İstanbul’un ILK OPERALARI

Istanbul Life - - Tarİh -

İstanbul’un son yıllarda en çok tartışılan meselelerinden bir tanesi de opera konusu ve Atatürk Kültür Merkezi’nin kapatılmasıyla birlikte şehrin kültür hayatında yeterli sayıda ve donanımda sahne kalmaması oldu. Her ne kadar operanın bizim kültürel hayatımıza cumhuriyetle birlikte girdiği gibi yanlış bir görüş varsa da bu sanatın ve sahnelerin şehirdeki tarihi çok daha gerilere gider.

Osmanlı sarayı çok eski tarihlerden itibaren bu Avrupa sanatına karşı bir ilgi göstermiş olacak ki, Sultan 4. Mehmed’in şehzadelerinin sünnet düğünü için ve 1675 yılında padişahın kızı Hatice Sultan ile Mustafa Paşa’nın Edirne’deki düğünleri için Venedik’ten tam takım bir opera heyetinin tüm oyuncuları, çalgıcıları ve dekorları ile birlikte getirtilmesi uygun görülmüştü. Bu konuyla Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa bizzat ilgilenmiş, fakat zaman darlığı nedeniyle bu girişim gerçekleşememişti.

Osmanlı sarayına operanın ilk girişi ise dolaylı bir yoldan, 1720’li yılların başında gerçekleşti. 1720-1721 yıllarında elçi olarak Paris’te bulunan Yirmisekiz Mehmed Çelebi, bu süre zarfında daha sonra sadrazam olacak olan oğlu Said Bey’le birlikte Versailles Sarayı da dahil Fransa’nın en önemli sahnelerinde birçok oyun seyretti. Seyrettikleri oyunları da kaleme aldığı elçilik raporlarında konu edinen Mehmed Çelebi, böylelikle sarayı ve İstanbul’u da bu Avrupa sanatından haberdar etti. Mehmed Çelebi’nin 27 Mart 1721 günü hayatında seyrettiği ilk oyun, metnini Philippe Quinault’un yazdığı, müziklerini ise Jean-Baptise Lully’nin bestelediği ‘Thésé’ operası oldu. Mehmed Çelebi, bu oyun hakkında İstanbul’a şunları yazmıştı:

“Paris şehrine mahsus bir oyun var imiş. Opare derler imiş. Acayip sanatlar gösterirmiş. Ol şehre mahsus imiş. Şehrin kibarları varırlar, kral bile ara sıra gelir imiş. Bir gün bizi Vasi Merşal davet eyledi, anı seyre gidecek olduk. Ol saray mahsus opare için yapılmış. Rütbesine göre herkesin mahsus oturacak yerleri var. Bizi kralın oturduğu yere götürdüler. Her tarafı kapalı olmakla birkaç yüz balmumu ve billur avizelerle hesapsız mumlar yanmış idi. Mumların alevinden öyle bir şaşırtıcı parlaklık meydana gelmiş ki, tabir olunmaz.

Önümüzde, sazendelerin olduğu mahalde işlemeli bir büyük perde asmışlardı. Tam yerleşildikten sonra birden bire ol perde kaldırılıp ardından bir büyük saray zuhur eyledi. Sarayın avlusunda oyuncular kendilerine mahsus elbiseleriyle ve yirmi kadar peri yüzlü kız pırıl pırıl taşlı elbise ve fistanlarıyla meclise tekrar pırıltılar salıp sazlar dahi hep birden nağmeye giriştiler. Bir müddet raks olunup sonra opareye başladılar. Bunun aslı bir hikayeyi canlı göstermek. Her mecliste başka bir hikayeyi oluyormuş gibi gösterdiler. Mesela padişah kızın bahçesine varacak oldu. Önümüzdeki saray bir anda kaybolup yerinde bir bahçe zuhur etti ki limon ve turunç ağaçlarıyla doluydu. Ve bir vakit oldu ki, dua için kiliseye varacak oldu. Ol bahçe yerinde gerçekten bir büyük kilise peyda oldu. Ve atlı ve piyade asker ile cenkler gösterdiler, gökten bulut ile ademler inip ve yerden ademler uçurdular. Sözün kısası, o kadar şaşılacak şeyler gösterdiler ki, tabiri kabil değildir. Gök gürlemeleri ve şimşekler gösterdiler. Görülmedikçe inanılmayacak kadar acayiplikler ve gariplikler temaşa olundu.”

