Tılsımlı şehir

Ukrayna’nın güneşe açılan kapısı Odessa, Karadeniz’in kültür limanı. Sayısız sanatçı yetiştirmiş, kendine yuva arayan herkese kucak açmış, bir arada yaşama kültürünü, mizah duygusunu, yaşam keyfini hep korumuş alımlı bir şehir. Nice hikâye saklayan, kendi

Atlas - - Içindekiler - YAZI: ALKIM DOĞAN / FOTOĞRAFLAR: TURGUT TARHAN

Ukrayna’nın güneşe açılan kapısı Odessa, Karadeniz’in kültür limanı. Nice sanatçı yetiştirmiş, kendine yuva arayan herkese kucak açmış alımlı bir şehir.

OOdessa’nın sahneyi andıran

yüksek taraçasında, Potemkin Merdivenleri’nin başında Karadeniz’e başka bir kıyıdan bakıyorum. Hırçın dalgaları ve yağmur yüklü bulutlarıyla tanıdığım bu deniz başka bir çehresini gösteriyor bana. Sisli kıyılarında gemiler, yelkenliler, mavnalar, renkli konteynerler uzak bir resimde asılı gibi. Liman ufukta beliren yatay çizgileriyle denizle sulh ve dinginlikle kucaklaşmış görünüyor. İki yanımda yayalara ayrılmış Primorski Bulvarı’nın kestane ve ıhlamur ağaçları sıralanıyor. Belki, bir zamanlar Gorki’nin liman işçilerini seyrettiği yerde duruyorum, ya da bir zamanlar merdivenleri çıkan bir denizcinin durup soluklandığı bir yerde veya Potemkin Zırhlısı filminde bebek arabasının yuvarlanmaya başladığı yerde… Primorski Bulvarı’nın tam ortasında, şehir açık bir kitap gibi önüme seriliyor. Bulvarın yapımı sırasında rastlanan ve camekân altında sergilenen İÖ 5-6’ncı yüzyıldan kalma buluntulardan eski Osmanlı kalesi Yeni Dünya üzerine kurulmuş Voronstki Sarayı’na ve kentin ilk oteli Londonskaya’ya, Kırım Savaşı’nda ele geçirilmiş bir İngiliz topuna kadar tarihin farklı katmanları burada bir araya geliyor.

Tam arkamda Fransız İhtilali’nden kaçıp Rusya’ya sığınan ve Odessa valisi olan Richelieu Dükü Armand Emmanuel de Richelieu’nün bir heykeli limandan şehre gelenleri karşılıyor gibi. Burası aynı zamanda kente gelenlerin kapısı ve kentle ilk karşılaşma mekânı olmuş. Ve savaş gemilerince kentin en çok topa tutulan yeri.

Potemkin Merdivenleri, 1837-1841 yılları arasında limanla kenti birleştirmek için yapılıyor ve şehrin en önemli simgelerinden biri haline geliyor. Sergey Eisenstein, bu heybetli kentsel mekân sayesinde bir halk ayaklanmasını destansı bir biçimde sinemaya taşıyor, filmiyle de merdivenlere ismini vermiş oluyor. Merdivenler yapılmadan önce kıyıya dolambaçlı patikalarla ve ahşap merdivenlerle ulaşılıyormuş. Şu anda limana giden yaya aksının sürekliliği zedelenmiş, böyle görkemli merdivenlerin sonunda yayalar ne yazık ki alt geçitlere yönlendiriliyor. Potemkin Zırhlısı filminde yer alan Odessa’da bu aksın kesintiye uğramadığını ve kentsel varlığını daha iyi taşıdığını görüyorum. Bunda ulaşım biçimlerinin değişmesinin de payı var. Merdivenler ismi Sovyet rejimi sonrasında Primorski Merdivenleri olarak değiştirilse de hâlâ önceki ismiyle anılıyor.

İtalyan mimarisini yansıtan cephelerin yan yana dizildiği Primorski Bulvarı’nın bir ucunda görkemli belediye binası, diğer ucunda da Vorontski Sarayı

yer alıyor. Sarayın hemen önünde bir zamanlar, yağışı az Odessa şehrinin yağmur sularının toplandığı kuyunun başında yapılmış Gece ve Gündüz heykeli duruyor. Rönesans şehir saraylarını (palazzo) andıran cephesiyle öne çıkan Londonskaya Oteli, bulvarın en önemli yapılarından biri. Çehov, Ayvazovski, Mayakovski, Isadora Duncan gibi pek çok ziyaretçiyi ağırlayan otelde 38 numaralı odanın da Eisenstein’a ait olduğu biliniyor.

