zamanın şakası yok

Kitap - - YILIN EN IYILERI -

Bir milâdi yılın sonuncu ayına gelindi mi, üstümüze varan dünyevi sorunların biraz hafif olanlarını öteler ve zaman üzerine, aklımızın alabildiği kimi çıkarsamaları bir bir sıralarız. Tümü de yanılsamadır zaten bunların. Bir sanıya dayanır. Örneğin kürek çekmesini bilmeyenler, o kadar emek verir çabalarlar, sonunda bir de bakarlar ki hiçbir yere götürememiş ve hep aynı yerde döndürmektedirler kayığı. Ya da küreklerinin yardımıyla yol aldıklarını sanarken tam, yalnızca akıntı ve rüzgârın yönü doğrultusunda sürüklendiklerini anlayıverirler. Denizle uzlaşmak zordur. İnatçı, dik başlı ve aldatıcıdır. İstediği ilgi ile sevgidir yalnızca. Zaman da öyledir galiba.

Ve gene bir metafor olarak, kimilerine göre başı ve sonu belirsizliklerle dolu bir yoldur, yokuştur da sanki zaman, her etabına durup düşünme noktaları konulmuştur. Yaşayanların bu maratondaki başarılarını ölçmek, kârlarını zararlarını saymak, olayların çetelesini tutabilmek için bir an durup hesaplaşmaya, bir anlamda hayatlarını temize çekmeye ihtiyaçları vardır. Bu arada dünyanın dönüşünü ister bilimsel yollarla, ister geleneksel gölge ölçme yöntemiyle durmadan saydıkça, her konuda bir yıldönümü oluştururuz kendimize. Yılın her mevsiminde, her gününde, ölüler diriler, savaşlar barışlar bir yaş daha alır. En eski aşklar bile. Bunların tümü de gerektiği gibi anılsa, kutlanılsa, herhalde dünyanın yedi harikasını ve diğerlerini üretebilecek zaman kalmazdı insanlara.

Her kültürün kendi yılını başlattığı bir tarih skalası var elimizde. Bizlerse bir genel kabul doğrultusunda miladi takvimle bir duygudaşlık kurup, kendi farkındalıklarımızı bu sonuncu aya yoğunlaştırıyoruz. Zaten son gelen bilgilere göre, 2019 yılında olmamız gerekiyormuş. Ama bütün bu varsayımların olayın günümüzdeki ekonomik sonuçlarını etkilemediğinden fazla bir önemi yok. İsteyen her yaygın söylentiyi sahi sanır, hediyeleşir eğlenir, isteyen nedenini pek bilemeden küser, evine ve kendi ruhaniyetine kapılır. Gene de aralık ayının son günlerinde çoğu toplumların yaşadığı güçlü esintiler önlenemez. Çünkü zamanın şakası yoktur. Onunla ilgili yıldönümlerinde mutlaka bir ayrıcalık tanınmasını ister kendine belki de. Herkes bilir ki zaman canlılara uygulanan kozmik bir insafsızlıktır. Onunla iyi geçinmek, yalancıktan sırtını okşamak gerekir, hiç olmazsa yılda bir kere.

Biz şimdi gelelim şu bizim İstanbul’daki on iki kapılı bahçemize. Hani hangi kapısından içeriye girsek, orada başka bir ayın çok özel renklerine, anılarına rastladığımızı varsaydığımız, o çoktan dağılmış bahçeye. Diyelim ki şimdi de aralık ayının bahçesindeyiz. Soğuk, acıtıcı ve keskin bakışlı bir kış güneşi karşıladı bizi. Bir de orta yerde, çırılçıplak dallarının ucunda iki yana yalpalayan bir kış gülü var. Yediveren türünden. Biliyor bir simge olduğu- nu ve yitip giden güzelliklerin kış aylarında ondan sorulduğunu. Yaz aylarında ise kayısı gülü de denir ona gurup gülü de. Şimdi azalmış turuncularıyla solgun sarılarını korumaya çalışan masallardan çıkmış bir peri kızı gibi utanarak titreşiyor. Tek şansı onu kimselerin görmeyişi, incitilmiyor hiç olmazsa. Yoğun kokusunda, hayatın pek çok gizemi, anlatımını bulmuş gibidir, ömür boyu bir takıntı gibi kalır insanın aklında.

