tesadüf suretinde dünyevileşen kaderin romanı: nar ağacı

Kitap - - YILIN EN IYILERI - Nar Ağacı, Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları, 535 sayfa, Ekim 2012, İstanbul.

“İki muazzam ırmak; mağrur, asaletli, durgun, sessiz ve çok derin iki ayrı ırmak, şimdiye değin ne yaşamışlarsa nerelerden doğup nerelerden akmışlarsa hepsini arkalarında bırakarak tam karşımızda birleşiyor ve tek bir ırmak halinde akmaya devam ediyorlar. Aldıkları yeni isme bakılırsa en fazla da isimlerini arkada bırakmışlar. Biri Ardahan’dan çıkıp doğduğu toprakları hemencecik terk eden, pasaportsuz, sorgusuz sualsiz Gürcistan topraklarından geçen Kura, diğeri Aragvi.” (S. 454)

Yukarıdaki satırlar Nazan Bekiroğlu’nun “Nar Ağacı” adlı son romanından. Bir bakıma romanın iki ana karakteri Settarhan ile Zehra’nın metaforu diyebiliriz bu iki ırmağın birbirleriyle kavuşmasına. Biri aile geleneğini sürdürerek Tebriz, Tahtı Süleyman, İsfahan, Şiraz, Yezd, Batum, Tiflis ve Bakü gibi şehirler arasında halı ticareti yapan genç bir tüccar, diğeri Trabzon’da doğmuş büyümüş, 1915 Rus işgali sırasında İstanbul’a muhacir çıkıp tekrar aynı şehre dönmüş bir güzel kız... Romanın anlatıcısının dedesi ve anneannesi. Roman da hem onların, hem de onları bir roman kişisine dönüştüren anlatıcının, bir anlamda bu romanın yazılışının öyküsü. Dolayısıyla üç ayrı düzlemde okumak mümkün “Nar Ağacı”nı.

Anlatıcı dedesini on iki yaşındayken kaybetmiş, kendisine ait anıları bulanık, birinci elden tanıkları hemen hiç yok. Paslı, eğilip bükülmüş bir kutu içinde baba ocağı Taht-ı Süleyman’a yazılıp gönderilmemiş mektuplar, gönderilmiş ama cevabı alınamamışların kopyaları, Taht-ı Süleyman’dan gelmiş tek cevap, firuze taşlı bir yüzük, birkaç Rus rublesi, bir evlenme cüzdanı ve beş adet eski zaman fotoğrafı... Elde var olan malzeme bu. Bir de onun yolu Trabzon’a düşmeden önce yaşadığı coğrafyaya, ticaret için dolaştığı şehirlere yapılan yolculuklar. Setterhan’ın hikâyesi bu sınırlı, az malzeme üzerine bir romancı muhayyilesiyle inşa ediliyor. Geçen yüzyılın başlarında I. Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü, İngiliz ve Rusların kontrolü altındaki İran’da geçen gençlik yılları... O yıllarınTebriz’i, Bakü’sü, Tiflis’i, Batum’u, Yezd’i... Bütün canlılığı, bütün girdisi çıktısı, günlük hayatı, zengin insan manzaraları, çarşı, pa- zarları, esnafı, sanatkârları, maddi ve manevi yapısıyla ete kemiğe büründürülüyor. Bir de tabii aşk, hatta aşklar var: Eski doğu hikâyelerinden el alan bir aşk hikâyesi, Settarhan’ın Azam’a duyduğu aşk, Azam’la Piruz’un aşkı, Sofya’nın Setterhan’a duyduğu aşk... Masalsı, lirik bir anlatımla dile getirilen iç içe geçmiş aşklar, hayatlar...

