Denizin çağrısı

Öyle bir an gelir ki denizin çağrısı iliklerine işler. O karayel gibi değil, mavinin damarlarında akması gibi. Sanki çok eskilerden, kökleri antik çağlardan kalan, sirenlerin Odysseus'a seslenişleri gibi, Oruç, Hızır reislerin, Dragut'un yelkenlerinde yı

Naviga - - Mektup - YAZI VE FOTOĞRAFLAR: EFTAL ÇİFTÇİ

Deniz çağırdı mı adamı, üzerinde yaşanan destanları ile, asırların kör karanlığında kaybolmuş forsaların uçsuz bucaksız hayalleri ile, sakin sularda mehtabın altında hülyalara dalmış, sulara nice hatıra salmış sevdalıların kokuları ile çağırır. Kör eder seni hiçbir şey görmez gözün. Seni öyle çağırır ve eşsiz mavilikleri ile her şeyini sunarak çağırır. Ve sen böyle bir davet karşısında özel olduğunu düşünürsün çünkü o, farklı olduğunu hissettirir sana... Rahmetli büyük usta Sadun Boro’nun dediği gibi ‘karalar kekamoz bağlamışsa’ ve bundan dolayı, pek bulanıksan, hele onun o berraklığı var ya, bir ananın evladının yarasına merhem olması gibi sana merhem olacaksa, işte bu zaman senin, denizin çağrısına asla ve asla kayıtsız kalamayacağın andır.

Akdeniz’de bir nokta koydum; buraya gideceğim diye. Zaten orası da nokta kadar bir yerdi Akdeniz’de. 2008 yılında Malta’ya üç-beş günlük bir ziyaret yaptığımda, karaya çekilmiş siyah inci adında bir yelkenli gördüm ve onun yanı başında bağlanmış farklı yerlerden gelmiş birçok yelkenliyi... İşte o gün ve orada, öyle kuvvetle ve içten bir hisle, bir gün buraya, rüzgârlara özgürce yelken açacağım kendi yelkenli teknemle gelmeyi diledim.

Bir zamanlar gençlik yıllarımda arkeoloji okuyan ve hayallerinin peşinde koşan bir delikanlıydım. Kış aylarında Ankara’nın bozkırında, mavi özlemi sardı mı, hemen bir gezi patlatırdık. Aylardan aralık olsa da ne yazar, ver elini Akdeniz, Xantos, Patara, Leton ve özellikle Phaselis; antik kentler ve yaşanmışlıkları...

Yaz aylarında kazılara katılırdım. Özellikle Alanya gibi deniz kıyısındaki kazılara... Sonra guletlerde rehberlik yapar, bu yolla denizleri gezer, denizcilik öğrenirdim. Aya Nikola Adası’nın siperliğinde hep kendi teknem ile tüm kıyıları ve uzak denizleri gezmenin hayalini kurardım.

Bir gün denizin çağrısına kulak verdim. Daha önceleri hep eş dostla deniz gezer, birşeyleri paylaşmaya çalışırdım ama bu sefer yalnız gittim. Zira onun bu daveti arınmayla başlayıp, onunla olduğu kadar içsel bir yolculuk içeren, kişiye özel bir davetti. Böylelikle hareket vakti geldi çattı. Marmaris’ten attım palamarı.

Ver elini Rodos

Dünyanın yedi harikasından biri olan Rodos Heykeli’ni günümüzde göremesek de Mandiraki Limanı’nın girişinde ayaklarını limanın iki yakasına açmış, New York’taki Hürriyet Heykeli’ne benzer, devasa duruşu ile gelen tekneleri karşılaması ve ayaklarının arasından

limana girişlerini hayal etmek bile bana iyi geldi. Bu zor yer bulunan limana, acente kanalından giriş yapmak kaçınılmazdı. Rodos Kalesi ve eski şehri başladım dolaşmaya. Kudüs’ü kaybeden Saint Jan Şövalyeleri’nin 14.-15. yüzyıllarda kurdukları Rodos Kalesi, Grand Masters Sarayı, Şövalyeler Caddesi tipik bir Ortaçağ yerleşimi izlemenin tadını verdi doğrusu. Buna Hipokrat Meydanı’nda bir keyif içkisi eklemek de fena olmadı. Bu esnada Oruç Reis geldi aklıma. Bizim korsanların atası kızıl sakal Oruç, başlarda Midilli Adası’nda yaşayan, Sipahi Yakup’un oğluymuş ve seramik üretimi yapar, oniki oturak bir çektiri ile denizden mallarını kimi yerlere dağıtırmış. Taa ki Rodos şövalyeleri teknesini yağmalayıp kendisini esir edene kadar. Kaçıp kurtulup, Akdeniz’de azılı bir korsan, hatta Cezayir’de bir devlet kurmadan önce bu adada köle olarak yaşaması manidar geldi bana. Ruhun şad olsun Baba Oruç Reis. Biraz da Osmanlı eserlerini ziyaret etmek iyi olur düşüncesi ile Sultan Süleyman, İbrahim Paşa, Mustafa Paşa camilerini, Fethi Paşa Kütüphanesi’ni gezdim. Akşam teknenin havuzluğunda daldım düşüncelere. Dünya gezginlerinden Ekrem İnözü’nün kulakları çınlasın. Yedi denizi dolaştıktan sonra hani ‘Dünya Varmış’ diye yazdığı kitap var ya bir çırpıda okumuştum. O aklıma düştü. Dünüme dönüp baktım. Miho kuşu gibi dağ eteğinde yaşayıp sulara bakmıştım. Onun gibi yalnız denizlere koştuğumda Miho kuşu da benim gibi karalarda yas mı bağlamıştı? Denizlere vardığında Ekrem Usta gibi düşünmüş müydü? “Dünya Varmış” demiş miydi?

