126 GÜLDEN AYDIN

Elele - - HAZİRAN İÇİNDEKİLER -

Kaderi kömür karası kadınların hikayeleri...

Soma’da 13 Mayıs Salı günü

301 maden işçisi hayatını kaybetti. Katliam da acımız da çok büyüktü. Hürriyet muhabiri olarak ilk günden itibaren üç gün çaresizliğin, yoksulluğun, matemin kalbindeydim. Ölümün ağzı gibi kapkara maden ocağının

girişinde, hastane kapılarında, soğuk hava depolarında cenazeyi teşhis ve teslim almak için bekleyen yüzlerce madenci yakınını, en çok da ağlamaktan mecali kalmamış annelerin ağıtlarını ömrüm oldukça

unutmam.

ADALET HANIM’IN CENGİZ’İ

Sabaha karşı 02.30’da ocağa vardığımda, Adalet Hanım’ın yanına çöktüm. “Cengiz’im Cengiz’im, ayaklarınla çıkıp geleceksin Cengiz’im” diyordu, başka bir şey demiyordu. Battaniyelere sarılı cesetler çıkarıldıkça anneler, erkek duvarını aşmaya hamle ediyorlardı. “Yüzünü açın, yüzünü açın! Göreyim, oğlum mu?” Karayağız delikanlılar uykuda gibiydi. Gözleri, burunları kanıyordu. Ayaklarında çamurlu madenci çizmeleriyle sedyelerde boylu boyunca. Adalet Hanım sedyelere bakmıyor, yerinden kıpırdamıyordu. Karşısında oğlu Cengiz varmışçasına mırıldanıyordu kendi kendine. Birden sesi yükselip ağıta dönüşüyordu. Adalet anne, kadere yalvarıyordu aslında. “Cengiz’im Cengiz’im. Yürüyüp geleceksin değil mi Cengiz’im…” Ertesi gün hayatını kaybedenlerin yer üstüne çıkarılması hızlanmıştı. Genç bedenler, ikiye ayrılan madenci yakınlarının ortasından geçiriliyor, yüzleri açıldıkça yükselen feryatlar da birbiri ardına kopuyordu. Kayıp sayısı 200’leri aştıkça aklım dimağım felç oluyordu. Bir sedye ambulansa götürülüyordu ki teşhis için yüzünü açanlardan bir madenci, “Bu bizim Cengiz” dedi. Koştum, “Adalet Hanım’ın oğlu mu?”, dedim. “Evet” deyip hıçkırmaya başladı. Baktım Adalet annenin aslan gibi biricik oğluna. Karbonmonoksit nedeniyle çırpınarak can vermişti. Alnında, elmacık kemiklerinde berelenmeler vardı. Adalet anne neden yoktu oracıkta? “Nerede?”, diye sordum. “Öğlen fenalaştı, eve götürdüler.” Nasıl dayanacaktı evladının acısına? Ağlamaya başladım.

KINIKLI FATİH’E AĞIT

Soma’daki kömür ocaklarında yaklaşık 15 bin maden işçisi çalışıyor. Büyük bölümü, Soma, Kınık ve Kırkağaç’ın işçi mahallelerinde yaşıyor. Topraksız köylü hemen hepsi. Pamuk, sebze çapacısıyken Ortaçağ koşullarındaki maden ocaklarına, sigorta ve düzenli yevmiye nedeniyle razı olan çaresiz insanlar. Kınık’ın iki köyü, en çok kaybı vermişti. Yaşları 25-35 arasındaydı. Köseler’in 18, Elmadere’in 11 gencecik evladı yoktu artık. Köseler Köyü’ne giderken geçtiğimiz Kınık Fatih Mahallesi’nde Tuncay Şahin’in cenazesini gördük. Eşi Hanım Şahin’in bulunduğu bahçeye girdiğimde gördüğümün, duyduğumun tarifi yok. Yüzlerce kadın birlikte hıçkırıyor, ağıt yakıyor, çırpınıyor, baygınlık geçiriyordu. Hanım Şahin, gencecik bir kadın. İkizleriyle birlikte dört çocuğuyla kalmıştı bir başına. Dizlerim tutmuyor, ağlamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Sarılıyorum Hanım’a.

