“KENDİMLE SAVAŞIMI BİTİRDİM”

İlker Kaleli, kısa zamanda çok yol katedip, mesleğinde rüştünü ispatlayanlardan. Kaleli’yle şehirden uzaklaşıp yeni projesini ‘Poyraz Karayel’i konuştuk, hayatını ve gerçeklerini sorguladık!

Elele - - RÖPORTAJ - RÖPORTAJ: SİNEM GÜRLEYÜK FOTOĞRAF: SEMİH KANMAZ/RPRESENTER

İLKER kAlElİ’yİ nAsıl Bİlİrsİnİz? yEtEnEklİ, çok İyİ oyunCu, Cool, BİrAz Asİ, zor!

Onu tanımadan önce kafamdaki imaj buydu! Niye, neden, nasıl bilmiyorum. Belki önceki röportajlarından belki magazin basınında gördüklerimden belki de bugüne kadar oynadığı rollerden. Kilyos’ta buluştuğumuzdaysa bu saydığım özelliklerine çok daha fazlası eklendi. Rahat bir adam o! Hayatı, koşulları zorlamayan cinsten. Özgüveni çok yüksek. Evet, zor. Keskin kuralları var. Eğer bu keskin kuralları boş yere, altını doldurmadan kırmak için çabalamaz ve onun güvenini kazanırsanız çok kolay bir adam! Ne istediğini biliyor, neyin kendine, hayattaki duruşuna yakışmayacağını da. Hayatla ilgili başka dertleri var. Kendini, dünyayı affetmiş, zorlamaktan vazgeçmiş. Hayatın akışında mutlu olmayı öğrenmiş. Yaşadığı her şeyi yanına kar saymış; “Hayat 20’li yaşlarıma göre daha kolay geliyor” diyor. O da çoğumuz gibi ilk gençlik yıllarını pek parlak geçiremeyenlerden. Boşanmış bir anne-babanın çocuğu. Fakat ilk gençlik yıllarında yaşadığı travmaları karşısına almaktan vazgeçip, yanına almayı başarabilmiş ve bugün olduğu adam olmasını sağladıkları için de hepsini sahiplenmiş. Özel hayatıyla ilgili kesinlikle konuşmuyor, soruları yanıtlamıyor. Hayatında biri var mı yok mu bilmiyorum ama ‘sende biraz zor sevgili imajı var’ diyorum. Sevgilisi olduğunu kabul ettikten sonra çok iyi bir sevgili olduğunu fakat zorluğun o aşamayı kabul etmek olduğunu söylüyor… Çekimden önce konsepte karar verirken menajerinden gelen bir telefon da beni epey şaşırtmıştı. Kesinlikle mavi renk giymediğini söyledi. Nasıl yani bir insan nasıl şiddetle bir rengi giymeyi asla kabul etmez! Paranoya yaptım. Sordum, anlattı. Değişik bir adam o ama değişik olmak için rol kesenlerden değil. Doğası bu, olduğu gibi… Artık o anlatsın.

nasıl ikna ettiler sizi Poyraz karayel olmaya?

Hem senaryoyu hem hikayeyi çok sevdim. En çok da karakterin çok boyutlu ve renkli oluşu beni cezbetti. Dizinin kendi hikayesi de bugünlerde çok izlemeye alıştığımız tema dizilerine benzemiyor. Çok boyutlu, renkli, aynı bölüm içinde hem dram hem esprili sahneler var. Ne zaman güldüreceği belli olmuyor. Ne zaman ağlatacağı da… Okurken de çok zevk verdi diyebilirim. Karakteri de başrol klişelerinden uzak; karizmatik olayım, derin derin bakayım, sesimi pesten kullanayım gibi şeylere çok girmeyip, gerçek, yaşayan, yeri geldiğinde korkan, ağlayan, güçsüzlüğünü ortaya koymaktan çekinmeyen bir karakter olarak yorumlamam, bana oynayacak alan vermesi çok önemliydi. O anlamda gerçek bir anti kahraman hikayesi ki bence dünya sineması da uzun zamandır o yönde hareket ediyor.

Bugüne kadar oynadığınız rollerden de epey farklı.