Ya sonra? Biraz önce sezdirmeye çalıştığım gibi, aralık ayının öncesi sonrası yoktur, geride kalanlar, olanlar olmayanlar, yaşananlar yaşanmayanlar, bölük pörçük serpilmiştir ortaya. Bu kafası karışık bahçeyi beğenmedinizse çıkın dışarıya. Caddelerde kokinalar satılır bu ayda. Alın bir demet, eve getirin, biraz da pamuk serpin üstüne kar niyetine. Ben çocukken öyle yapardım. Ne de olsa kuzey ülkelerinin bütün efsaneleri yeryüzüne dağılır bu ayda. Karlar, kızaklar, geyikler ve sonsuz yeşilliği nedeniyle kutsal sayılan çam ağaçları… Birkaç pamukla bu karları evimize taşımanın ne zararı olabilir. Az mı oyalandık bir zamanlar, açık bir zarfla uçarak gelen manzaralı kartpostallarla. Ya çıkarsa diye, bir amortinin bile yaklaşmadığı yılbaşı piyango biletlerini eski bir para gibi çantalarda sakladığımız yıllarda, çağ atlatan umutlarla ne zamanlar geçirdik koyun koyuna. Yaşlandıkça kolaylaşıyor artık, hayatın çürük bir gaz tenekesi gibi kaç yerinden birden olmayan zamanı sızdırdığını anlamak. Ve kurtarabildiğimiz geride kalan anlar ise, kıt kanaat geçinenlerin dikkatiyle, yoktan var ettiğimiz küçük mutlulukları tatmak ve dünyayı sarmalayan acılara gücümüz yettiğince dayanmakla geçiyor. Aklımızı iflastan koruyan da böylesi bir dengedir belki.

Çoğunlukla güzel havaların şımarttığı İstanbul, kasımda yaşadığı ılık bir pastırma yazından sonra aralıktan ne kadar ürkse yeridir. Kentliler, tırmanışındaki en zorlu etaba girmiş bir dağcı gibi her konuda değişik sarsıntılar yaşar. Çocuklarsa ilk karı bekler hayat bilgisindeki ünitelere bağlı kalarak. Lodosu izleyen her poyraz bir sulu sepkene gebedir ama şu iklim değişiklikleri pek çok beklentiyi karşılıksız bıraktı. Sanatçıların da aralık ayından beklentileri vardır bana kalırsa. Şebi yelda denilen yılın en uzun gecesi bir derinleşme ve yaratıcılık ivmesi taşır içinde. Sûfiler içinse şeb-i aruz, sonsuza açılan kapıların anahtarlarından biridir belki de. Kimi dünyalılar da bir duygu ve inanç sarmalında, bir alışveriş furyasına kaptırırlar kendilerini ki, aralık ayına damgasını vuran da kucaklardaki paketler olmuştur zamanla. Anımsayın, yirminci yüzyıl sinema filmlerindeki kurdeleli karton kutuları. Alım gücü yerinde olan manşonlu hanımlarla caddeleri aydınlatan ışıklı ağaçları… Ve arka plandaki duygu selini daha da taşıran kırgınlıkları.

İnsan doğduğu ayı ya da mevsimi sever derler ya, işte böyle söylentilere dayanan duygusal bir ilişkim var benim de aralık ayıyla aramda. Ne de olsa bu ayda doğdum, karartmanın, yoksulluğun ve diz boyu karların İstanbul’a uğradığı bir yılda. Sabaha karşı tipinin içinde çançanlarını çalarak yol almaya çalışırken ilk tramvaylar tam da.

Kar yağmasa da sesleri tizleştiren soğuk berrak bir hava gene hüküm sürüyor gecede. Yüzü buzlanmış bir ay gene tepemizde yol alıyor gizlice. Arabaların korna sesleriyle, köpeklerin havlamaları daha çok yankılanıyor sanki havada. Ya bozacının sesi? Adamın biri, geçmiş günlerin yürek burkan öykülerini de güğümlerine doldurmuş geçiyor karanlık sokaklardan sanki. Ve yalnızca boza sattığını sanarak durmadan bağırıyor. Mahalleli duysa da duymasa da boşlukta yankılanan sesinde bir İstanbul efsanesinin yankılandığını bilmiyor bile. Bu efsane ki, geceleri bir bardak boza ve bir avuç sarı leblebiyle birlikte evimize girer, belleğimizi altüst eder aslında. Yalnızca boza değil, zencefilli sıcak bir sâlep de iyi gelir toplumsal unutkanlıklara. Çaya biraz konyak katıp içmenin de, biraz taklit de olsa özel bir keyfi vardı eskiden, nerelere uçtu acaba. Ya da son içkisini ‘nezih’ bir yerde elma ve konyak olarak saptayan bir İstanbullu beyefendinin son vapurlardan birine yetişmeden önce Karaköy köprüsünün altındaki bol ışıklı ve en pahacı manavlardan aldığı, gevşek kabuklu kokulu kocaman Bodrum mandalinalarını, yerli muzları, parlak Amasya elmalarını, bir kağıt paketin içinde eve taşırkenki bir tür özür niyetine geçen erken yılbaşı cömertliğini hüzünlenmeden anmak mümkün mü? Nedendir bilmem aralık ayında nereye dokunsanız oradan bir esriklik fışkırır bu uhrevî kentte bile. Lâle Devri’nden Bizans’a, oradan Hz. Süleyman’a uzanan rüzgârlardan esin kapmayan bir ruh, tutunabilir mi acaba Heyhat Vadisi denilen İstanbul’da?

