‘Her şeyi bilenler mutfakta...’

Evrensel Gazetesi - - Sayfaları -

Unutulmuş anılar geçiyor sokaktan, dağılmış saçları ve hırpani yüzüyle. Ertelenmiş ne varsa zamanın sancıyan yanına iliştirilmiş. Orada eskiyor güz. Orada yığma bir dörtlük gibi duruyor şarkılar. Unutulmuş yapraklar düşüyor ağacın dalından yere. O yeşillik kupkuru ve öksürüklü bir yalnızlık olarak devam ediyor ölmeye. Kalbi atan bir kedi, kendine dair sanıyor bütün bu olup biteni; ama yanılıyor. Çünkü arabesk yazıklanmaların ve ucu yanık sözcüklerin tınısından uzaklaşalı çok oldu akasyaların.

Bütün yorgunluğuyla yere iniyor akşam, hastalıklı bir Erzurum soluklanıyor odalarda sanki. Güzel olan ne varsa gecenin mermisi oymuş şakağını. Pencereler toz biriktirmiş ve yağmuru beklemiş içten içe. Dünyaya dağılmak üzere sırasını bekleyen insanların sabahında biriken yosun, o dayanılmaz göl durgunluğu kokusu, sığınacak sabah aramış kendine.

Göklerde biçilen ekinin öyküsünü kim anımsayacak şimdi? ben çocukça oyunlar oynayınca beni başka başka göstermek için yaşama sevincimi çalıyorlar, ve ışığımı ve sevgimi Böyle demiş Masal kitabında “Saraylar ve altınlarım için…” şiirinde şair. Bir acılı toplama kötürüm sorular sormuş ve beklememiş bile yanıtını. Ne çıkabilir ki o yanıttan, bir ikindi avlusu mu? Bir kuş telaşı mı? Anahtarı müphem bir sandığın sakladıkları mı? Sağrısı öpülmemiş pullar yapıştırıp gönderdiği mektuplar adresine ulaşmayacak nasılsa. Hatta sayfalar boyu yazıp göndermeyecek. Yazmayacak hatta. Telaşla göğe doğru çırpınan serçeler de bilmeyecek nedenlerini. *** Bir mutfak masasında oturmuşuz. Anadolu’nun kıraç bir kasabasında mı, İstanbul’un denize bakan pencerelerinden birinde mi? Ne fark eder. Bütün anneler nedenlerini ödünç vermiş sevince, beklemenin perçeminde gözleri. Aysel Turan temsil ediyor bizi, onun sigarasını Cemal Süreya yakıyor masada. Bizi sevsinler istiyoruz. Kars gibi bir yanıt sevmek. Kerime Nadir’den kalma bir kalp ağrısı. Muazzez Tahsin Berkant’tan kalma kırgın bir aşk hikâyesi. Kimi ansak boşluk doluyor içimize. Derin nefes alacak yer bırakmadık kendimize üstelik. Vefa geleneği olmayan bir sözcük sanki, cümle içinde kullanırken kan sızıyor ayaklarımıza doğru. Neyseki Mahir Çayan da konuk bize ya da biz tıfıl bir hüznün büyüttüğü kar yangını yüzümüzle soruyoruz. Şiir nedir?

Umuda ve ısrara dair kadehleri doldurup sürüyor önümüze şair. Çatı katında tozlu bekleyişlerin yorgun ayaklarını sürüyerek geliyor; bundan anlıyoruz bilmek mutfakta bilmemek salonda dinleniyor. Uzağa bakıp bir dalın kırıldığı yerden giriyor söze.

“Benim hiçsizliğim, benim yokluğum bu/ Buzdolabı şiiridir” diyor. Soluklanıyor sanki soluk alacak gibi. “Kalfa mutfağına, endüstri mahallelerine/ 4 Levent Amerikancı Ahmet, şiirdir artık” diyor, aynalı gökdelenlerde pencere siliyor dağcılar. Geçip teksir makinelerinden, mermiyi namluya sürmelerin sesinden, kitap sakladığımız ağaç diplerinden, kaldırımı söküp taş attığımız nedenlerden konuşuyoruz. “Hücre evlerin Stalin duvarlarına/ Devrim şiirdir artık” diye yanıt veriyor. Issızlık sonra, Kozmik Oda’da labirent mırıldanmalar susuyor masada. Issızlığı masaya getiren şair devam ediyor boşluğa yanıt vermeye. “Gagasındaki mektupta aşk taşıyan kuşları/ İstanbul şiirdir artık”. Gizleyecek ne kalmış ki kendine “Ben de gönül çektim eskiden”. Buralar yetmez, uzak diyarlardan tanık çağırmak gerek umuda. “Borges’in Tanka Defteri’ne/ Kütüphane şiirdir artık” Kendinden sıyrılmanın adımlarıyla geçtiğimiz sokaklar da ritmini unutmuş nicedir. “Gölgemin çizgilerine basmadan/ Yalnızlık şiirdir artık” Biraz daha bu yana Zebercet’in anılarına doğru savrularak yanıt vermeye devam ediyor şair. “Anayurt Oteli’nin trenlere bakan penceresine/ Taşra şiirdir artık” Uzaklara yakın bir yekinme beliriyor içinde “Hiçbir gansterin ayak sesi sessiz değil/ Manhattan çıkmazları şiirdir artık”.

Masada duran bir dünyalı-nın mesafesi kitabına el atıp “Mutfak” şiirinin son bölümünü okuyor şair. “Cenaze evlerinin gri arka bahçelerine/ Ölüm şiirdir artık” *** “öğünsüz çeçil kemiren o sümüklü çocuklar” geçiyor Son Görüş kitabının sokaklarından. Demiştik ya tekrarın ezberini bozalım: Kars gibi çekip gitmektir sevmek. İşte o edebaz ve uslanmaz çocukluk, o kömür karası bitimsizliği sokakların. Burnunu bileğine silmenin sıradanlığı, başkalarının yaşadıklarını kendinin kılma çabası… Orada eskiyen ne varsa masala dair, büyüdükçe kendine yetme isteğini çoğaltıyor sezdirmeden. Gençliğe adım atarken kendine dair notalar biriktiriyor aynı zamanda. İsyan ve devrim saçlarını uzatıyor dizeler boyu; ama bir yandan da geçmiş zamanın sinema önlerinde büyüyen adımları çoğalıyor. Gözlerini sakladığı yerde dinleniyor şairin çocukluğu. Gecenin bir vakti kalbinde bıçakla uyanıp Didem Madak’a mektup yazıyor. Rüyaları akıyor bir şelalenin sesine. Ödünç aldığı ne varsa dağ başına geri veriyor ki, şehir geri çekilmeye yeltendiğinde önlerine çıkıp barikat sesi verebilsin şair. Bir grev çadırında nöbet tutar gibi huzurlu sabahların serin selamlarına konuk olması bu yüzden. Sözcüklerin kampanasını çalan Levent Karataş’ın şiirleri nedendir tüm bu yazdıklarıma.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.