3. DALGA GELİYOR

Capital (Turkey) - - CONTENTS - ASLI SÖZBİLİR asozbilir@capital.com.tr

Efsane internet girişimcisi Steve Case, dijital tarihin bir dönüm noktasında olduğumuzu söylüyor. Case, “Teknolojik evrim büyük sektörlerde devrim yaratacak” diye konuşuyor.

Steve Case, AOL ile interneti sokaktaki adamın kullanımına sunan efsane bir internet girişimcisi. 1990’larda NASDAQ’ta fırtına gibi esen Case, “Üçüncü Dalga” (The Third Wave) adlı kitabında, dijital tarihin bir dönüm noktasında olduğumuzu söylüyor. Teknolojik evrimin büyük sektörlerde devrim yaratacak “her şeyin interneti” olarak tanımladığı üçüncü faza geçtiğini söylüyor. Ve tecrübelerini üçüncü dalganın girişimcilerine sunarken “İnternetin birinci dalgasından alınacak dersler üçüncü dalganın tamamlayıcısı olacak” diyor.

“1990’larda AOL, neredeyse insanların internetle ilgili bildiği her şeydi. Milyonlarca insana arkadaşlarıyla anlık mesajlaşma imkanı veren, onlara büyük markalardan oluşan bir online AVM deneyimi sunan, dergi ve gazetelerle ortaklık yaparak gazetecilerin haberi yaratma ve okuyucuların bunları tüketme şeklini dönüştüren ilk şirketti.”

Steve Case, “The Third Wave” (Üçüncü Dalga) adlı kitabında kurucusu olduğu AOL’ün nasıl internet çağının çığır açıcısı olduğunu işte bu sözlerle özetliyor. Birinci dalganın en önemli liderlerinden olan Case, kitabında önemli bir tezi de kanıtlamaya çalışıyor. İnternetin hayatımızın her parçasına entegre olacağı üçüncü dalganın gelişiminin birinciye çok benzer olduğunu öne sürüyor. İkinci dalgada, akıllı telefonların piyasaya girmesinin, sosyal medya ve uygulama (app) ekonomisinde patlamaya yol açtığını anlatan Case, Snapchat ve Twitter gibi şirketlerin, sınırlı sayıda mühendisle birinci dalganın tanımlayıcı özellikleri olan ortaklık ve sebata ihtiyaç duymaksızın bir gecede fenomene dönüştüğünü söylüyor. Günlük hayatımızı en çok etkileyen, dev endüstrileri zorlayacak olan üçüncü dalganın yatırımcılarının ise zamanlarının çoğunu, aynı kendileri gibi teknolojinin dışındaki işlerle harcayacaklarını düşünüyor. Case, “Güçlü kapı bekçilerinin olduğu şüpheci endüstrilerde internet altyapısı kurabilmek için aynı bizim gibi bir stratejiye ihtiyaç duyacaklar. Bizim internet içerisinde bağlar kurmaya çalıştığımız gibi onlar da interneti kendisi dışında her şeye bağlamaya çalışacaklar” diyor. İşte Steve Case’den dijital teknolojinin dünü, bugünü ve geleceği…

BİLGİSAYARLA TANIŞMA

Bilgisayarla tanışmam, 1970’lerin sonunda Williams College’de politika okurken son sınıfta bilgisayara giriş dersini almamla başladı. Hala yazılımın bilgi işlem kartlarına yapıldığı ve işletebilmek için başkasına götürdüğünüz, sonucunu saatler sonra aldığınız ve eğer hatanız varsa süreci yeniden başlatmanız gereken bir dönemdi. Yine de çok ilkel programlarla bile bilgisayarlar günler sürecek problemleri saniyeler içerisinde çözebiliyordu. Bilgisayarların potansiyelini ilk kez burada kavradım. Ancak o yıl fütürist Alvin Toffler’ın “The Third Way” (Üçüncü Dalga) kitabına denk gelmeseydim aynı yolu izler miydim, bilmiyorum. Toffler kitapta yaklaşan bir küresel dönüşümden bahsediyordu. Buna göre medeniyetin “birinci dalgası”, binlerce yıl önce hüküm süren şekliyle tarımsal yerleşik düzenden ibaretti. “İkinci dalga”, seri üretim ve dağıtımın insanların yaşam şeklini dönüştürdüğü Endüstri Devrimi sonrasına denk geliyordu. Toffler’ın “Üçüncü Dalga”sı ise bilgi çağıydı. Burada işaret ettiği, insanların sonsuz hizmet ve bilgiye erişebildiği, interaktif bir dünyaya katılabildiği ve coğrafi değil ortak çıkarlar temelli topluluklar oluşturabildiği bir elektronik köydü. Vizyonu beni ele geçirdi ve “Üçüncü Dalga”nın parçası olmak istedim.