Poyraz çok güzel bir tutunamayan. Bir şehir insanı olarak çok şey anlatıyor bize. Hepimizin bir şeylere tutunmaya çalıştığı, gerçeklik aradığı, neyin iyi veya kötü olduğunu bilmeden anlamsızca sürüklendiğimiz şehir hayatı içinde, Poyraz karakteri tüm bunları çok güzel özetliyor. Bu beni çok etkiledi ve hoşuma gitti açıkçası. Aynı zamanda esnek de bir karakter. Köşeleri ve çizgileri çok belli bir karakter oynayabilir ve bunu kendin de kırabilirsin ama Poyraz o kadar esnek ki nereye çekersen oraya gidebilecek bir kumaşı var. Bu da çok potansiyel barındırdığı anlamına geliyor, oynarken bana zevk veriyor. Oynadığım her rolde aradığım cevap ‘insan tarafı neresinde bu karakterin?’ oluyor. O zaten çok gözler önünde. Çok insan, çok duygusal. Seyirciyi onun gibi olmaya özendiren değil, kendisini içinde bulabileceği, mesafeli hissetmeyeceği, bu topraklarda doğup büyüyen herkesin yaşadığı çaresizliklerin, kalakalmaların, haksızlıkların, çabaların ve hayata hep bir şekilde tutunmaya çalışmanın çok güzel ve eğlenceli bir özeti.

Peki, ‘Poyraz karayel’in ilk bölümünü izledikten sonra oynarken hayal ettiğiniz şeyle ekranda izlediğiniz bölüm birbirini tuttu mu?

Yer yer çok yakaladığı anlar da var, yer yer farklı düşünmüştüm dediğim sahneler de var, ki güzel bir şey bu. O noktada senaristin ve yönetmenin de bir hayal dünyası var. Oyuncu da başka bir şey kurabiliyor kafasında. Bence hakikaten güzel olan bu. İşin üretme kısmında güzel alışverişler başlıyor. Zaten sevdiğim kısmı üretme kısmı. İş izlemeye geldiğinde biraz mesafeli duruyorum.

İzleyemez misiniz kendinizi?

Yok, çok sevmiyorum. Onu şöyle yapsaydım, bunu böyle yapsaydım demenin sonu yok. İnsana biraz azap veren bir süreç. Kaçırdığın şeyleri görüyorsun başka bir yerden kursaymışım nasıl olurdu diye düşünüp duruyorsun. O yüzden en çok eğlendiğim kısmı üretim, tüketim değil.

Poyraz hayatta sevdiği değer verdiği her şeyi kaybetmiş ve bu dertlerle dalga geçerek hayatta kalmış. sizin hayatta dertlerle mücadele biçiminiz ne?

Derdine göre değişiyor.

Poyraz’ın yaşadığı şeyler çok ciddi, hatta insanı tamamen dibe batırabilecek kadar ciddi…

Sanırım o boyutta ciddi şeyler olduğu zaman önce kendi içimde tüketinceye kadar yaşıyorum. Hiç umursamayacağım bir noktaya gelene kadar içimde tüketme moduna geçiyorum. O noktaya gelinceye kadar da hayatımda karşıma çıkıyorsa; mutlaka bunun bir sebebi var ve bundan alacağım şeyler var diye düşünüp, olduğundan daha büyük hale getirmeden ama hafife de almadan bana katacağı şey neyse onu yaşayarak o derdi kendi içimde demliyorum. Sonra da akışına bırakıyorum.

Az önce Poyraz’ın bir tutunamayan olduğunu söylediniz. sizin tutunmaya çalıştığınız gerçeklik ne?

Günün sonunda ya da bir 10 yılın sonunda, geriye dönüp baktığım zaman yaptığım her şeyin iyisiyle, kötüsüyle içime sinmesi. Zamanında beni üzmüş olsa bile kendimle hesaplaştığımda ‘evet yapmak istediğim şeyleri yaptım ve yapıyorum hayatta’ diyebilmeliyim. İstediğim hayatı yaşıyorum ve bununla ilgili ne güzel ki kimseden özür dilemek zorunda değilim. Kimseye de borçlu değilim. Kendi hayatımda yarattığım her şeyi kendim yaptım. İyisiyle kötüsüyle bunun sorumluluğunu alıyorum. Geçenlerde bir yazı gördüm tam da düşündüğüm şeyi anlatıyordu; ‘10 yaşındaki halin senin şimdiki halinle gurur duyar mıydı?’ Benim gerçekliğim bu işte. Özenir miydi senin 10 yaşındaki halin bugünkü haline? Şimdiki gibi biri olmak ister miydi? Onunla gurur duyar mıydı? Arkadaş olmak ister miydi?

