Kılavuz ışıklar

Atlas - - Içindekiler - YAZI: TEVFİK TAŞ / FOTOĞRAFLAR: OĞUZ BÜKTEL

Yalnızlık ışıkları… Türkiye’nin deniz fenerleri arasında tarihi olanlar, bu güzel algının bir parçası olarak yaşamaya, çevrelerine ışık vermeye devam ediyor.

Yalnızlık ışıkları… Romantik bekçiler… Cesur ışıkerleri… Deniz fenerleri için daha birçok tanım vardır. Dünyanın yedi harikasından birinin İskenderiye’deki fener olması, geceleri deniz insanlarının en büyük güvencesi olan bu yapıların birer sanat eseri gibi algılanmasını da sağlıyor. Türkiye’nin deniz fenerleri arasında tarihi olanlar, bu güzel algının bir parçası olarak yaşamaya, çevrelerine ışık vermeye devam ediyor.

Mitolojinin dalgalı sularındaki kıvrımları, rengârenk kavisleri izlemek için “vira bismillah” dersek, “bir varmış, bir yokmuş” zamanlardan kalma serüvenlerin içinden geçeriz ve Urartuların “Yukarı Deniz” dediği Van Gölü’nden Marmara’ya, Ege’den Akdeniz’e oradan Karadeniz’e kadar yasak aşklarla, hasretlerle, fırtına ve karanlık endişeleriyle aydınlanan deniz fenerlerini tanımaya başlarız.

Çanakkale Boğazı’nın en dar olduğu yerde biri Sestos, öbürü Abydos diye iki şehir varmış. Abydos, Anadolu topraklarında, Sestos da karşıda Trakya kıyısındaymış. İkisinin arasındaki Nara Burnu’nun dalgaları bir aşka şahit olmuş. Abydos’ta bir kral oğlu yaşarmış, adı Leandros. Sestos’ta da Aşk Tanrıçası Aphrodite’nin bir rahibesi varmış, adı Hero. Hero ile Leandros gönül vermiş birbirlerine.

Gelin görün ki rahibedir Hero; yasaktır varması bir erkeğe... Ne var ki Leandros, Sestos’a geçmek için yanıp tutuşur olmuş. Bir gece dalgalara bakarken delikanlı, Sestos’taki kulenin tepesinde bir ateşin yandığını görür. Hero kuleye çıkmış, sevgilisine, “gel, gel” diye bir meşale sallıyor. Deniz durgun, ay suda hafifçe dalgalanan ışıltılarıyla Leandros’a bir yol çiziyor. Dayanıklı bir yüzücü olan Leandros’a kısa görünür Hero’ya varan o sulara çizilen ışık yolu... Suya dalar delikanlı. Ona kavuşacak, gövdesini saracak, sevgisini tadacak. Karaya ayak bastı. Kulenin kapısı açıktı... Meşale söndü.

Artık her gece Leandros kulede sallanan meşaleye doğru yüzüyor ve her sabah doymadan, yaz gecelerinin kısalığına üzülerek dönüş yolunu tutuyordu. Geçip gitti yaz ve boğazda dondurucu rüzgârlar esmeye başladı. Hero korkmaya “başlamıştı, denizden çıkan sevgilisinin buz gibi bedenini sararken bir tehlike sezinleyerek ürperiyordu. Yine de gelme diyemiyordu Leandros’a. Öpüşmemek,

kavuşmamak, biri boğazın bir kıyısında, öbürü öbür kıyısında bütün bir gece ayrı kalmak gönlüne sığmıyordu.

Bir gece fırtına daha sert esti, Hero’nun elindeki meşaleyi söndürdü, dağ gibi yükselen dalgalar yüzünden Leandros kulenin tepesindeki ışığı göremiyor, nereye doğru yüzeceğini bulamıyordu. Sabaha karşı dalga ölüsünü attı Sestos kıyılarına. Hero kıyıya çarpan ölüyü görünce, ona ölümde de kavuşmak için kendini denize attı.