Muhtemelen opera seyreden ilk Osmanlı padişahı ise, kendisi de deha seviyesinde bir müzik adamı olan Sultan 3. Selim olmuştur. 15 Mayıs 1793 günü Topkapı Sarayı’nda kurulan özel bir sahnede padişah, Avrupa’dan gelen özel bir heyetin temsilini seyretmiştir. Bu olaydan kısa süre sonra ise Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin kendilerine has binaları bulunduğunu söylediği operalar İstanbul’un da çeşitli semtlerinde yükselip sanatseverleri bir araya getirmeye başlayacak, 1826 yılında mehterhanenin tarihe karışmasıyla birlikte İtalya’dan davet edilen şefler vasıtasıyla klasik müzik sadece şehrin sosyal hayatında değil devlet nezdinde de imparatorluğun son günlerine değin yerini alacaktı. The Times gazetesi devrin İstanbul’unu şu satırlarla betimliyordu, “Burada her şey değişiyor, Avrupai tarzda tekrardan düzenleniyor. Yakında İstanbul’da bir tiyatroya ve İtalyan operasına kavuşmamız imkansız gibi gözükmüyor. Sultan şan eserleri dinlemekten büyük keyif alıyor. Geçen akşam Fransız Büyükelçisi’nin düzenlediği eğlenceye bütün başkentin şaşkınlığı içerisinde katılan Majesteleri lisanlarından hiçbir şey anlamasa da coşkuyla şancıları alkışladı.”

, İSTANBUL UN İLK OPERASI

Gazetenin sütunlarına taşıdığı gibi İstanbul’da bir opera binasının inşaası için fazla beklemeye gerek kalmadı. Metin And, 18. yüzyılda Galata’da bir tiyatro açıldığından ve 1827 yılında bu tiyatronun Beyoğlu’na, İstiklal Caddesi üzerinde daha büyük gösterilere olanak tanıyan görkemli bir binaya taşındığından bahsetmektedir. Palais de Crystal veya Fransız Tiyatrosu olarak

bilenen İstanbul’un ilk operasının sahibi ise Giustiniani isimli bir İtalyandı. Adolphe Thalasso bu tiyatronun adının nereden geldiğini ve binanın betimlemesini şu satırlarla yapıyordu:

“Guistiniani Beyoğlu’nun ortasında gösterişli bir tiyatro yaptırttı. Bu balkonu, cumbaları, galerisi olmayan İtalyan üslubunda bir tiyatroydu. Bir at nalı biçiminde sıralanmış, üst üste konmuş altı katta, her biri sekiz kişilik yirmi altı loca bulunuyordu. Önce Fransız Tiyatrosu adı verilen bu tiyatroya, daha sonra ortadaki salona girişin başdan aşağı camdan olmasından ötürü Kristal Saray adı da verildi.”

Yapının Palais de Crystal adını alması 1861 yılında Edouard Salla’nın yapı içerisine aynı isimde bir balo salonu inşa ettirmesinden sonra gerçekleşti. Tüm bina o tarihlerde hava gazı ile aydınlatılıyordu, görkemli koridorlardan 18 sütunun taşıdığı büyük salona geçiliyor, ayrıca yapının içerisinde büfe, sigara salonu ve oyun salonları gibi başka bölümler de bulunuyordu. Dolayısıyla yapıda tiyatro ve operaların yanı sıra; çeşitli balolar ve partiler de düzenleniyordu. Fransız Tiyatrosu İstanbul’daki yabancı temsilciliklerin himayesi altında olduğu gibi Osmanlı’nın öndegelen birçok ismi ve devlet adamları tarafından da destekleniyordu. 1870’deki büyük Beyoğlu yangının da birçok tiyatro binası yok olurken Palais de Crystal bu felaketi ucuz atlatarak bir dönem için İstanbul’un rakipsiz tiyatrosu haline geldi. 1870’lerin sonuna gelindiğinde artık eski cazibesini kaybeden tiyatro binası yıkılarak yerine bugün de varlığını devam ettiren Elhamra Pasajı inşa edilidi.