10 yaşınızdaki haliniz nasıl bir bakış atıyor peki size?

Minik bir gülücük atıyor, güzel bir gülücük.

uzun süredir hayattan bekleyip de karşılığını alamadığınız bir şey var mı?

Mesleğim için konuşmayacak, hayatla ilgili konuşacak olursak; hayatta varmam gereken bir nokta, hayal ettiğim bir hedef yok. Her şey akışında. Her şeyin organik geliştiğine ve bunu manipüle etmemek gerektiğine çok inanıyorum. O yüzden de kendine hayatta çok ciddi hedefler koymak, insanı mutsuzlaştırıp agresifleştirebilen ve sonunda yoran bir süreç. Zaten senden çok büyük bir akış var. Ya direneceksin ya da direnmeyeceksin ve onun akışına kendini bırakıp eğleneceksin.

İyi bir oyuncu olduğunuz kadar iyi de bir müzisyensiniz. Bir albüm hazırlamak var mı gelecek planlarınız içinde?

Yok. Müzikle ilgili her zaman bir şeyler yapacağım çünkü hayatımın atardamarlardan bir müzik. Bazen arkadaşlarımla bazen tek başıma müzik yapmayı seviyorum. En büyük deşarj yöntemim müzik. Piyano, davul, perküsyon, gitar çalıyorum. Dört yıl profesyonel DJ’lik yaptım. Fakat albüm yapmak farklı bir mesele. Bunun için doğal bir ilham gelmesini

beklemek daha doğru geliyor bana. Ben oyuncuyum ve bunları gelecekte önüme çıkabilecek bir projede, bir rol için tabii kullanabilirim. Albüm için ise farklı bir konsantrasyon ve istek olmalı içinde. Yoksa sırf bunları yapabiliyorum diye bir şey yapmak doğru gelmiyor bana.

Müzik olmasıydı dünyada ne eksik kalırdı sizin için?

Bütün tatlar kaybolurdu. Atardamarım kesilirdi. Büyük ihtimalle bugünleri göremez, ölürdüm daha genç yaşta.

zor dönemlerinizde müziğe mi sarılırsınız?

Evet, müzik her zaman korudu beni. Sakladı, kimsenin görmediği, karışamadığı gizli bir yer oldu. Hala da öyle. Sadece zor zamanlarımda değil, her zaman... Sürekli kafamda bir şey çalar benim. Sabah yataktan kalktığımda kafamda bir müzikle uyanırım, gece yastığa tekrar başımı koyduğumda yine bir parça çalıyor olur. Neredeyse yayın hiç kesilmez. Yakın arkadaşlarım bilir, bazen durup dururken müziğin sesi yükselir kafamda, ya ritim tutarım ya da boşlukta elimde gitar varmış ve çalıyormuşum gibi hareketler yaparım.

İSTEDİĞİM HAYATI YAŞIYORUM VE BUNUNLA İLGİLİ NE GÜZEL Kİ KİMSEDEN

ÖZÜR DİLEMEK ZORUNDA DEĞİLİM. KİMSEYE DE BORÇLU

DEĞİLİM. KENDİ HAYATIMDA YARATTIĞIM HER ŞEYİ KENDİM YAPTIM. İYİSİYLE KÖTÜSÜYLE BUNUN SORUMLULUĞUNU

ALIYORUM.

Dışarıdan bakınca tuhaf olabiliyor tabii. Kendimi bildim bileli böyle bu. Bütün günümü, ruh halimi, hissiyatımı da etkiliyor bu durum. Bazen ateşliyor, bazen düşündürüyor, bazen yüzümü güldürüyor.

Hakkaniyet duygusu hayatta en çok sizi nasıl zedeliyor ya da yakalıyor?