Primorski Bulvarı’nda Odessalılar köpekleriyle, bebek arabalarıyla telaşsız yürüyorlar; bankta oturup sandviçlerini yiyenler var. Richelieu Dükü heykelinin önünde bir gelinle damat fotoğraf çektiriyor. Potemkin Merdivenleri’nin iki yanında teraslar halinde parklar yer alıyor, merdivenlerin doğusundaki İstanbul Parkı’nın yapımı, Odessa’nın kardeşi şehir olması nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından üstlenilmiş.

Odessa, kentsel mekânlarında geçmişini yaşatan bir şehir. Öyle ki şehirde dolaşırken karşınıza her an tarihin farklı bir diliminde yaşamış önemli bir kent şahsiyetinin heykeli, ya da

O ODESSA’NIN ALTINDAKI TÜNELLERIN KÜÇÜK BIR KISMI GÜNÜMÜZDE ZIYARETE AÇIK.

şehre malolmuş bir efsaneyi anlatan anıt çıkıyor, siz kenti adeta eski sakinleriyle ve hikâyeleriyle selamlaşarak geziyorsunuz.

Primosky Bulvarı sakinlerinden birisi de Rus edebiyatının büyük şairi Puşkin. Şair, Yevgeni

Onegin’in bir kısmını bu şehirde yazıyor, Odessa’nın tozlu sokaklarından ve birden fazla dil bilen insanlarının renkliliğinden bahsediyor. Belediye binasının önünde, mermer bir kaide üzerinde Puşkin’in 1889 tarihli tarihli bronz büstü yer alıyor. Şair sadece 13 ayını Odessa’da geçirmiş olmasına rağmen şehir halkı tarafından sahipleniliyor, yaşadığı evin bulunduğu sokağa ismi veriliyor ve yaşadığı ev müzeye dönüştürülüyor. Hatta yapıldığı dönemde heykelin masrafını Odessa halkı karşılıyor. Halk arasında Puşkin’in finansal destek sağlamadığı için sırtını belediye binasına dönmüş olduğu söyleniyor. Bir başka rivayet de heykelin yakınındaki büyük çınar ağacını Puşkin’in kendi elleriyle dikmiş olduğu.

AKASYALAR ŞEHRİ

Dinyester ve Dinyeper nehirleri arasındaki deltada, düzlük bir arazide kurulu Odessa. Modern Odessa’nın, Çariçe II. Katerina tarafından 1794’te kurulduğu, ismini de bir zamanlar orada bulunmuş Grek kolonisi Odysoss’tan aldığı kabul ediliyor. Bundan önce şehrin 15’inci yüzyılda Hacıbey olarak adlandırılan bir Tatar köyü olduğu, daha sonra 16’ncı yüzyılda Osmanlı’nın eline geçmesiyle isminin Yeni Dünya olarak değiştirildiği söyleniyor. 18’inci yüzyıldaki Osmanlı-Rus savaşları sırasında da çarlık topraklarına katılıyor.

Sokaklar, meydanlar ve parklar kentin ilk valisi İspanyol Jose de Ribas ve Hollandalı mühendis Franz de Volan tarafından tasarlanıyor, ızgara planlı bir kent planı ortaya çıkarılıyor. Binalar kentin altından çıkarılan kireçtaşlarıyla inşa ediliyor. Bütün şehir baştan ayağa akasya ağaçlarıyla donatılıyor. Bu nedenle Odessa’ya “akasyalar şehri” de deniyor. Limanın kuruluşu da şehrin gelişmesinde temel bir işlev görüyor ve şehir çok geçmeden çarlığın en büyük kentlerinden birine dönüşüyor. Rusya Yahudilerinin 19’uncu yüzyıldaki “Odessa’da tanrı gibi yaşamak” ifadesi, kentin keyifli bir hayatla özdeşleştirildiğini gösteriyor. Rehberimiz Helen, bugün bile Ukrayna’nın farklı şehirlerinden gelenlerin, özellikle yazın kentte

B BIR HAFTAYA YAYILAN MASLENITSA FESTIVALI BOYUNCA HER GÜN AYRI BIR TEMAYA AYRILIYOR.

kimsenin çalışmadığını düşündüklerini söylüyor. “Ama gerçekte böyle değil. Sadece dışarıda olmayı ve güzel havanın tadını çıkarmayı seviyoruz” diyor.