İLK START UP MACERAM

1980’in ilkbaharında mezuniyet yaklaşırken “dijital çağın şafağını müjdeleyen” bir niyet mektubuyla pek çok işe başvurdum. Çoğundan yanıt alamadım. Görüşmeye çağıranlarla ise ilk aşamadan sonrasına geçemedim. İnsanlar hayalci bir çocuk olduğumu düşünüyordu. Ben de bir süre sonra P&G’nin marka yönetimi departmanına dâhil

oldum. Birkaç yıl sonra da Pizza Hut’ın yeni pizza geliştirme direktörlüğüne geçtim, ancak orada bir yıl kalabildim. Toffler takıntım daha da yoğunlaşmıştı.

Dijitaldeki ilk fırsatımı, o sıralarda Silikon Vadisi’nde yatırım bankacısı olarak çalışan kardeşim Dan vasıtasıyla buldum. Dan’in şirketi o sıralar Control Video Corporation (CVC) adlı internette büyümeyi hedefleyen bir elektronik oyun şirketine yatırım yapmayı planlıyordu. Dan, benden iş planlarını gözden geçirip fikrimi söylememi istedi. Şirketten çok etkilendim ve onlar yatırımı yaparken ben de yarı zamanlı danışman oldum. Orada 1970’lerde internetin yaratılmasına ilk katkı sunanlardan Marc Seriff ile tanıştım. Takip eden yıllarda Seriff, dahi girişimci Bill von Meister ile işbirliği yaptı. İkili 1983’te GameLine adlı bir online oyun servisi kurarak Atari ile işbirliğine gitti. Atari’dekine benzer bir oyun kartuşu üreterek ve onu bir kabloyla telefon hattına bağlayacaktık. Böylece tüketici aylık bir ödeme karşılığında oyunları bilgisayarına indirip oynayabilecekti. Sonuç tam bir felaket oldu. Birkaç yıllık büyümeden sonra insanlar, Atari ürünlerine ilgilerini yitirdi ve perakendeciler de GameLine siparişlerini iptal etti. Şirketteki çoğu insan işini kaybetti.

DEĞERLİ BAŞARISIZLIK

Sektördeki ilk tecrübem, değerli bir başarısızlıktı. Donanım işinden tamamen çıkıp “tüketiciler için internet servisi” piyasasına dönmeye karar verdik. İnterneti ulaşılabilir kılacak, kullanımı kolay, yazılım ve online hizmetler üretmeye odaklandık. PC üreticileriyle işbirliği yapıp ürünlerimizi müşterilere ulaştıracaktık. 1985’te şirketin adını Quantum Computer Services (CVC) olarak değiştirdik. Tüm bu süreçte ben de stratejist rolünü oynuyor, yeni fikirlerle ortaya çıkıp ortaklıklar inşa ediyor, ürünlerin tüketiciye dönük yüzünü tasarlıyordum. Quantum olarak Commodore 64 kullanıcıları için “Q-Link” adlı bir oyun merkezi kurmak için anlaşma yaptık. Bu, bize önce RadioShack ile grafik kullanıcı arayüzünü iyileştiren “PC-Link”, sonra da IBM ile bir eğitim yazılımı olan “Promenade” için anlaşma yolunu açtı.