Haksızlık hangi boyutta olursa olsun, işin içinde ben bile olsam, haksızsam ve bunun bir şekilde istemeden parçası olmuşsam, orada benim bile önemim kalmaz. Haklı olup olmama meselesi değil, direkt hakkaniyet meselesi bu. Mesela Gezi Parkı olaylarında ben oyuncu İlker Kaleli olarak orada değildim, herhangi bir haksızlığın olduğu yerdeydim. Yine aynı şey olsa, yine oyuncu İlker Kaleli olarak orada olmayacağım.

sizi ne bunalıma sürükler?

Uzun süren haksızlık.

uzun süren haksızlığa uğradınız mı?

Tabii. Boşver ama.

Hayata bakış açınızda son yıllarda nelerin değiştiğini görüyorsunuz?

Birçok şey değişti içimde ve değişiyor hala. Güzel bir süreçteyim, daha iyi anlaşıyorum ve daha toleranslı davranıyorum kendime. Bu da sanırım artık yılların getirdiği bir nokta. Daha rahatım. Hayatı akışına bırakmaktan zevk alıyorum. Bir şeyler yolunda gitmediği zaman daha az üzüyorum kendimi. Hayat 20’li yaşlarıma göre daha kolay geliyor. Ve kendini kabul etmek, kendinle savaşmayı bırakmak güzel bir şey, gerçekten.

zor bir sevgili imajı var sizde, öyle misiniz gerçekten?

Sevgili olduğumu kabul ettikten sonra bence iyi bir sevgiliyim. Sevgili ilişkisi içinde olduğumla ilgili tamamsam, artık iyi bir sevgiliyim gerçekten.

niye iş o noktaya gelemiyor?

Gelebiliyor niye gelmesin?

Ben sizin açınızdan soruyorum! neden o noktaya ulaşmayı kabullenmek zor oluyor?

Aramdaki enerjiye bağlı, nereye kadar yürüyecek, ne kadar kuvvetli, anlaşmazlıkları ne şekilde değerlendiriyorsun, senin ona verdiğini o nasıl taşıyor, onun sana verdiğini sen nasıl taşıyorsun…

Bir kadından ilk bakışta hoşlandınız fakat sohbet etmeye başladığınızda sizi itmeye başladı. Bir kadın bunu nasıl yapabilir?

Davranışlarıyla. Birçok şey olabilir. Olduğu gibi olmayıp kendini inatla farklı biriymiş gibi kabul ettirmeye çalışanlar vardır ya... Sahte ses tonu, öğrenilmiş mimikler, çekici olduğunu düşündüğü davranış ve tavırların kötü taklitleri... Olmadığı halde zekiyi oynamak, çekiciyi oynamak ya da ilgisini saklamak için koyduğu mesafenin ayarını kaçırıp saçma hareketler yapıp komik duruma düşmek. Senin doğanda ne varsa sen ‘o’sun. Kendi orijinal halin hepsinden iyi de... İşte... Bir yerde kafalar karışmış olabiliyor. Bu söylediklerim de sadece kadınlarla ilgili değil, genel olarak bir insanın bana itici gelmesine neden olan şeyler. Bir de kendini çok ciddiye almak hem erkek hem kadın için çok itici bir şey.

Kadınlarla ilgili en büyük şikayetiniz ne? Biz mi sizi anlamıyoruz siz mi bizi anlamıyorsunuz?

Kadınların kendi güçlerinin daha çok farkında olmasını isterdim. Belki bu Türkiye’ye has bir şey ama kadınların erkeklerle kurduğu ilişkiler birçok yerden hasarlı geliyor bana. İki tarafı da belli bir şekilde davranmaya zorlayan bir ilişki biçimi var. Ki burada sadece kadın değil, erkeğin de yapması gereken çok şey var tabii. Fakat kadın ne kadar kendini bilirse, kendi gücünün farkında olursa o kadar az erkekten bir şey bekler hale gelir. Aslında kadın ve erkek gibi bir ayrımım yok bu noktada. Daha unisex bir yerden bakıyorum dünyaya. Bir kız arkadaşımla ya da erkek arkadaşımla kurduğum samimiyet arasında dağlar kadar fark yok. O benim ya arkadaşımdır ya da değildir gibi bir durum var. Cinsiyetlerinden dolayı davranış içeriklerimde bir değişme olmuyor. Sadece şunu söyleyebilirim ki kadınların kadın oluşlarını suistimal etmeleri beni rahatsız ediyor.