Odessa öteden beri kültür ve eğlence hayatına önem veren bir kent. Geçmişte köklü bir sirk geleneğinin üzerine opera, müzik ve komedi kültürü ekleniyor. Puşkin ve Gogol yazılarında Odessa’da gittikleri İtalyan operalarından bahsediyorlar. 19’uncu yüzyılda yapılan Opera Binası, görkemli İtalyan barok dönemi cephesi ve iç mekânıyla kentin simge yapılarından ve Avrupa’nın önemli opera salonlarından birini barındırıyor. Şu anda Filarmoni Binası olarak bilinen bir başka bina da İtalyan mimar Bernardazzi tarafından tasarlanıyor ve Venedik saraylarını andıran mimarisiyle o da kentin simgelerinden biri haline geliyor. Odessa’nın müzik konusundaki en bilinen ismi Rus cazının öncüsü kabul edilen Leonid Utesov. Hatta ona göre caz Odessa’da doğmuştur.

Aslında Odessa, bütün bu “la dolce vita” görüntüsünün arkasında tarihte zor zamanlara tanıklık etmiş bir şehir. Gemilerle gelen salgın hastalıklarla, İkinci Dünya Savaşı bombardımanlarıyla

sarsılıyor. Romanya ve Almanya tarafından işgal ediliyor. Şehrin yeraltı tünelleri İkinci Dünya Savaşı’nda direnişçilere sığınak oluyor. Uzunluğunun 2 bin 500 kilometreyi bulduğu söylenen bu yeraltı dehlizlerinin bir kısmında partizanların kullandığı silahlar ve eşyalar sergileniyor.

Bir dönemin valisi olan De Ribas’ın ismi bugün, kentin en hareketli yaya caddesi olan Deribasivska’da yaşıyor. Burası, iki yanına dizilmiş kafeler, restoranlarıyla kentin en hareketli yaya caddesi. Geceleri renkli ışıkları ve sokak çalgıcılarıyla şenlikli bir yere dönüşüyor. Deribasivska, kentin aynı zamanda ilk parkı olan Şehir Parkı’nın da yanından geçiyor. Bir zamanlar 19’uncu yüzyılın en lüks dükkânlarının yan yana sıralandığı pasaj binası, sokağın bitiminde, çatı pencerelerinden sızan doğal ışık altında tavan bezemeleri ve heykelleriyle şehir gezginlerine mimari bir şölen sunuyor.

Odessa’nın geniş kaldırımlarında, akasyalar altında yürümek bir keyif. Bu kent gezintileri sırasında, görkemli yapıların yanından geçerken yanınızda küçük, davetkâr avlular görünüp kayboluyor. “Dvorik” adı verilen bu avlular Odessa’nın şehir dokusunun önemli bir parçası. Küçük bir mahalle gibi işlev görüyor. Çin’in “hutong” larını anımsatıyor. Su çekilen kuyular hâlâ avlularda varlığını sürdürüyor. Her avlunun mutlaka bir kedisi oluyor. Çoğunda şu anda kullanılmayan eski posta kutularına bile rastlamak mümkün. Helen’in dediğine göre herkes birbirinin ne konuştuğunu duyarmış, bu avluda hiçbir şey gizli kalmaz- mış. Avlularda girişte yer alan kalın demir direkler, içeri giren atların bina köşelerine çarpmaması içinmiş. “Bu demirlerden bazılarının Osmanlı tarafından yerleştirilmiş toplar olduğuna inanılırmış” diyor Helen.

Merkezdeki görkemli binalar yerini şehrin çeperlerine doğru, düzenli Sovyet dönemi bloklarına bırakıyor. Helen bu blokların 20-25 metrekarelik küçük dairelerden oluştuğunu ve herkesin bir evinin olduğunu söylüyor. Yapıların bir kısmı bakımsız kalmış. “Sovyet döneminde sağlık, eğitim gibi hizmetler tamamen devlet tarafından

karşılanıyordu. Şimdi emeklilerin durumu çok vahim” diyor Helen. Yine de Odessa’da sosyal devletin geçmişten gelen varlığı ulaşım ağıyla ve toplu taşımanın yaygın, sık ve düşük ücretli olmasıyla hâlâ bir biçimde hissediliyor. Ulaşım araçlarının eski görünümü kentin farklı bir tarih katmanıyla sizi buluşturuyor. Kent, Sovyet dönemi sanatına da sahip çıkıyor, pek çok kamusal mekândaki Sovyet dönemi mozaikleri koruma altına alınıyor.

