Travmanın halleri ve acil çıkış düğmeleri

Evrensel Gazetesi - - Sayfaları -

Ölümün getirdiği acıyı anlatmaya kelimeler yetmez, ağıtlar belki de bundan sonsuzdur. İçinde ölüm geçen her cümle, insanı bir an dondurur.

“Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü, kör oldum”

Cemal Süreya

10 Ekim katliamı nezdinde, son 10 yıldır Suruç, Taksim, Diyarbakır, Reyhanlı, Sultanahmet, Dolmabahçe patlamaları, Çorlu tren kazası, Soma hatta daha da geriye gidelim 17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri, biz ne çok yaşadık bu beklenmedik ani ölümleri.

Geride kalanın, ölüme üzülme sebeplerinden biri bencilce, biri empatik.

Onsuz ne yapacağına üzülür önce insan, bir daha göremeyeceğine, kokusunu duyamayacağına, şakalarına gülemeyeceğine, bir zamanlar birlikte kurulan hayallerin artık gerçekleşme ihtimali kalmayışına, yalnızlığına, onsuzluğuna, çaresizliğine. Bencilce de denilemez de işte, geride kalan sağlar, aslında hayatlarının eksik kalışına üzülür.

Bir de gidenin yarım kalan hayatına. İnsanın aklı, düşmanı oluverir. Sürekli gözlerinin önünden, ölüp gidenin, yaşasaydı neler yapacağı geçer. Her şeyi bırakıp uzun bir seyahate çıkacaktı, kumsalda bir düğün yapacaktı, yalın ayak harmandalı oynayacaktı, evini yaptırıyordu, terasına mangal alacaktı daha, bir kız çocuk istiyordu, yaşasaydı ne güzel ana-babalık yapacaktı. Kayıp giden hayatın, yaşansaydı ne güzel olacağını düşünüp açık yaramıza tuz dökeriz, daha da acısın diye de her şeyin onun için hep en güzeli olacağı varsayımından gideriz.

Türk Psikologlar Derneği’ni yayınlarında da yazdığı gibi ölüm; yaş, hastalık vs gibi sebeplerle beklense dahi bir travma yaratabilirken, ani gerçekleşenler ağır travmalara sebep olabiliyor.

Biz bu travmayı toplumsal olarak yaşıyoruz, bazılarımız tam ortasına doğdu, hayatları peş peşe travmalardan ibaret oldu.

Bakalım psikologların sıraladığı belirtilere, kendimizi görebilecek miyiz?

Korku, öfke, suçluluk, kaygı, çaresizlik ve umutsuzluk duyguları, dünyaya ve çevredeki insanlara güven yitimi, olayla ilgili görüntülerin aniden akla gelmesi, tekrar aynı şeyi yaşıyormuş hissi, bu sebeple dikkati bir işe vermek ve odaklanmakta zorluklar, fiziksel

olarak gerginlik, yorgunluk, uyku sorunları (uykuya dalamama, çok uyuma, kabuslar sebebiyle sık uyanma vs) ani irkilmeler, bedensel sebepsiz ağrılar...

Sosyal anlamda, olayı yaşamamış ya da olaydan aynı şekilde etkilenmemiş kişilerin tepkileri sebebiyle, anlaşılmadığını hissetme, huzursuzluk, güvensizlik, kendini reddedilmiş ya da yalnız bırakılmış gibi hissetme, aşırı yargılayıcı ve suçlayıcı olma, her şeyi kontrol altında tutma isteği, çevreye ve olaylara yönelik ilgide azalma.

İstanbul Psikanaliz Derneği, 2017 İlkbaharında yayınladığı “Bireysel ve Toplumsal Travmalar” kitapçığında şöyle diyor: Travmatik etki bireyseldir ama bu etki her zaman toplumsal bir çerçevede yaşanır, deneyimlenir, içselleşir, biçimlenir. Son yıllarda art arda gelen acı verici ve dehşet uyandırıcı travmatik durumlar, gittikçe belirginleşen ve süreğenleşen şiddet ve yıkım, bireysel travmalarda toplumsalın gölgesini iyice yoğunlaştırmaktadır. İşte, içinden geçtiğimiz zamanların, bu topraklarda yıllardır aralıksız yaşananların, bireysel travmalarda toplumsal belirleyenlerin etkisine ağırlık ve görünürlük kazandırması bizi travmayı, özellikle de toplumsal travmayı psikanalitik bağlamda yeniden düşünmeye çağırmaktadır.