Anneanne için de aşağı yukarı aynı şeyler geçerli. Elde olanlar geçen yüzyılın başından fotoğraflar; “Eski Ev”, “Gülcemal vapuru”, “İstanbul Hamidiye Etfal Hastanesi’nde bir “Hilâl-i Ahmer” hemşiresi kartpostalı”, “Trabzon’da Taşhan”, yine “Trabzon’da Balkan Savaşı için seferberlik ilân edildiğinde meydanda toplanmış kalabalıklar”ın fotoğrafı. Anneannenin -Zehra’nın – Settarhan’dan önceki yaşamı da tarihin hızlandığı özel bazı dönemlerde basit hayatların nasıl bir romana konu olacak kadar karmaşık hale gelebildiğinin hikâyesi. 1912 Balkan Savaşı seferberliği; hem erkek kardeşin hem de evlenmek üzere olduğu sevgilinin kaybedilişi. 1915... Trabzon’un Ruslar tarafından işgali... Bir yandan da o sıralarda başlayan Ermeni tehcirinin yaşattığı acılar, yıkımlar... Trabzon’dan İstanbul’a zorunlu göç, savaş yıllarının İstanbul’u, yitik kardeşin izini arayış... Savaşın bitimiyle tekrar Trabzon’a dönüş: Zehra’nın romanı.

Settarhan ve Zehra “Kaderin akıl almaz haritasında” birbirinden habersiz, karşılaşmaları, biraraya gelmeleri olasılığı neredeyse yok mesabesinde iken büyük bir alt üst oluşun içinden sağ ve esen çıkıp bir araya geliyorlar. Zira “Kader bütün kazalarını toplamıştı, geldi. Bu kez tesadüf suretindeydi.” (S.437)

Bu şekilde bakarsak tesadüf kılığına bürünerek dünyevileşen kaderin romanı olarak da okuyabiliriz Nazan Bekiroğlu’nun romanını. Romanın anlatıcısı “Kahin Prenses Kassandra” hüviyetinde kaderin akıl almaz haritasını önümüze seriyor. Gören, duyan, olan bitenin nereye varacağını bilen ama hiçbir şekilde sürece müdahale edemeyen Kassandra olarak. Nazan Bekiroğlu bu şekilde romanın anlatıcısını üçüncü bir ana karakter kimliğinde romana sokarak romanını klasik bir roman biçiminden çıkartmayı, geleneksel hakim bakış açılı anlatıcıdan da kurtulmayı başarıyor.

Okuyucu, anlatıcının devreye girdiği bölümlerde bir yandan romanın yazılış serüvenine tanık edilirken bir yandan da anlatılanların bir kurgunun parçası, bir tahayyül oyunu olduğu sürekli vurgulanıyor. Yazar bu epik kırılmayı bir fotoğrafa bakarken kendini bir anda o fotoğrafın zamanında bulma oyunuyla sağlıyor. Fotoğrafla anlatıcının hayal gücü buluştuğunda makara ileri geri sarılıyor, zamanda ve mekanda ilerleyiş gerçekleşebiliyor. Anlatıcın araya girdiği bölümlerde, romancının heyecana gelip coşkunlukla “kurup kaldırdığı, sonra kurduğuna kendisinin de inandığı” bölümler dengeleniyor; masal, anlatıcısı eliyle yıkılıp oyun, oyunu kuran tarafından bozulmuş oluyor. Böylelikle okuyucu hep gerçekle roman gerçeği arasındaki denge hattında tutuluyor.

Başka başka bakış açılarıyla, farklı odaklardan da okumayı mümkün kılan zenginlikte Nazan Bekiroğlu’nun romanı. Bir arayış, bir iz sürme ve bir yol romanı olarak da okuyabilirsiniz Nar Ağacı’nı bir doğu masalı, bir aşk hikâyesi, bir vazgeçiş, bir bırakış ve yeniden doğuş öyküsü olarak da... Ya da her okuyanın kendisinin keşfedeceği başka başka dünyalar olarak da. Aslında her iyi kitap böyle değil midir?

nisiltan@yahoo.com

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.