SULTANAHMET MEYDANI,NDAN OPERA

İstanbul’un ilk operalarından bir tanesi de 1839 yılında Gaetono Mele’nin kurduğu opera oldu. Kısa bir gösteri yapmak üzere İstanbul’a gelen Gaetono Mele, başta devrin padişahı 2. Mahmud’un takdirini kazanınca İstanbul’da kalmaya karar vererek Taksim’de bir tiyatro binası inşa etmek imtiyazını kazandı. Taksim’deki büyük tiyatro inşa olunana kadar da At Meydanı’ndan, yani bugünkü Sultanahmet Meydanı’ndan bir bina kiralayan Mele, haftanın dört günü burada opera ve bale gösterileri sergilemeye başladı. Padişahın yanı sıra Fethi Ahmed Paşa gibi devrin önde gelen isimlerinin de desteğini alan tiyatro kısa sürede dünyada adından bahsettirmeye başladı. The Times gazetesi Sultanahmet’teki tiyatro ve İstanbulluların buraya gösterdiği rağbetle ilgili o günlerde şunları yazıyordu:

“Haftada 3-4 defa İtalyan operası sahneleniyor. 10 ile 50 Frank arasında değişen yüksek bilet fiyatlarına rağmen 1600 kişi kapasiteli tiyatro her seferinde tıklım tıklım doluyor.”

Bizzat 2. Mahmud’un da bir oyun seyrettiği Sultanahmet’teki tiyatro, Taksim’deki beş kat locası bulunan yeni tiyatronun tamamlanmasının ardından Taksim’e taşındı. Fakat bu yeni tiyatronun ömrü fazla uzun ömürlü olmayıp bir yangın neticesinde tamamıyla yok oldu.

İMPARATORLUK TİYATROSU NAUM

1831 yılında neredeyse tüm Beyoğlu’nu yok eden büyük bir yangın yaşandı. Yangında evini kaybedenlerden bir tanesi de İngiliz elçiliğinde tercümanlık yapan Maruni asıllı Michel Naum’du. Maddi imkansızlılar ve devam eden iç çalkantılar nedeniyle Beyoğlu’nun yeniden imarı bir hayli gecikti. Evini kaybeden Michel Naum da hiç olmazsa evin arsasından para kazanabilmek umuduyla Galatasaray Lisesi’nin hemen karşısında, bugün üzerinde Çiçek Pasajı’nın bulunduğu arazisini çeşitli kimselere kiralamaya başladı. Bu araziyi kiralayan ve bölgenin tamamıyla kaderini değiştiren Bosco isimli İtalyan bir illüzyonist oldu. Sultan Abdülmecid’in kız kardeşi Atiye Sultan ile Fethi Ahmed Paşa’nın düğününde gösteriler yapmak üzere İstanbul’a gelen Bosco, başta padişah olmak üzere hemen herkesin takdirlerini kazanınca İstanbul’da kalmaya karar vererek Naum’un Beyoğlu’ndaki arazisini kiraladı.

Düzenli gösteriler yapan Bosco, oyun programını ve tanıtımlarını Türkçe, Fransızca, Rumca ve Ermenice olarak dört dilde yayınlıyor, ikinci sınıfı 10 kuruştan, birinci sınıfı ise 20

kuruştan olmak üzere numaralı biletler satıyor, tiyatrosunda yemek büfesiyle de hizmet veriyordu. Bosco 1842 yılına kadar Beyoğlu’ndaki faaliyetlerini devam ettirdi. İki yıl kadar kapalı kalan tiyatro sonrasında ise 1844 yılında, Michel Naum tarafından Naum Tiyatrosu adıyla tekrar hizmet vermeye başladı.

Nerdeyse yeniden inşa olunan ahşap tiyatro binası 23 Aralık 1844 akşamı perdelerini açtı ve ilk olarak Gaetano Donizetti’nin İtalyan sanatçılar tarafından sahnelenen ‘Lucrezia Borgia’ isimli operası sahnelendi. 1846 yılındaki bir yangında Naum’un tiyatrosu da tamamıyla yanarak yok oldu. Fakat Naum tiyatrosundan vazgeçmeyerek yeniden inşa etmek için girişimlerde bulundu. Yeni yapının ilk projelerini devrin ünlü mimarlarından Giuseppe Fossati hazırladı. Fakat sonrasında yeni tiyatro binası, Beyoğlu’ndaki İngiliz elçiliğinin de mimarı olan William James Smith tarafından yapıldı.

