130 KÜRŞAT BAŞAR

Elele - - HAZİRAN İÇİNDEKİLER -

Özlenen aşklar, yadırganan yeni ilişkiler.

Bir arkadaşım uzun yıllar Norveç’te yaşadı. Kocası da oralı olduğu için epeyce dostluklar edindi, iş hayatı gayet güzel devam etti.

Günün birinde eşini kaybetti. Cenazeden sonra tek başına evine döndü ve dostlarının geleceği düşüncesiyle hazırlıklar yaptı. Ama kimse gelmedi. Yalnızca acısını paylaşan mesajlar attılar telefonuna...

O da evi barkı topladı ben böyle memlekette yaşamam diyerek yeniden Türkiye’ye taşındı.

Aslında Norveçliler, onu ya da kocasını sevmedikleri için değil, onun böyle özel bir gününde yalnız kalmasını ve acısını kendi başına yaşamasını istedikleri için evine doluşmamışlardı.

Tabii hepimiz ne kadar kendimizi Batılı da sansak bunu anlamamız biraz zor.

Geçenlerde burada bir arkadaşımın babası vefat etti. Bir hafta boyunca evde yemek pişirdiler, çay, kahve, limonata servis ettiler, geleni gideni ağırladılar.

Yani kısacası acılarını yaşayacak zaman bile bulamadılar yorgunluktan.

Hangisi iyi siz karar verin. Ama sonuçta bizim ilişkilerimiz her alanda böyledir. Fazlasıyla iç içe geçmiş, deyim yerindeyse yüz göz olmuş haldeyiz.

İş ilişkilerinden aşklara, aileden ortaklıklara kadar durum fazla değişmiyor.

İlişkilerde öylesine yüz göz oluyoruz ki, herkes herkesin hayatına istediği gibi karışma hakkını buluyor kendisinde. Daha iki günlük sevgililer bile birbirlerinin bütün geçmişine, eski arkadaşlarına, ailelerine, yaptıkları işe kadar her şeyine laf söyleyebiliyor.

“Sen daha düne kadar benim hayatımda yoktun, bütün bu ileri geri konuştuğun insanlar benim hayatımı oluşturdular, benimle sevinçleri, acıları paylaştılar, ben olmamda katkı sağladılar” diyemiyor kimse...

Hatta herkes sevgilisinin oturup kalkmasına, giyinmesine, konuşmasına, sosyal medyada ne yazacağına, hangi fotoğrafı koyup koymayacağına bile karar vermeye kalkışıyor.

İşin garip yanı bunu kimse fazla yadırgamadığı için de çoğu zaman söyleneni yapıyor.

Elbette her ilişkinin başlangıcında taraflar birbirine kendilerini sevdirmek için birtakım şeylere katlanır. Ama bu eğer kendini başka türlü tanıtma boyutuna gelirse durum değişir.

Belki de bu yüzden bir süre sonra herkes, “Ben seni yanlış tanımışım” gibi laflar etmeye başlıyor.

Belki zaman zaman gösterilen nezaketi karşı taraf yanlış anlıyor ve söylediklerinin mutlaka kabul göreceğine inanıyor.

Özellikle kadınlar bu durumu çok iyi bilir. Bu kadar yabancı arkadaşım var, sevgilisinin, karısının bir yere giderken ne giyeceğini tespit edenini hiç görmedim.

Sevgilisinin Facebook’una, Twitter’ına karışma hatta şifresini bulup araştırmalar yapma gibi şeyler olsa olsa lise yıllarında sempatik karşılanabilir herhalde.

Yalnız erkekler karışmıyor ama. Kadınlar da onlardan geri kalmıyor. Bizde kişinin kendi özel alanı diye bir şey yok. Aileden başlayan bir şey bu çünkü. Anne-babanın, akrabaların, komşuların bile her şeyimize karıştığı bir dünyada büyüyoruz.

Zaman zaman küçük kıskançlıklar zaman zaman eleştiriler işe de yarar ama genellikle kantarın topuzu kaçıyor ve neredeyse bir kişilik saldırısına dönüşmeye başlıyor.

Böyle giydikleri veya bir ortamda konuştukları yüzünden kocası tarafından azarlanan, aşağılanan kadınlar gördüğüm gibi herkesin içinde kocasını fırçalayan kadınlar da görüyorum.

Hele bir süre boyunca söylenip de sonuç alınamamış konularda artık herkesin ortasında ileri geri konuşmak normal sayılmaya başlanmış durumda.

Son derece zarif, hoş bir hanımın bir yemeğin ortasında kocası için “Hayatım hepsi öküz, başta benimki” demesi gibi facialar bizde gülerek karşılanıyor.

Özel hayatlarıyla ilgili ileri geri konuşan kadınlar olduğu gibi öfkesini her durumda karısından çıkaran kocalar da az değil.

Bazen kendi kendime düşünüyorum, bu kadar çok laf söylenen adam veya kadın kalkıp gitse hayatından ne yapar acaba diye...

Ne yapacağını söyleyeyim. Çünkü örneğini çok gördüm. Öyle bir durumda da en çok ağlayan, yalvaran, kıyametleri kopartan yine en çok söylenen taraf oluyor.

Bizim arkadaşlıklarımız bile böyle değil mi? Herkes karşısındakine istediğini söyleyebileceğini sanıyor.

Garip bir biçimde biz başkalarına, yabancılara karşı son derece saygılı, terbiyeli davranıp en yakınlarımıza son derece kaba ve hoyrat davranıyoruz.

Nedense birini seviyorsak onu paralama hakkını da kendimizde görüyoruz.

Türkiye’de uzun zaman yaşayan bir İngiliz dostum bir keresinde bana, “Siz Türkler dostluklarınıza, sevgilerinize çok önem verir gibi görünüyorsunuz ama yıllara dayalı ilişkileri bir laf üzerine bitirebiliyorsunuz. Bu ülkede bana farklı gelen her şeyi anlayabildim ama bir tek bunu anlayamadım...” demişti.

Karşımızdaki insanın bütün bu söylediklerimize katlanmasının, bize uymayan yanlarını düzeltmeye çalışmasının, bize göre kendini değiştirmek için uğraşmasının tek bir anlamı olduğunu anlamamız lazım belki... Bizi sevdiği için... Ama yarın çekip gittiği anda artık ona söyleyeceğimiz tek bir söz kalmayacağını, böyle bir hakkımız olmayacağını hepimiz unutuyoruz.

O andan sonra onun hakkında konuşacaklarımızın hepsi aslında kendi kendimize söylenmekten ve dedikodudan ileri gitmeyecek...

Belki de hepimiz günün birinde oturup bunları düşünmeliyiz.

gArip bir biçimde biz bAşkAlArınA, yAbAncılArA kArşı son derece sAygılı, terbiyeli dAvrAnıp en yAkınlArımızA son

derece kAbA ve hoyrAt dAvrAnıyoruz.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.