Ege kıyılarından süzülüp gelen bu mit, kimseler varmadan ayrımına İstanbul Kız Kulesi’nin de öyküsü oldu... Fakat, Sirvart Karamanukyan’nın Van Gölü’nde çırpınan “Ahtamar” bestesini dinleyip de yanarken söndürülen ışığı, bekleyen ve boğulan âşığı kim düşünmez; aynı mitolojik öykü biraz değişip “Yukarı Deniz” sularına dalmıştır. Bütün bu öyküler aslında bize deniz fenerlerinin atalarını söyler. Tek fark yüzen âşıkların yerine gemileri, ellerinde ışıkla bekleyenlerin yerine de fenerleri koymaktır. Petrolün ve elektriğin olmadığı bütün çağlarda kıyılar, deniz fenerleriyle donatılmış değilken, gemilere, uzaklardan görünebilecek büyüklükte çıralı ağaçlarla ateş yakılarak, zeytinyağına batırılmış bezlerden yapılan devasa fitillerle yaratılan ışıklar yol gösterdi. Daha sonraları seyyar meşaleler geldi kıyılara; petrolle yakılan denizci fenerleri asıldı sonra direklere…

IŞIK BEKÇİLERİ

Tekirdağ ilindeki Hoşköy Feneri, 1861’den beri parlayıp sönüyor… Yol alıyor fırdolayı düzlükler gibi inip çıkan denizde gemiler, kim bilir nereden gelip nereye gidiyorlar, kim bilir kaç zamandır su çölündeler.

Troia, buradan geçen bütün ticaret rotasının en keskin noktasıdır. Çanakkale’nin bu özelliğini belki de kuzeydoğusunda birbirine bağlanan iki boğaz Dardanelle/Çanakkale Boğazı ve Bosphorus/İstanbul Boğazı anlatır. Yüzyıllarca kilit önemde oldu; çünkü “İpek Yolu” kavramı yeryüzüne yayılmadan Çin’in, “uzak” Asya’nın mallarını Avrupa’ya, oradan gelenleri de dünyanın başka yerlerine ulaştıran deniz güzergâhının hem geçilmesi zorunlu, hem de oraya egemen olanların denetlediği kesitidir.

Kumkale Feneri’ne bakarken bütün öteki kardeşlerine benzeyen bu yapının coğrafyasındaki tarih okunuyor denizin ve kıyıların defterinde diye düşündüm. Birçok yerde Sigeon’da (Kumkale’nin eski adı) İÖ 7’nci yüzyılda bir fenerin varlığına değinen satırlar vardır. Örneğin, Homeros’un destanlarındaki Akhalar “sayılamayacak denli çok gemiyle” bu kıyılara çıktıysa, burada bir fener olmasa bile, Çanakkale Boğazı’nın girişi sayılan, yani şimdiki fenerinin civarında gemilerin görebileceği ateşlerin yakıldığı hiç de akla uzak gelmiyor.

Gelidonya (Taşlıkburnu) Feneri, Antalya Körfezi’nin batı ucunda Adrasan ile Kumluca arasında yer alıyor. Denizden 227 metre yüksekliğiyle Türkiye’nin en yüksek feneri sayılıyor.

İstanbul çevresinde ilk deniz fenerinin Bizans döneminde yapıldığı, burada Tanrıça Hera’ya adanmış bir tapınak bulunduğu ve fenerin de kayalıklar üzerinde olabileceği düşünülüyor. Günümüzdeki Fenerbahçe Feneri ise Osmanlı İmparatorluğu zamanında 1857 yılında yapıldı. Işık mercekleri ve merdivenleri fenerin tarihini yansıtmaya devam ediyor (üstte ve en üstte).

Mehmetçik Feneri, 1856’da yapıldı. Ege Denizi’nden Çanakkale Boğazı’na girişte, Gelibolu Yarımadası’nın en uç noktasında ve çok önemli bir mevki olan Seddülbahir’de bulunuyor. Denizden 50 metre, kulesi ise 25 metre yüksekliğe sahip. Fenerin 19 mil görünüş mesafesi bulunuyor.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.