Ve Hanna Segal’in 80’lerdeki nükleer tehdide karşı psikanalistlere yaptığı çağrıya yer veriyor:

“Çaresizlik, dehşet ve tümgüçlülüğün garip bir karışımında yaşıyor gibiyiz – çaresizlik ve tümgüçlülük kısır bir döngü şeklinde birbirini arttırıyor. Duyarsızlığımızın kökeninde yer alan çaresizliğin bir kısmı kaçınılmaz. Korkunç derecede tehdit edici bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Ancak bir kısmını ise kendimiz tetikliyoruz ve bu kendini doğrulayan kehanete dönüşüyor. Yıkıcılığın güçlerinin dehşetinin karşısında, sorumluluklarımızdan inkar, yansıtma ve parçalama aracılığıyla geri çekiliyoruz.”

ve eleştirisini bir dayanışma çağrısı ile sonlandırıyor:

… Korkularımızla yüzleşmeli ve yıkıma karşı güçlerimizi harekete geçirmeliyiz. Ve duyulmalıyız… ‘Sessizlik insanlığa karşı esas suçtur’. Sözcüklerin gücüne ve hakikati dile getirmenin terapötik etkisine inanan biz psikanalistler sessiz kalamayız.

Bu çağrıyı hepimiz için esas alıyorum.

Bu yaşadığımız travmatik toplum içerisinde nasıl hayatta kalacağız? Türk Psikologlar Derneği’nin önerdiği bazı temel yöntemler var:

Olaydan aynı derece etkilenen insanlarla

bir araya gelmek, kendimize zaman tanımak, hayatın olağan akışından kopmamaya çalışmak gibi.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı da 2012 yılında, Toplumsal Travma ile Mücadele konusunda tamamen eylemliğe dayalı çözümlerden, elle tutulur adımlardan oluşan bir çalışma yayınlamıştı.

Kitaptan alıntılıyorum: Toplumsal travma belli bir topluluğa yönelik insan eliyle sistematik olarak uygulanan, o topluluğun sosyal, kültürel, psikososyal ve ekonomik yapıtaşlarını sarsan ve geçmişini ve geleceğini tahakküm altına almayı amaçlayan müdahalelerin yol açtığı toplumsal sonuçlardır. Travmatik bir olaya maruz kalmış topluluklar maddi ve manevi olarak yaralanırlar. Travma görmezden gelindikçe, normalleştirildikçe ve travmaya yol açan sebepler ortadan kalkmadıkça bu yara nesilden nesile aktarılarak büyür. Toplumun geri kalanı, mağdurların yaşadığını bilmedikçe de yaşanan acıları önemsemez ve iktidarındilini kullanarak zaten travmatize olmuş grupları kriminalize eder. Böylelikle toplumsal ve bireysel belleğimize yazılan travma, hakikat ve adalete olan inancımızı ve toplumsal dayanışma ve birlikte yaşama gücümüzü zayıflatır.

Burada vakıf, mücadeleyi 3 başlıkta inceliyor: ‘gerçek/hakikat hakkı’, ‘adalete ulaşım’ ve ‘onarım’

Gerçeği aramaktan ve ortaya çıkarmaktan vazgeçmeyip, adaleti tesis ettiğimizde ancak onarım başlayacak. Güven, dayanışma ve birlikte olma hislerimiz o zaman yeniden gelişecek.

Bu süreçte sığınabileceğimiz koy, tutunabileceğimiz dal ne olabilir diye araştırdığımda “Travma sonrası büyüme” (Calhoun ve Tedeschi 1998) kavramı ile karşılaştım.

Travmalar ile dünyamız yıkılırken hayata dair bazı temel varsayımlarımızın da bu enkazda kaldığından bahsediyor. Yıkılanın yerine yeni bir dünya kurmaya çalışırken, bu varsayımlardan kurtulmuş olmak bizi daha

güçlü, tutarlı, mantıklı, savaşçı ve iyi bir insan yapabilir. Bu yıkılmasından zarar değil fayda çıkarabileceğimiz bazı varsayımlar şunlar: Dünyanın İyiliği Varsayımı: kişisel olmayan dünyanın iyiliği ve insanların iyiliği olarak sınıflandırılabilir. Birey kişisel olmayan dünyanın iyiliğine ne kadar inanıyorsa dünyanın iyi bir yer olduğuna ve kötülüklerin de o kadar az olduğuna da benzer şekilde inanmaktadır. İnsanların iyiliğine olan inanç da insanların temelde iyi olduğuna ilişkin inançla paraleldir (Janoff-bulman, 1989; Yılmaz, 2006).

