bir başyapıtı başka gözle yeniden okumak

Kitap - - YILIN EN IYILERI -

Bu sene Kitap Fuarı’nın en güzel, en gönlümü hoş eden standı yine her sene olduğu gibi Can Yayınları’nınki oldu. Klasiklerden günümüze pek çok yazarın farklı eserlerini yayınlayan ve yıllardır değişmeyen, klasikleşmiş, kültleşmiş beyaz fon içi kırmızı kalpli kitap kapaklarının yeri benim için ayrıdır. Bu sene Can’da yine görüp, sonradan yeniden okumaya karar verdiğim Marguerite Duras’nın “Sevgili”sini, “Grinin Elli Tonu”nun meşhur olduğu şu dönemde farklı bir gözle okudum.

Tahsin Yücel “Sevgili” için “... Gerçekten de, anlatıcının durmamacasına resimlerden, görüntülerden söz ettiği, dönüp dolaşıp odak- görüntüye gelmek üzere, bir görüntüden bir başka görüntüye, bir resimden bir başka resme atladığı görülür. Olayların birbirini izleyiş sırasını hiç mi hiç göz önüne almaz görünen bu sürekli gidişgelişin yarattığı ilk izlenim, bir anlatıdan çok, başı sonu belirsiz bir söylenti, dağınık bir anılar toplamı karşısında bulunduğumuzu düşündürten bir karmaşa izlenimidir. Ama, resimler çoğaldıkça zaman sırası ne denli çiğnenmiş olursa olsun, aralarındaki bağlantılar belirmeye, her birinin bir başka parçasını taşıdığı öykü de biçimlenmeye başlar. Hiç kuşkusuz, düzensiz bir öyküdür bu; ufalanmış, parça parça dağılmış bir öyküdür. Ama, fazla bir düşünsel çaba gerektirmeden, güçlü bir biçimde duyurur, yaşatır kendini. Üstelik, biçem düzlemindeki bu parçalanmışlık da bir resimdir bir bakıma: anlatıcının bütün yaşamının resmi. Parçalar aracılığıyla bütünlüğü, görüntüler aracılığıyla derinliği yansıtmaya, daha da iyisi, yeniden kurmaya çalışmanın pek de tutarlı bir yol olmadığı düşünülebilir; ama Sevgili böyle bir düşüncenin tam tersini kanıtlamak için yazılmış gibidir” der.

Saygon’da, Marguerite Duras’nın doğduğu topraklarda geçen olayın sürükleyici olduğu kadar kopuk hikâyesi ders verir nitelikte. Romanı okuyup bitirince yıllar içinde aslında hiçbir şeyin değişmediğine bir kez daha şahit oluyoruz âdeta. Kadınlar hâlâ mutsuz, hâlâ sadece bir şeyler alarak mutlu olmaya çabalıyorlar ve umutsuzluk, yakalarını bırakmıyor.

“Çoktan anlamışım. Bir şey biliyorum. Biliyorum ki, kadınları güzelleştiren şey giysiler değil, güzellik özenleri de değil, kremlerin pahalılığı, süslerin enderliği de değil. Biliyorum ki, sorun başka yan- da. Nerede bilmiyorum. Kadınların sandığı yerde olmadığını biliyorum yalnızca. Saygon sokaklarında, ıssız merkezlerde yaşayan kadınlara bakarım. Çok güzel, çok beyaz olanları vardır, burada, özellikle de uzak, ıssız merkezlerde büyük özen gösterirler güzelliklerine. Hiçbir şey yapmazlar, kendilerini saklarlar yalnızca, ileriye, Avrupa’ya, sevgililere, İtalya tatillerine, her üç yılda bir alınan altı aylık izinlere, en sonunda burada olup bitenlerden, bu öylesine özel sömürge yaşamından, bu insanların, bu boy’ların kusursuz hizmetinden, bitki örtüsünden, balolardan, uzak görevlerde çalışan memurların yaşadığı içinde kaybolunacak kadar büyük beyaz villalardan söz edebilecekleri günlere saklarlar. Beklerler. Boş yere giyinirler. Kendilerini seyrederler. Bu villaların gölgesinde, daha sonrası için seyrederler kendilerini, bir roman yaşadıklarını sanırlar, uzun bekleyiş günleri boyunca, zaman gibi biriktirilmiş, ne yapacaklarını bilemeyecekleri kadar çok giysilerle dolu, uzun dolapları vardır. Kimileri delirir. Kimileri hiç ağzını açmayan bir hizmetçi kız uğruna bırakılır. Yüzüstü bırakılır. Bu sözcüğün onları incittiği işitilir, çıkardığı gürültü işitilir, attığı tokadın gürültüsü. Kimileri kendini öldürür. Kadınların bu kendi kendilerine karşı, kendi elleriyle işledikleri kusur bana çok yanlış gibi gelirdi her zaman. Arzu uyandırmak gerekmezdi. Arzu ya kendisini uyandıran kadındaydı, ya hiç yoktu. Ya daha ilk bakıştaydı, ya da hiçbir zaman var olmamıştı...”

“Sevgili” bu fuar bahanesi ile yeniden okuma fırsatı bulduğum, edebiyattan yeniden keyiflendiğim bir başyapıt. Muhakkak okuyun.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.