Kentin deniz kıyısındaki eğlence semti Arcadia’yı gezerken yazın buranın nasıl hareketli bir yer olabileceğini gözümde canlandırabiliyorum. Kışın çoğu yer kapalı. 1905 yılına tarihlenen eski bir restoranın önünden geçiyorum, kediler geziniyor miskince. Yürüyüş yolunu sahil kıyısında ilerleyen bir pazar kalabalığı dolduruyor. Yol üzerindeki banklardan birinde başına denizci kepi geçirmiş biri neşeyle akordiyon çalıyor. Helen yardımıyla biraz laflıyoruz. “Adım Gennadi Fedorovoç. Timsah Genna da diyebilirsin” diyor. Timsah Genna’nın 60’ lı yıllara ait şarkı söyleyen bir çizgi film karakteri olduğunu öğreniyorum. Odessa’yı konuşuyoruz biraz. “Ben denizciyim, buranın denizini seviyorum, kışın Odessa’dan başka nerede denize girebilirim? 50 yıldır da burada yaşıyorum. Yine de gönlüm, memleketim Leningrad’da” diyor.

ODESSA MAMA

Odessa, farklı etnik kimliklere ve toplum tarafından dışlanmışlara, farklı topraklardan gelen yersiz yurtsuzlara sığınak olmasıyla öne çıkıyor. Çarlık Rusyası sırasında yürütülen pogramlar sırasında pek çok Yahudi buraya sığınıyor. Bu karma yapı nedeniyle de kentin yeraltı kültürüne güzellemeler yapılıyor, şehir romantize edilmiş gangster hikâyelerine konu oluyor. İbranice ve Ukraynaca söylenen Odessa Mama şarkısı, Odessalıların kentlerine duyduğu aşkı ve onları bir anne gibi şefkatle kucaklayışını anlatıyor. Şehrin kaldırımlarına, elektrik lambalarına, otellerine bir güzelleme adeta. Şehrin gangsterleri, kaçakçıları, tacirleri, dilencileri, fahişeleri ve yeraltı dünyasının da sahiplendiği bir şarkı haline geliyor. Bugün

sergi içeriği ve bir araya toplanan malzemeye verilen emekle göz kamaştıran Odessa Edebiyat Müzesi’nin bahçesinde yer alan, küçük adamları bağrına basan kocaman kadın heykelinin Odessa Mama’yı temsil ettiği söyleniyor. Odessalı yazar İzak Babel tarafından yaratılan, Rus edebiyatının antikahramanlarında Benya Kilik, Moldovanka semtinin tekinsiz arka sokaklarında hayat buluyor.

Odessa’yı öne çıkaran özelliklerden biri de kendine has mizahı. Bir zamanlar Sovyetler Birliği’nin mizah merkezi olarak kabul edilen Odessa’da her yıl 1 Nisan civarında Mizah Festivali “Humorina” düzenleniyor. Güney havasıyla birlikte Ukraynalı, Rus, Tatar, Moldovyalı, Yahudi, Yunan, Ermeni ve Gürcülerin bir arada yaşama kültürünün bu mizahı doğurduğuna inanılıyor. Bu karışım Odessa’nın kendi alt kültürünü, argosunu ve dilini, dünyaya ironik bakışını oluşturuyor. Hatta Odessa’ya has bu kültürün tohumlarının, kente doğuşundan bu yana eşlik eden Privoz Pazarı’nda atıldığı söyleniyor. İstasyonun yakınında kurulan pazar, renkleriyle, atışmalarıyla bir şölen yeri gibi. Yan yana sıralanmış tepeleme turşular, göz alıcı

kızılcıklar, kurutulmuş balıklar, renk renk baharatlar, peynirler, kadınların boynuna asıp dolaşarak sattıkları mantarlarla tam bir şölen yeri. Buna bir de satıcıların şakaları ve müşterilerle atışmaları ekleniyor. Hatta, fıkra gibi şöyle pazar diyaloglarından söz ediliyor. “Privoz Pazarı’na gidiyorum” der bir kadın. “Bir ihtiyacımız yok ki” der kocası. Bunun üzerine karısı “biliyorum” der, “sadece canım birileriyle atışmak istedi.”