Artık biliyoruz ki, buzul çağı sonrasında yaklaşık on bin yıl önceki bir tufanla Karadeniz ve Marmara’nın suları birleşti, vadiler yarıldı, Boğaz denilen akıntılı denizi oluştu İstanbul’un. Ama biz bu denize yeteri kadar iltifat etmedik. Daha yüzyıl önce kentin en ucuz en değersiz arsaları bile deniz kıyısında yer alanlardı. Anımsayabildiğim kadarıyla denizi esirgeyen koruyan hiçbir zihniyetle karşılaşmamıştım çocukluğumda. Deniz, her türlü atığımızı nasıl olsa alır götürür diye içine attığımız bir çöplüktü yalnızca. Bugün ise bizler değil, bütün dünya ülkeleri denizlerden en etkin biçimde özür dilemek zorunda. Neden mi sözü taşıdım buralara? Aralık ayındayız ya, İstanbul’da yaşanan uskumru bolluğunu anmaktan kendimi alamıyorum. O uskumru ki II. Dünya Savaşı’nın yoksulluğunu yenerken en azından kuru üzüm, süpürge otu tohumu, kavrulmuş nohut kadar yer almıştır hayatımızda. Resme, edebiyata girmiş, kılçıklarını bile karikatürlerde barındırmıştır. O kıtlık yıllarında yemek dersi de veren sanat okul- ları, öğrencilerine ağırlıklı olarak uskumru dolmasının yapılışını öğretmişlerdir. Çünkü balığın içine de kendi etini doldurursunuz ya, bu nedenle ucuza gelir dolma size. Teyzelerimi mutfakta izleme olanağını bulduğum için anımsıyorum, payitahttan kalma böylesi örtülü yoksullukları da. Sonraları denizin keyfi kaçınca, yollarımız ayrıldı uskumruyla da. Bir ara duyulan özlem öylesine arttı ki bu kalender balığa, Karaköy rıhtımındaki bir lokantanın vitrininde bir kayık tabak dolusu uskumru dolması sanki plastikten yapılmışçasına tek başına durdu ve hâttâ denizin, limanın, geçmiş günlerin maskotluğunu yaptı. Bunun sonucu olarak da öğle üzerleri, kentin izini süren ünlü şanlı şairleri kendine çekmeyi başardı. Bugünse yokluğunun farkında bile değiliz uskumrunun. Biraz tuhaf kaçacak ama İstanbul’un caddelerinde herkesin kendine yakın bir şaire rastlama olasılığı da kalmadı galiba.Bir Karadenizlinin yakın bir zamanda hamsiyi unutmak zorunda kalması kadar hazin ve çarpıcıdır aslında, bu kentin özellikle doğasından verdiği kayıplar.

Ama gene de bu yazıyı okuyanları biraz gülümsetmeyi isterim doğrusu. İnançlar üzerinden yapılan tartışmaları bir kenara koyarsak, yılbaşında hindi satışları ülkemizin büyük kentlerinde de artar. Ama ne gençler ne de orta yaşlılar, altmış yetmiş yıl önce aralık ayında hindi sürülerinin hışırtılar yayarak sokaklardan geçtiğini bilemezler. Aynı kurbanlık koyun sürüleri gibi. Ben bile unutacağım neredeyse hindilerin sırtını bir kızılcık sopasıyla kırbaçlayarak, yollarda yönlendiren satıcıların tiz ıslıklarını. Bunu başaramadıklarında da hindilerin gelişi güzel her bahçeye dalışını. Kış bahçelerinde zarar verecek pek bir güzellik bulunmasa da düşününüz ki İstanbullu hanımların her zaman yükselecek bir çığlıkları vardır yedeklerinde. Ve benim emekli büyük dayımın onca savaşlardan sonra, kayığıyla baş başa kalıp da ancak ara sıra balığa çıkabildiği yıllarda, yoldan geçen hindiciyi çağırıp iki katlı ahşap evin alt kat penceresinden içeriye yoklamak için bir hindi alıp ve ondan dilediği kadar tüy yolduktan sonra, beğenmediğini söyleyerek satıcıya geri verişini, ben bir aralık ayı anısı olarak özenle koruyorum. Bilenler bilir o siyah hindi tüyleri uskumru çaparisi yapmak için kullanılır. Ve o günlerin sözde değişen İstanbul’unda ancak böylesi yollarla elde edilebilirdi belki kış ortasında. Ya bugün yaşadığımız değişimler dönüşümler? Bir deniz sevdası uğruna yapılan bu masum soygunlara keşke mümkün olsa da bugün de rastlasaydık tam yılbaşı üstü kalabalıklaşan alışveriş merkezlerinde. Ne eğlenceli olurdu.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.