APPLE’LA KISA BALAYI

İşte bu sefer başarmıştık! Maliyetleri düşük tutarak ikinci yılımızda kâra geçmeyi başardık. Mütevazı büyümemizi zıplatmak için tek yolun bir büyük ortaklıktan geçtiğini düşünüyorduk ve gözlerimizi Apple’a diktik. 1987’de San Francisco’da bir daire kiraladım ve 6 ay boyunca her gün Apple’ın merkezine gittim. En sonunda şirket içindeki en güçsüz ve en etkisiz birim olan “müşteri hizmetleri” bizimle ilgilendi. Onlara “Eğer servisimizi satın alır ve bilgisayarlarınıza yüklerseniz, büyük call center’lar kullanmak yerine çok daha ucuz müşteri hizmeti sunabilirsiniz” dedim. “AppleLink Personel Edition” adlı yazılım servisi için ortaklığa imza attık. Bu işbirliği bize 5 milyon dolarlık yeni fon sağladı, ama balayımız kısa sürdü. Apple yazılımı satmak ve dağıtımını sadece yetkili Apple mağazalarına vermek istedi. Bizse insanları servisi satın almaya ikna etmek için yazılımı mağazalarda bedava dağıtmak, dergilerle beraber hediye etmek istiyorduk. Aylarca bunun üzerine sıcak tartışmalar yaşadıktan sonra Apple’dan “boşanma talebi” geldi.

“BİR MESAJINIZ VAR”

İlk büyük şokun ardından bu işe son vermeye ve tüm bağımsız servislerimizi (Q-Link, PC-Link, Apple Link,

Promenade) tek bir serviste birleştirmeye karar verdik. Bunu yapmak için de Apple’dan aldığımız 3 milyon dolarlık boşanma tazminatını kullandık. Artık modemi olan herkesin erişebileceği bir web portalı olma şansını yakalamıştık. İşte “America Online (AOL)” böyle doğdu.

AOL’ün piyasaya girişi biraz sallantılı oldu. Kullanıcıların farklı bilgisayarları, farklı ihtiyaçları vardı ve pazarda yer edinmemiz neredeyse bir yılımızı aldı. Büyümemiz ise Windows versiyonunu hizmete sokmamızla hız kazandı. Yine de halen internetin kendilerine ne sunabileceği konusunda şüphe duyan bir grup insan vardı. İnternetin sunduğu ortam onlara gerçek bir sosyal etkileşimden çok uzak geliyordu. AOL’ü daha kullanıcı dostu yapmak için servise bir insan sesi katarak onu daha kişiselleştirmek aklıma geldi. Müşteri hizmetleri bölümümüzden Karen Edwards eşi Elwood’un seslendirme yaptığını söyleyince hemen post-it üzerine birkaç cümle karaladım. Karen kayıtları geri getirdiğinde başka bir denemeye ihtiyacımız olmadığını anladım. Elwood’un sesi çok dostaneydi. Bu ses dosyasını yazılımımızın yeni versiyonuna ekledik. Bir ay içinde milyonlarca Amerikalıya güncellenmiş yazılımımızla beraber Elwood’dan bir mesaj gönderiyorduk: “Hoş geldiniz, bir mesajınız var” (Welcome, you’ve got mail).

LİDERLİĞE GİDEN YOL

Yaptığımız çıkışın başarısı bizi heyecanlandırmıştı. Bu süreçte şirketin lideri oldum. Ocak 1991’de yönetim kurulunun oylarıyla CEO seçildiğimde 32 yaşındaydım. Odağım, müşteri tabanımızın genişlemesiydi. Pazarlama harcamalarımızı artırdık. Para bulabilmek için 1991’in sonlarına doğru şirketi halka açmaya karar verdik. Ama olgun CEO’lara alışkın kurumsal yatırımcılar tarafından kabul görmek için fazla gençtim. Böylece geçici olarak bir adım geriye çekilip yönetim kurulu başkan yardımcısı olmama karar verildi ve Jim, CEO oldu. 1992 Mart’ında şirket halka açıldığında 200 çalışanımız, 184 bin abonemiz ve 30 milyon dolarlık gelirimiz vardı. Şirketin değeri 70 milyon dolardı. Borsaya kote olmamızın sağladığı sermayeyle şirket alımları yapmaya başladık. Ayrıca AOL Greenhouse adı altında farklı yatırımcılarla yeni içerik markaları yaratan bir inkübatöre de dönüştük. Gazetelerle ortaklık yapan Digital Cities ya da finans yazılımı PlanetOut bunlardan sadece ikisiydi.

BÜYÜK BİRLEŞME

Halka açılmamızdan tam 7 ay sonra Wall Street Journal’da yayınlanan bizi sektörün en gelecek vadedeni olarak gösteren makale dönüm noktası oldu. Şirketin büyümesi hız kazandı ve 1993’te CEO koltuğuna geri döndüm.