MASLENİTSA FESTİVALİ

Hıristiyanlık öncesi pagan inanışına dayanan Maslenitsa Festivali kışa veda edip baharı karşılama festivali. Slav mitolojisine göre Maslenitsa Tanrı Volos’la kişileştirilen bir güneş festivali. Hıristiyanlık geleneğinde ise Büyük Perhiz’den önceki haftayı temsil ediyor ve perhiz öncesi doyasıya yenilip içiliyor. Bu haftanın temel yiyeceği krep (blini). Pagan inanışında krepin altın rengi, yuvarlak şekli ve sıcak olmasının güneşle özdeşleştirildiği düşünülüyor. Maslenitsa, adını kreplere sürülen tereyağından alıyor. Bu hafta şarkıların, oyunların, ziyafetlerin ve ruhani Büyük Perhiz haftasından önceki dünyevi eğlencelerin haftası olarak biliniyor. Folk öykülerinde bu haftada köpeğin kuyruğunu sallama sıklığında yemek yenmesi gerektiği söylenir.

Haftanın sonundaki pazar günü de halk danslarının yapıldığı, şarkıların söylendiği, türlü eğlencelerin düzenlendiği bir karnaval havasında geçiyor. Kışı simgeleyen samandan yapılmış, kadın kıyafeti giydirilmiş bir korkuluk yakılıyor ve yapılan hataların affedilmesiyle, şenlik ateşinin etrafındaki danslarla şenlik sona eriyor.

Haftanın her günü ayrı bir etkinliği temsil ediyor. Pazartesi günü, saman ve bezlerden “çuçulka” adı verilen “Bayan Matlenitsa”lar, bostan korkulukları yapılıyor. Bunlar bir değneğe takılarak etrafta gezdiriliyor ve yapılan krepler dağıtılıyor. Salı günü eğlence günü olarak biliniyor, açık havada şarkılar söyleniyor, oyunlar oynanıyor. Ziyafet ve tatlı günü olan çarşamba ev ziyaretleri yapılıyor, damatlar kayınvalidelerinin hazırladıkları krepleri yiyorlar onları ziyaret ederek. Restoran ve kafelerde ise zengin bir krep ve tatlı menüsüne yer veriliyor. Perşembe günü açık havada yapılan kış aktiviteleri var. Cuma günü, bu kez damatlar kayınvalidelerini yemeğe çağırıyor. Cumartesi, akrabaların, özellikle genç gelinlerin ziyaret edildiği bir gün. Affetme günü olan pazar günü ise küsler barışıyor. Çuçulka bir parkta, ya da meydanda yakılarak bahara merhaba deniyor.

Odessa’da pazar günü, ismini modern Ukrayna edebiyatının temsilcilerinden bir olan Taras Şevçenko’dan alan Şevçenko Parkı’nda toplanılıyor. Meydanın karşısında bir tepede parkın yapılmasına ön ayak olan II. Aleksander’in diktiği bir meşe ağacını simgeleyen Aleksandra Sütunu yer alıyor.

Etrafta eski zamanları andıran bir karnaval havası var, rengârenk kıyafetler giymiş tahta bacaklı uzun adamlar, süslenmiş midilli ve eşekler, balon üfleyenler, el yapımı eşyalar satanlar park meydanını dolduruyor. Çoğunlukla çocuklu ailelerin büyük ilgi gösterdiği etkinlikte Bayan Maslenitsa saman balyalarının üzerine baş köşeye kuruluyor. Odessalılar günün sonunda küllere karışacak bu bostan korkuluğuyla fotoğraf çektirmek için sıraya giriyorlar. Ortalığı, tezgâhlarda dumanı tüten kreplerin kokusu sarıyor. Bir yandan da sahnede Ukrayna’nın değişik bölgelerini temsil eden kıyafetler içinde sahne alan farklı gruplar folk şarkıları söylüyor.