Dünyanın Anlamlılığı Varsayımı: Kimin başına iyi, kimin başına kötü şeylerin geleceğine ilişkin soruya verilen yanıt bu varsayıma dayanır. İnsanların hak ettiklerini yaşadıklarına olan inanç, Lerner’ın (1980) kavramsallaştırdığı şekliyle de “adil dünya kuramı”, insanların hak ettiklerini aldığını ve aldıkları şeyi hak ettikleri şeklinde açıklanabilir. Bu varsayımdaki başka bir etmen olan kontrol edebilirlik ise uygun davranışların bireyin başına gelecekleri belirleyen etken olduğunu belirtir. Birey bu şekilde dünyayı kendi davranışlarıyla belirleyebilir ve incinebilirlik olasılığını uygun davranışlarla en aza indirebilir. Bir diğer etmen olan rastlantısallık varsayımı ise, neden bazı olayların bazı insanların başına geldiğini anlamanın bir yolunun olmadığını, bu durumun yalnızca bir rastlantının sonucu olduğunu ve anlamsızlığın egemen olduğunu anlatır (Janoff-bulman ve Berg,1998; Yılmaz, 2006).

3) Kendilik Değeri Varsayımı: Birey kendi kişiliğiyle ilgili olumlu bir algısı olduğu, sonuçları kontrol etmek için gerekeni yaptığı düzeyde adil bir dünyada incinmezdir. Bu varsayımda etkin olan bir başka etmen ise bireyin kendisini kötü talihten korumasına izin veren bir inanç olarak ele alınabilir. Buna göre dünya rastlantı ilkesine göre işleyebilir, ancak birey şanslıysa iyi sonuçları elde eder (Janoff-bulman, 1989; Yılmaz, 2006).

Benim okuduklarımdan anladığım:

travma karşısında dünyanın hayallerimizdeki kadar iyi, güzel ve adil bir yer olmadığını, başımıza gelmez sanılan şeylerin de bizim için ihtimal dahilinde olduğunu idrak ederek, dayanılmaz sandığımız şeylere karşı nasıl sağ kalabildiğimizi gözlemleyip kendimize olan güveni yeniden tesis edip, yaşadıklarımızın gerideki pek çok sorunu önemsizleştirmesi sonucu daha empatik ve hayata bağlı hale gelebileceğimiz oldu. Bunu denemeye varım. Buraya kadar tamamen bilimsel tezlerden, analizlerden bahsettim. Gazetemizin okuru sorgulayıcıdır, sizi ayakta durabileceğimize ikna edebilmek için bilime sığındım. Ama bugün pazar, içimizi ısıtan bir örnek de vermeden olmaz. Adalet Çavdar’ın Express Dergisi’ndeki CWB ( Clowns Without Borders)’tan palyaço Tortell Poltrona ile yaptığı bir röportajı okudum bu hafta. Sınır tanımayan palyaçoların dünya üzerinde 70 aktif gönüllüsü var. 1 yılda 35.000’e yakın kişiye gösteri yapıyorlar. Amaçları, toplumsal travmaların içindeki çocuklara gülmeyi hatırlatabilmek. Bu hengamede biz en çok çocuklarımızı ihmal ediyoruz. Siz de bakın etrafınıza, kendi çocukluğumuzu düşündüğümüzde sokaklar yıkılırdı kahkahamızdan, yaramazlıklarımızı hala anlatırız övünerek. Oysa şimdi çocuklarımıza dikkatli ve sessiz olmayı öğütlüyoruz gözümüzün önünden ayırmayarak.

CWB’YI Katalan bir Sirk yöneticisi olan Turtle isimli bir palyaço başlatıyor. Turtle’a bir gün, hayranı olan İspanyol çocuklar, Hırvatistan’daki bir mülteci kampında yazıştıkları arkadaşlarının mektuplarını getiriyorlar. “Mektup arkadaşlarımız hep çok mutsuz Turtle, gidip onları da güldüremez misin?.” Gidiyor.

Şu an Cwb’nin Kanada, Amerika, Brezilya, Finlandiya, İsveç, Fransa,ıngiltere, Belçika, Almanya, İrlanda, Güney Afrika, Avustralya’da birimleri var.

Haiti, Filipinler, Irak’ Filistin’e, Lübnan’a, Mısır’a, Sudan’a ve Afrika’da her yerde çocukları güldürdüler. Suruç’taki Amara Kültür Merkezi’ne yeniden çocuklar girebildiyse onlar sayesinde. Birçok anneden duydukları cümle “uzun zamandır ilk kez çocuğumun böyle güldüğünü gördüm.”

Bu üzerimizdeki kara bulutlarla mücadele ederken, gerekli yerden törpülendiğimizi, icap eden yerlerden keskinleştiğimizi, atlattığımızda ulaşacağımız bilgeliği düşünerek, hemen şu an bir çocuk yüzü güldürüp ayağa kalkmayı öneriyorum bu pazar. Bir çocuğa izlediği ilk sinema filmini izleme, tadını unuttuğu çikolata, vitrinde gördüğü pasta, ilk kez duyduğu bir oyun heyecanı ve onunla koşup terleyen bir pazar kahramanı sunabilmek için harika bir gün. Kanadık belki ama sağ kalanlar olarak henüz bitmedik.

İyi pazarlar, çocuk gülüşler dilerim.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.