1999’un sonlarına doğru AOL kıskanılacak bir pozisyondaydı. 1994’te 1 milyon olan kullanıcımız, 22 milyona çıkmıştı. 1992’de 70 milyon dolar olan piyasa değerimiz, Ekim 1997’de 8 milyar dolar olmuştu. Ocak 2000’de Time

Warner ile birleşmeyi ilan ettiğimizde ise değerimiz 163 milyar dolara ulaştı. AOL 1990’ların en iyi performansına sahip hisse senedi olmuştu. Değerdeki artış bize geniş bir sermaye sağladı, biz de yeni satın alımlarla işi çeşitlendirmemiz gerektiğine karar verdik. Seçenekleri değerlendirdikten sonra Time Warner’da karar kıldık. Birleşme başladığında yaklaşık 30 milyar dolar gelir ve 8 milyar dolar kârı olan Time Warner define değerindeki içerik markalarının yanı sıra geniş bant ağı alanında, Time Warner Cable adlı bir şirkete sahipti.

O yıllarda internete dial-up dediğimiz yöntemle telefon üzerinden bağlanılıyordu ama geniş bant teknolojisi bizim için gittikçe yakın bir tehdit haline gelmeye başlamıştı. Buradan da yola çıkarak Time Warner’a ihtiyacımız olduğuna karar verdik ve 8 Haziran 2000’de anlaşmaya vardık. Birleşme AOL’un Time Warner’ı satın alması şeklinde gerçekleşecekti ve ben de anlaşmanın bir koşulu olarak istemeyerek CEO koltuğundan inip hiçbir yürütme yetkimin olmadığı yönetim kurulu başkanlığına geçiyordum. Basın birleşmeye dair haberlerinde ortak geleceğimize dair vaatlerimizin altını şöyle çiziyordu: “AOL Time Warner nitelikli bilgiyi, eğlenceyi ve iletişimi hızla birbirine yakınsayan medya ve teknoloji platformlarında dağıtacak.” Bu bizim vizyonumuzdu. Ama sonuçta elde ettiğimiz şey bambaşka oldu.

DEVRİM BAŞLIYOR

Birleşmeyi duyurduktan 2 ay sonra NASDAQ tüm zamanların en büyük düşüşünü yaşadı. Dot.com balonu da söndü. Şirketin değeri dibe çakıldı. Time Warner yöneticilerinin birleşmeyle ve internetin potansiyeliyle ilgili kuşkuları iyice artırmıştı. Aslında iki şirketin yapısı, kültürü ve misyonu birbiriyle uyumsuzdu. Time Warner çatısı altındaki farklı şirketler otonom şekilde yönetiliyordu. Şirketler birbirinden o kadar bağımsızdı ki AOL, birleşmenin en kolay meyvesi olacak şeyi; Time Warner’ın geniş bant altyapısını kullanamıyordu. Yarısı AOL, yarısı Time Warner yöneticilerinden oluşan yönetim kurulu toplantılarında o kadar soğuk rüzgarlar esiyordu ki iki taraf neredeyse birbiriyle hiç konuşmuyordu. Bense dünyanın en heyecanlı şirketinin CEO’luğundan neredeyse paryalığa inmiştim. AOL ile ilgili hiçbir yeni girişimimiz kabul görmüyordu. Artık benim için gitme vakti gelmişti.

AOL Time Warner’dan istifa etmek kolay olmadı. Neyi doğru, neyi yanlış yaptığım ve gelecekte ne yapmam gerektiği üzerine çok düşündüm. Girişimci köklerime dönmek istiyordum ve yatırımlar yapmaya başladım. AOL’den kazandığımı yeni jenerasyon girişimciler için kullanmak beni güçlendiriyor ve umut veriyordu. Bu yatırımların hacmi arttıkça bir yatırım şirketi kurmaya karar verdim. Ona, girişimcilere duyduğum tutkuyu ifade etmek için Revolution (Devrim) adını verdim. Eski takımı topladım.

Amacımız, girişimcilere başarmaları için yol üzerinde öğrendiğimiz tüm bilgiyi vermekti. Ve Mart 2005’te şirketi resmen kurduğumuzda merkezimizde hoparlörlerden Steve Earle’ün en sevdiğim şarkısını çaldım: “The Revolution Starts Now” (Devrim Şimdi Başlıyor).

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.