Boşanan anne-babaların çocukları evliliğe hep daha uzak bakarlar. Sizin için de bu durum geçerli mi? Tabii.

Daha güvensiz mi bakıyorsunuz ilişkilere?

Güvensizlikten değil, ihtiyaç olarak görmemekten. Sadece boşanmış bir anne-babanın çocuğu olmaktan ziyade başka sebepleri de var. Küçüklüğümüzden beri en iyi iş, en iyi eş ve en iyi hayat isteğiyle şişirildiğimiz için, ister istemez evlilik de varılacak bir hedef, önceki her şey de onun provası gibi görünüyor göze. ‘Okula git, iyi iş sahibi ol, sonra evlen, çocuk yap, vakti gelince de ölürsün’ sisteminin en büyülü vaadiymiş gibi algılanıyor genelde. Belki boşanmanın en güzel yanlarından biri bu balonun patlayıp, gerçek kendinle tanışmana sebep olması. Bilinçaltının dayatmalarından özgürleşmiş, ne istediğini bilen biri olmak. Gerçekten ne istediğini, hayattan nasıl zevk alacağını maalesef birçok insan böyle hayal kırıklıklarından sonra anlıyor. Bu yüzden ilişkiler anlamında bunu erken yaşta fark etmek iyi oldu. Daha erken sorgular oldum hepsini. Bu anlamda kafamda kendimi zorla oraya sürükleyen bir sistem olmadığı için; hakkını vermek de, tadını çıkarmak da, çabasını vermek de, her şeyi severek paylaşmak da daha içten ve anlamlı geliyor bana. Tabii ki bir gün evlenmeye karar verirsem aynı gerçeklikten geldiğini bilerek yaşayacağım bunu. Kadın ve erkeği bir arada tutan şeyin gücü, üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, onu nasıl yaşattıkları, birbirleri için yaptıkları, birbirlerine nasıl tutundukları en gerçek kriterler benim için.

Çocuk sahibi olmaya ne kadar yakın duruyorsunuz?

Bunların hepsine çok uzak duruyordum ama dizinin ve rolün de etkisiyle biraz kırıldım bu konuda. Daha farklı bakıyorum artık belki yaşla alakalı da olabilir, çok emin değilim. Hiç acelem yok ama hala. İnanıyorum ki hayatımda öyle bir şey olması gerekiyorsa doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişiyle olacaktır. Olması için ekstra bir çaba sarf etmiyorum, zorlamıyorum, itmiyorum. Hiçbir şeyi zorlamadığım gibi.

İlk gençlik travmalarını atlatmak çok zor oluyor. Sizin de çok parlak ilk gençlik yıllarınız yok. ‘Kendimle barıştım’ dediniz ama tamamen atlatabildiniz mi?

Tamamen atlatabildiğimi söylemek doğru olmaz. Ki tamamen atlatmak doğru mu onu bilmiyorum.

Kabullenmek mi sizinki?

Kabullenme kısmı tamam zaten. Kabullenmesem ne olur! Ama bu konuyu artık böyle görmüyorum. Az önce bahsettiğimiz değişimle ilgili bunu söyleyebilirim. Artık yaşadıklarımı ‘o da oldu’, ‘bu da oldu’ deyip sürekli kendi canımı acıttığım bir şey olarak görmekten ziyade beni ben yapan, hayatta duruşumu, oyunculuğumu, var oluşumu sağlayan şeyler olarak görüyorum. Onları kabullenip yanına almak karşına almaktan daha doğru

kadın ne kadar kendini bilirse, kendi gücünün farkında olursa o kadar az erkekten bir şey bekler hale gelir.

geliyor. Ve o duyguları tatmış olmak bir oyuncu için zenginlik Hiçbir travmanın tamamen atlatıldığını düşünmüyorum. Onlar her zaman oradadır. İzleri de her zaman kalır. Sadece bununla yaşamayı öğrenmek konumuzdaki maharet galiba.

Anneniz ve babanız farklı kültürlerden geliyorlar. Siz farklı kültürden biriyle hayatınızı paylaşabilir misiniz?