Birçok İstanbullu gibi Sultan Abdülmecid de şehzadeleri Murad ve Abdülhamid efendilerle birlikte defalarca Beyoğlu’na gelerek Naum Tiyatrosunda operalar seyrettiler. Hatta Sultan Abdülmecid’in 1857 yılındaki bir ziyaretinde Donizetti’nin Don Grigorio isimli operası ‘Odun Kılıç’ olarak Türkçe’ye çevrilip Türkçe olarak sahnelenmişti ki bu tarihte bir ilkti. Sultan Abdülmecid’den sonra tahta çıkan Sultan Abdülaziz de Naum’un izleyiceleri arasında yer aldı. Ayrıca Galler Prensi, Fransa İmparatoriçesi gibi birçok yabancı hükümdar da Naum’da operalar seyrettiler. Böylece farklı bir misyon yüklenmiş olan Naum Tiyatrosu’na İmparatorluk Tiyatrosu unvanı verildi. Naum Tiyatrosu devamlı saraydan destek gördü ve bazı vergilerden muaf tutuldu. Fakat 5 Haziran 1870’de Valideçeşme’deki bir evde başlayıp Beyoğlu’na kadar yayılan bir yangın Naum Tiyatrosu’nun da sonunu getirdi.

PETIT CHAMPS TİYATROSU

Bugün Tepebaşı’nda yer alan TRT binası ile önündeki otoparkın bulunduğu arazi ve devamı 1870’lere kadar mezarlık olarak kullanılan bir alandı. Taksim ve etrafının şehrin ana mezarlığı olmasından dolayı burası Petit Champs yani Küçük Mezarlık olarak anılıyordu. 1870’deki Büyük Beyoğlu Yangı’nın ardından yapılan düzenlemelerde bu bölgenin de bir gezinti mahalli olarak düzenlenmesi gündeme geldi. 1871’de başlayan ve hala çalışan Tünel’in inşası sırasıda çıkan hafriyat bu alana dökülerek bölge bir set halinde yeniden düzenlenildi. 1874 yılında ise buraya bir de tiyatro inşa edilmesine karar verildi ve İtalyan Mimar Barbaroni’ye burada ahşap bir tiyatro binası sipariş edildi.

Tepebaşı Bahçesi bir park olarak 1880 yılında tamamlanarak hizmete girdi. Tiyatronun da yine aynı yıllarda tamamlanarak perdelerini açtığı tahmin edilmektedir. Bu tiyatro sadece şehir tarihi için değil tiyatro tarihimiz için de en önemli merkezlerden bir tanesiydi. Tarih boyunca sadece tiyatro temsilleri ve sinema gösterimleri için kullanılan Tepebaşı Tiyatrosu’nda, Osmanlı’daki ilk konservatuar olan Darülbedayi 1916 yılında ilk oyununu sergiledi. Muhsin Ertuğrul’dan Raşit Rıza’ya kadar Türk tiyatro tarihi için bir çok önemli isim bu sahneden geçti. 1927 yılında Darülbedayi tamamıyla bu tiyatroya taşındı. Yıllar boyunca Tepebaşı Tiyatrosu’nun gerek sahnesi, gerek sınıfları, gerekse de locaları birbirinden önemli onlarca ismi ağırladı. 1969 yılına gelindiğinde Harbiye’de yeni ve modern bir salonun inşa edilmesi üzerine Tepebaşı’nın boşaltılmasına karar verildi. 1 Temmuz 1969 günü düzenlenen bir törenle tiyatro boşaltıldı. Öncelikle buranın yıkılmasına karar verildi. Fakat hemen herkes buna karşı çıktı. Bunun üzerine yapının tiyatro müzesine dönüştürüleceği açıklandı. Fakat 17 Nisan 1970’te çıkan bir yangınla yapı büyük hasar gördü. 3 Kasım 1970’deki ikinci bir yangınla tamamıyla yok oldu.

Palaise de Crystal’de bir balo

1720-1721 yıllarında elçi olarak Paris’te bulunan Yirmisekiz Mehmed Çelebi izlediği Thésé operasını İstanbul’a yazdığı mektupla değerlendirmişti.

Bosco’nun dört dilde tiyatro ilanı

Giuseppe Fossati’nin hazırladığı Naum Tiyatrosu Projesi

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.