KÖSELER’İN KADINLARI VEDALAŞIYOR

Kınık’tan sonra yol bozuluyor. Dağlara doğru döne döne çıkıyoruz çam ormanlarının içinden. Gelincik, mayıs çiçeği, katırtırnakları ilk kez sevindirmiyor beni.

Öyle lüzumsuz güzellikteler ki. Bahar, cehennemdi bu kez. Tehlikeli dönemeçlere rağmen otomobiller, minibüsler solumuzdan geçiyor son sürat. Belli ki cenazelere yetişecekler. Maden ocağına iki saat uzaklıktaki yoksul orman köyü Köseler, nihayet karşı yamaçta beliriyor. Tarım arazisi yok, taş evlerin çoğu yıkıldı yıkılacak. Kadınlar ayrı yerde, meydanın üst tarafındalar. Aşağıda erkekler cenaze araçlarının gelmesini bekliyorlar. Kimliği tespit edilebilen dokuz naaş geliyor bugünlük. İmam, okul sıralarından yapılan katafalklara konan tabutların başına, vedalaşmaları için aileleri çağırıyor. Koşarak iniyor kadınlar, çocuklar. Eşlerinin, oğullarının, babalarının yüzü açıldıkça kadın ve çocuk çığlıkları zembereğinden boşanıyor. Yürekler dayanmıyor, hepimiz hıçkırıyoruz. Torunundan güçlükle koparılan yaşlı bir nine, çöküyor plastik sandalyeye. Sanki canı kuş olup uçacakmış gibi öyle bir “Allah’ım” diyor ki… Her bir madenci için cenaze namazı kılınıyor okul bahçesinde. Meşe ormanının içindeki mezarlığa sadece erkekler gidiyor. Kadınlar ve kız çocukları bakıyor, gidenlerin ardından. Her gün maden yolunda dört saat geçirip yerin dibinden nafakalarını çıkaran kahramanları dönmeyecek artık.

KOCAM ÖLÜRSE BEN DE ÖLÜRÜM

Facianın üçüncü günü, Soma’nın bütün camilerinde sala veriliyor, belediye hoparlörlerinden hayatını kaybeden maden işçilerinin adı, köyü, hangi camiden ne zaman kaldırılacağı, defnedileceği mezarlık anons ediliyor. Aklım, dört yıl önce 24 saatini paylaşıp birlikte yerin 386 metre altına indiğimiz maden işçisi Salim Kaya’da. Nasıldı, sağ mıydı; bilmiyordum. Maden ocağında gördüğüm her işçiye sordum. Tanımıyorlardı. Salim’le bağlantı kuruyorum sonunda. “Bantçı Salim deseydin tanırlardı” diyor. Kömürü dışarı taşıyan bantın sorumlusuydu komşu kömür ocağında. Salim, cami ve mezarlıklar arasında mekik dokuyordu. Yakın akrabalarını, komşularını, arkadaşlarını kaybetmişti. Öğlen ve ikindi namazı arasında evinde bir araya geldik. Eşi Gülay, “20 yıldır her sabah beşte kalkıp helalleşmekten yoruldum. Salim ne zaman emekli olur, ben de. Ne zaman madende ölür, ben de” diyor, ağlıyor. Damatları Mustafa Türkan (25) 23 günlük evliymiş. Elleri kınalı dul kalan Burcu için ağlıyor bu kez. Kayınbiraderinin nişanlı kızı Aysu, babasının madende çalışmasına isyan ediyor. “Sana düğün yapacağım, çalışmam lazım” diyor. “İstemiyorum düğün dernek. Emekli olsun. Babamın hayatından kıymetli ne olabilir?” Aysu ağlıyor. Salim’in küçük oğlu Bedirhan (7), isyan ediyor. “Televizyonda da ağlıyorlar. Çizgi filmler kaç gün sonra başlayacak?”

EN ÇOK DA AĞLAMAKTAN MECALİ KALMAMIŞ ANNELERİN

AĞITLARINI ÖMRÜM OLDUKÇA UNUTMAM.

HÜRRİYET MUHABİRİ GÜLDEN AYDIN ACININ, MATEMİN, ÇARESİZLİĞİN KALBİNDE, SOMA’DAYDI.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.