Keskin çizgilerim yok. Sanırım annem ve babamda olduğu gibi iki insanı bir araya getiren şey çok önemli orada. Ki o iki insan bunları yaşamak istesinler beraber... Onlar için sorun olmasın bu kültür farkı. Aynı dili konuşmuyor olabilirsin ama öyle bir duygu hissedersin ki o gerçektir senin için. Önünde potansiyel problem olarak görebileceğin her şeyden daha gerçek geliyorsa sana bu duygu, zaten düşünmezsin bunları. O anki hissiyatına ve içgüdüne inanırsın. Yürürsün o yolda.

Şu sıralar gündeme baktığınızda en çok neler rahatsızlık veriyor size?

O kadar çok şey var ki! Adaletsizlik, vahşet, haysiyetsizlik, çıkar için sınırsızca alçalabilen insanlar, kendi çıkarları için her şeyi yapabilecekler, empati kuramayanlar, anlamadığı her şeyden nefret edenler, toleranssızlık, kendini çok önemsemek gibi şeyleri sayabilirim.

Sizi en çok sinirlendiren şey ne?

Saygısızlık, özensizlik. Az tanıdığın birini sevmeyebilirsin, az tanıdığın birine güvenmeyebilirsin, çok normal. Fakat az tanıdığın ya da hiç tanımadığın birine saygısızlık yapamazsın. Yargılayamazsın. Kimsenin kimseyi, hikayesini bilmeden, sebeplerini anlamadan yaptıkları şeyleri yargılamasını doğru bulmuyorum. Zaten bütün mesele de buradan çıkıyor. Biz saygıyı tanıdıkça kazanılan, artan bir şey gibi görüyoruz. Ve etkilemekle saygı duydurtmayı aynı şey zannediyoruz. Gerçekten bir insana saygı duymanın ne demek olduğunu çok az insan anlıyor gördüğüm kadarıyla. Saygı duymak için hiçbir şeye ihtiyacın yok. Sen şu anda karşımda oturuyorsun, varsın ve bir şey konuşuyoruz. Sana saygı duymam için başka hiçbir sebebe ihtiyaç yok. Sen şu anda karşımda oturmuyor olup, telefonda da konuşabilirdik. Bu dünyada varsan, bir yer işgal ediyorsan saygı duyulacak! Bu kadar basit.

Özgüven doğuştan gelen bir karakter özelliği midir yoksa sonradan mı kazanılır?

Kesinlikle insanın doğasındadır.

Mavi rengine karşı neden bu kadar sertsiniz? Yer mavi gök mavi! Bir rengi sevmeyip asla giymem diyebilmek bana çok uzak geliyor. Anlayamıyorum. O yüzden de altında başka bir sebep yatabilir mi diye paranoya yapıyorum.

Aslında mavi rengini çok seviyorum ama sadece doğal, bir şeyin kendi rengi olduğu yerlerde. Gök gibi, deniz gibi, göz rengi gibi... Doğal gördüğüm her yerde şahane ama onun dışında, yapay olan tüm maviler, çilekli cikletteki, dondurmadaki çilek tadı kadar sahte geliyor bana. Çilek aromalı şeyleri de aynı sebepten sevemedim bir türlü. Hiç de çileğe benzemiyor tatları ama paranoyaya gerek yok. Maviyi yakıştırdığım insanlar var, kendi üstümde sevmiyorum sadece.

Moda dünyasına ne kadar yakınsınız?

Pek yakın değilim. Sokak modası ve stili daha benim alanım.

İyi giyinmek ne demek?

Ruh halini iyi yansıtan bir kombine biraz karakter katmak demek.

Modayı nasıl, nereden takip edersiniz?

Yurt dışına çıktığımda sokaklara bakıyorum, sevdiğim 1-2 marka var, onun dışında ciddi takip ettiğimi söyleyemem.

Neye 100 lira’dan fazla harcamazsınız?

Birçok şeye. Önümde görüp, ‘Eder mi o kadar?’ diye bakmam lazım.

En sevdiğiniz markalar hangileri?

All Saints, The Kooples.

Kadınların çok sevdiği fakat size itici gelen moda trendi hangisi?

Trendlerin hepsi olmasa da birçoğu diyebilirim. Karakteri ezip gizlediği için, çok trendci değilim.

PALTO: KOLOR (SHOPI GO) GÖMLEK: MUDO ¨ 59.95 KAZAK: MUDO ¨ 59.95 PANTOLON: MAVİ ¨ 160

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.