucu kaçakçıları jandarmaya ihbar etmesiyle müzeye kazandırılmıştı.

Burdur Müzesi Müdürü H.Ali Ekinci’ye göre Boubon’la ilgili tartışmalar henüz sona ermiş değil: “Şimdiye kadar, sikkeler ve kaynaklara göre Anadolu’da 200 kadar sebasteion saptanmış. Bütün bunlara rağmen sebasteion kültü tam olarak açıklığa kavuşturulamamış. Bu kadar kaliteli malzemeden, bu güzellikte ve bu bollukta heykeller, böyle küçük bir kentte nasıl ve neden yapıldı? Çevrede başka bir yerde yapıldıysa neden bu kente kondu? Eğer bronzdan bu heykeller yurtdışına kaçırılmasa ve kendi kaidesi üzerinde Burdur Müzesi’nde veya diğer bir önemli müzede sergilenebilseydi bu eşsiz tarihi belgeyi toplu olarak görebilmek mümkün olacaktı ve inanıyorum Boubon’un tanıtımı açısından önemli bir işlev üstlenecekti.”

FİLOZOF OİNOANDA

Tetrapolisin diğer kenti Oinoanda’yı ise bekçi Sedat Atçı ile birlikte gezmek gerekiyor. Fethiye’nin İncealiler Köyü’nden dik bir patika ile ulaşılan kentte Sedat’ın anlattığı kaçakçılık olayları son derece düşündürücü. Sedat kendinden önce kentte bekçilik

yapan babasını, kendi deyimiyle “antika kaçakçılığından gözü dönmüş” kaçakçılarla silah silaha çarpışırken kaybetmiş, daha sonra bayrağı devralmış. İncealiler’den yukarılara kara bata çıka tırmanırken bana Hz. Ali’nin bir dağdan diğer bir dağa atlayan atının bıraktığı izleri konu alan “Düldül İzi Söylentisi” ile antik kentin bulunduğu tepede kabartması yer alan “Anıt Kuşu”nun söylentisini anlatıyor.

Kentte İS 125’te çok konuşulan müzik festivalinin kurucusu C. Iulius Demosthenes’in bir heykel kaidesi saptansa da Oinoanda’ya asıl ününü sağlayan özellik, kentin bir vatandaşı olan Epikür okulu filozofu Diyojen’in (Sinoplu Diyojen değil) söylevini de içeren uzun bir yazıt. Yazıtlar arkeolog Martin Bachmann’ın özverili çabalarıyla toplanıp çelik kaplama bir depoda korumaya alınmış. Bazı parçalar zarar görmemeleri için bulundukları yerde bırakılmış. Sedat deponun yapımı sırasında yöre insanının özverisini de anlatıyor bu arada. “Deponun inşasında kullanılan, toplam ağırlığı 12 tonu aşan, bazı parçaları tek başına 250 kiloyu bulan malzemeler sarp dağlık arazide köylülerimizin özverili çabalarıyla taşındı. Atlar olsun eşekçikler olsun burunlarından soludular malzemeleri dağa çıkarmak için. Sonuçta çelik kaplama, hırsızlara karşı dayanıklı bir depo inşa edildi ve buraya 90’dan fazla Diyojen yazıtı, kitap gibi raflara dizildi.”

Antik dünyanın en büyük taş yazıtlarından biri olduğu kabul edilen ve bir felsefe akımının bütün içeriğine sahip sıra dışı bir yazıt söz konusu olan. Yaklaşık 300 metrekare ve 25 bin kelimeden oluşan, 65-80 metre genişliği ve 3.60 metre yüksekliğe sahip yazıtlarda dünyanın oluşumu, hayallerin ve rüyaların doğası, şans teorisi, iyi yaşamanın, mutlu olmanın felsefi sırları gibi konular Epikür bakış açısıyla anlatılıyor. Epikür’ün felsefesinin amacı “her şeyden önce insanları korkudan, yalnızca ölüm korkusundan değil, yaşamak korkusundan da kurtarmak” şeklinde özetlemek mümkün. “Yok olmak kaçınılmaz yazgımız olduğuna göre elimizdeki bu tek hayattan fazlasını almalıyız. Amacımız bu dünyada iyi yaşamak, bu dünyada mutlu olmaktır.”

Pamukkale, Fethiye ve Antalya üçgeninin ortasındaki Likya Tetrapolisi’nde keşfedebilecek çok şey var. Benim sık sık uğradığım, doğduğum, yetiştiğim bu topraklar nice güzelliği ve tarihten süzülmüş hikâyeyi barındırıyor…

Burdur’un Gölhisar ilçesindeki Kibyra, Likya Tetrapolisi’nin en görkemli kentiydi. En anıtsal yapılarından “odeion”un zeminindeki Medusa başı, günümüze kadar ulaşmayı başarmış. Burası müzik ve diğer sanat etkinliklerinin yanı sıra toplantı ve yargılamalara da ev sahipliği yapardı.

Kibyra’nın gladyatörlere ait mezarlığı, kentin güneyinden başlayıp stadium ve yukarısına uzanan kutsal yolun kenarında bulunuyor.

Likya Tetrapolisi kentleri, kaya kabartmaları açısından zengin. Balboura’nın yazlık yerleşimi olan Kırkpınar Yaylası’nda, Kırkpınar Suyu’nun çıktığı kayada bulunan dokuz figürlü kabartma, yöredeki dikkat çekici örneklerden (en üstte). Roma İmparatorluğu’nun egemen olduğu topraklarda en ayrıntılı gladyatör kabartmalarının bir kısmı, “gladyatörler kenti” olarak bilinen Kibyra’da bulundu. Kaçakçıların elinden son anda kurtarılan kabartmalar şimdi Burdur Müzesi’nde (üstte altta).

Antik dönemde koruyucu özelliğine inanıldığı için başta tapınaklar olmak üzere kamu yapılarında Medusa başına sıklıkla yer veriliyordu. Kibyra Odeionu’nun orkestra zemininde de 11 x 4.5 metre boyutlarında bir Medusa bulunuyor. Bu döşeme, bir orkestra zemininde karşılaşılan ilk örnek olması nedeniyle benzersiz.

Balboura, Likya Tetrapolisi’nin Burdur’un Altınyayla ilçesindeki üyesi. Kentin tiyatrosu, dünyanın en yüksek rakımlı tiyatrolarından biri (altta). Yatan aslan, Likya Tetrapolisi’nin simgesiydi. Boubon’dan İbecik Orman Dairesi’ne getirilen aslan, sol pençesiyle bir atın başını kavramış (en altta).

Likya Tetrapolisi’nde yoğun bir dioskur kültüne rastlanıyor. “Zeus’un ikizleri” olarak da adlandırılan dioskurlara ait en ayrıntılı kabartmaların yer aldığı Atçayırı (Kızılbel), yakın dönemde vandalizmin kurbanı oldu ve kaçakçılar tarafından dinamitle tahrip edildi.

Likya Tetrapolisi’nin başkentliğini yapan ve 2016’da UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren Kibyra üç tepe üzerine kurulu. Stadium mimari özellikleriyle benzersiz ve Anadolu’daki en büyük örneklerden biri.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.