NIMES’E YOLCULUK...

Elele - - SEYAHAT -

Amsterdam’dan Nimes’e minik charter bir uçakla yolculuk ediyoruz. İki saate yakın uçuştan sonra Nimes Garons Havaalanı’na varıyoruz. Burada artık direksiyon başına geçme zamanı geliyor. Başta bahsettiğim yolculuğun amacına ulaştık! Yeni Renault Espace’lar havaalanında yan yana dizilmiş şekilde bizi bekliyor. Otelimize kendi kullandığımız otomobillerle gidiyoruz. Biraz ürkütücü olsa da sanırım hiç bilmediğiniz bir şehirde gaza basmak çok zevkli (tam da bu noktada trafik cezası yediğimizden bahsetsem mi emin değilim!). Konforlu yolculuk sonrası otelimize varıyoruz. Hotel Manville gerçekten bir film seti gibi. Sessizlik, taş ve cam birlikteliği, teras ve Fransız ruhu ile burada insan derin derin ‘oh!’ çekiyor!

Ne zamaN GİDELİM? Nisanın başında gittik. Çok soğuktu. Bu bizim sokakları arşınlamamızı engelledi mi? Hayır! Ama ideal zaman hazirantemmuz. Hava tahmini yapmanın zor olduğu bir kent olduğunu söylüyorlar; rüzgarı içinize işleyen

cinsten. Biz oradayken hava şahaneydi! Amsterdam’da donduk, burada eridik! Mayıs ve haziranda da şahane olduğunu söylediler. Biraz ‘kuru’ bir şehir, yazın tatsız olacağını düşünüyorum. NeReYe GİDELİM? Çok sayıda müze var. Anne Frank

ve Van Gogh Müzesi görmeden olmazlardan. Meşhur Red Light ise ‘özgür’ şehrin özgürlükte zirve

yaptığı yer. Sokak kafelerinde bir şeyler yudumlamaksa şart! NEREDE YİYELİM? Biz öğle yemeğimizi şehrin en iyi İtalyanlarından

Incanto’da akşam yemeğimizi ise Momo Restaurant’da yedik. İkisi de çok başarılıydı. Ama puan vermem gerekirse Incanto şampiyon olur. Momo ise suşi konusunda

kitap yazar.

Kaybolmak konusunda üstüme kimseyi tanımam. Bu nedenle de yeni Renault Espace ile yola çıkarken tedirgindim. Ama tabii ki garantiyi elden bırakmadım. Hem navigasyonu çalıştırarak hem de ekibin yarısını arabaya alarak; ‘anca beraber kanca beraber dedim!’ Ve işte yol notları... • Espace Türkiye’de toplu satışa çıkmamış. Sipariş üzerine

getiriliyor. Bana sorarsanız sınıfının en güçlülerinden. • Yedi kişilik! Ama benim geniş bir bagaja ihtiyacım var derseniz tek tuşla dilediğiniz kadar koltuğu kapatabiliyorsunuz. • Işıkta mora dönen bir siyah rengi var ki ‘budur’ dedirtiyor.

Ama bu renk şimdilik sadece Fransa’da satılıyor. • SUV benzeri bir yapısı var. Hatta bana göre bir SUV ama üreticileri daha iyi bilir tabii onlar ‘crossover’ demeyi tercih ediyor. • En bayıldığım noktası tabii ki tablet büyüklüğündeki ekranıyla yol bilgisayarı. Tablette olduğu gibi parmağınızla sayfa değiştirebiliyor, navigasyon, radyo, bluetooth, arka kamerayı kullanabiliyorsunuz. • Ve benim için bir mucize! Resmen kendi kendine park edebilen otomobil yaptılar! Bu ilk değil biliyorum ama ben ilk defa deneyimledim. Direksiyona dokunmadan iki otomobilin arasına arabanızı yerleştirebilmek inanın mümkünmüş. Yaptım, oldu! • Eco modu ile çevreci ve ekonomik. • Güven verici. Onlarca güvenlik özelliği var. Hepsini anlattılar. Söyledikleri benim için ‘başka bir dil’ gibiydi. Ama bunların ne anlama geldiğini bilmeseniz bile garip bir şekilde iyi hissediyorsunuz içeride. • Kendi karakterinize en uygun led ışıklarını seçerek ortam aydınlatmasını değiştirebiliyorsunuz. Ben moru sevdim. Favorisi kırmızı olanlar da vardı tabii.

Tek günümüz vardı. Ve tek bir yeri ziyaret edebilecektik, tercihimizi Baux-de-Provence’te yer alan Carrier de Lumieres’den yana yaptık. Ama gördüğümüz bize yetti! Şahane! Bir mağara düşünün, içeriye girdiğinizde tüm duvarları bir galeriye dönüşüyor. Projeksiyonla taş duvara yansıtılan Michelangelo, Leonardo da Vinci ve Raphael eserleri çok etkileyiciydi. Atmosfer anlatılmaz yaşanır, altta çalan müzik tüyleri havalandıran cinstendi.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.