Satıcılardan bez bebekler satan, üzerinde işlemeli geleneksel bir kıyafet olan bir kadının yanına yaklaşıyorum. İsminin Miroslava Davidova olduğunu söylüyor ama yaşını söylemiyor, “ben hep 18 yaşındayım” diyor gülümseyerek. “Hüviyetimle ben ayrı hayatlar sürüyoruz.” Odessa’da neyi sevdiğini soruyorum. “Havasını, insanını, mizahını” diyor. “Biz Odessalılar politik olarak kötü zamanlar yaşamış olsak bile neşemizi kaybetmemeye çalışıyoruz. İyimser bir yanımız var.”

Park meydanına geri döndüğümde çuçulkayı, bir anlamda kışa veda etmek için hazırlıkların yapıldığını görüyorum. Bayan Maslenitsa’nın etrafında bir çember oluşturuluyor ve şarkılar eşliğinde ateşe veriliyor ve göğe yükselen alevler içinde kısa süre içinde tanınmaz hale gelip küllere karışıyor. Bu arada şenlik ateşinin etrafında çember olup dönerek dans ediliyor ve bu topraklarda kimbilir kaçıncı keredir kış, şarkılarla uğurlanıyor.

ESPARANTO ŞEHİR

Karadeniz Odessa’nın ruh haline göre renk değiştirdikçe şehrin renkleri de değişiyor. Geldiğimde ince bir sis tülünün arkasındaki Odessa, adeta eski romanların gizemli ve kasvetli atmosferini yansıtıyordu. Birkaç gün sonra güneş yüzünü gösterdiğinde limanın suları aydınlanıyor, şehrin üzerine yumuşak bir güney ışığı düşüyor. Limanı, kendi grameriyle kendi dilinde konuşan bu tılsımlı mekânı geziyorum, gemiler, vinçler, konteynerları daha yakından görüyorum. Limanın kendine has, tekdüze sesleri var, bir yerlerden zincirler boşanıyor, bir tekne ufak dalgalarla kıyıya vuruyor, ahşap iskeleler gıcırdıyor, uzaklardan siren düdükleri duyuluyor. Deniz feneri sislerden kurtulmuş, “Denizcinin Eşi” rıhtımda kucağında çocuğuyla Karadeniz’in uzak notalarına bakıyor.

Kafamda bir kuzey şehri imgesiyle geldiğim bu

Heykel ve anıtlarla bezeli Odessa’da “anne ve çocuk”, ya da “denizcinin eşi” isimleriyle bilinen heykel, limanda gemileri karşılıyor.

Aziz Panteleimon’un soğan kubbelerinin Odessa’nın silüetinde belirgin bir yeri var. Sıklıkla karşılaşılan tramvay, troleybüs ve otobüsler ise toplu taşımanın önemsendiği bir kentte olduğunuzu hissettiriyor (en üstte ve karşı sayfada). Kentin onlarca metre altında, toplam uzunluğunun 2 bin 500 kilometreyi bulduğu tahmin edilen, eski kumtaşı ve kalker madenlerinin tünel ağı yer alıyor. Bu dehlizler İkinci Dünya Savaşı’nda partizanlar için sığınak işlevi görmüştü (üstte).

Odessalılar tatil günlerinde soluğu kentin uzun sahillerinde, liman bölgesinde alıyor.

19’uncu yüzyıldan göz alıcı binaların sıralandığı Puşkin Caddesi’ndeki bu yapı, 1923’ten bu yana Doğu ve Batı Güzel Sanatlar Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor.

Çeryomuşki Pazarı, Odessa’nın önemli alışveriş mekânlarından. Kentin gündelik hayatında ayrı bir yeri var.

Çeryomuşki’nin duvarlarını süsleyen Sovyet dönemi mozaikleri, kentin bir dönemine tanıklık ediyor.

Puşkin için yapılan son dönem heykellerinden biri yine onun adını taşıyan caddede, Puşkin Müzesi’nin önünde yer alıyor.

Odessa’nın denize nazır yaya caddesi Primorski’de kent sakinleri akşam ışıkları altında yürüyüş yapıyor. Caddenin yapımında ortaya çıkan antik Yunan yerleşiminin buluntuları camekân içinde sergileniyor (üstte).

Kentte ince işçiliği ve bezemeleriyle diğer yapılardan farklı bir yeri olan ve İtalyan mimarisi özelliklerini gösteren pasaj, 19’uncu yüzyılda pek çok lüks dükkâna ev sahipliği yapmıştı.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.