Karpatos yolunda heyecan

Sabah, sıcacık içimi aydınlatan güneşin altında Faliraki’ye doğru yelken açtım. Adanın eğlence mekanlarının bolluğu ile bilinen bu bölgesini molasız geçerken, sularının berraklığı dikkatimi çekti. Adanın bu kıyıları kumsaldır ve kıyıdan açıklarında bile derinlik ölçerim 10-15 metreleri gösterir. Suyun dibi net görülür.

İlk kısa molayı Anthony Quinn Koyu’nda verdim. İki girişe sahip bol döküntüsü olan her iki koya dikkatle girilmesi gerektiğine kanaat getirdim. Karadan da denizden de gelinse Ege’nin yüzlerce güzel koyu arasında müstesna yeri olan bir yer. Akşamüstü Rodos’un sayılı bir o kadar güzel demir yerlerinden biri olan Lindos Koyu’na vardım. Beyaz evleri, dar sokakları arasından gün batımını tepedeki kalede izlemek, koydaki yelkenlileri kuşbakışı seyrin tadını aldıktan sonra aşağıdaki tavernalardan birinde uzo ve malumunuz olan menü ile açlığımı sonlandırdım.

Yarınıma doğan gün ışığı ile seyri sefere koyuldum. Adanın güneybatı istikametindeki son noktası olan Macheria Burnu’nu geride bırakıp, bir sonrası ziyaretgâhım Karpatos Adası’na doğru rota tuttum. Rodos’un yaklaşık 5 mil açıklarında bir şeyler içmek için teknenin içine girdiğimde farş tahtalarının üzerinde bir karış suyla karşılaştım. Suyun tadına bakmakla melodim değişti. Kuzine kısmında mobilyanın arasından bir parmak kalınlığında gelen tatlı suyu takip edince kelepçeden patlayan hortumdan dolayı tanklardaki suyumun tamamını teknenin içine dolduğunu anlamam uzun sürmedi. Sintine pompası ile suyu tahliye edip çift kelepçe ve fırlayan hortumu monte ettikten sonra Rodos’a geri dönerek su tedariği yapmaya karar verdim.

Rodos’un tenha güneybatı sahillerini tarayarak Plimmiri civarında ufak bir balıkçı barınağına daldım. 2-3 metre arası derinliğe sahip bu küçük barınakta yer alan bir Yunan balıkçı teknesini yanına aborda oldum ve çalışmaya başladım. Yaklaşık bir saat sonra külüstür bir pikabın arkasında toplamda 150 litreye varan altı-yedi bidon suyu indirmeye başladılar. Bir tankı dolduran bu su beni Karpatos’a hatta Girit’e dahi götürürdü. Bidonları tanka boşalttıktan sonra balıkçılarla sohbet ettik. Türk olduğumu söylediğimde kendilerinin de Türk kökenli olduklarını ve adada bu soydan gelen yaklaşık 500 civarında nüfusun bulunduğunu dile getirdiler. Türkçe’yi konuşamamalarına rağmen asıl adlarının Ramazan ve Ahmet, başta suratsız görüp ‘bu Yunan tombiği niye ters bakıyor’ diye kurulduğum balıkçının asıl adının da Muhammet olduğunu

öğrendim. Ardından yaşlı ve zayıf bir kadın gelince, “Bu anamız Melek” diye bizi tanıştırdılar.

Bu vaka, Rodos’a ait iyi intibalarıma eklenen son sıcak halka oldu. Rodos’un ufukta kaybolan siluetine bakarken yelkenim dolu, rüzgârlar diyarı Karpatos Adası’na doğru seyretmeye koyuldum.

Merhaba Karpatos Adası merhaba

Rüzgârlar adası, diğer adı Kerpe. Cevat Şakir üstat, nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı, herkesi ‘merhaba’ diye selamlarmış ya, işte seni öyle selamlarım ya, sen de amma havalıymışsın vesselam. Düşmez mi senin rüzgârın 35 knot’tan aşağı. Ufukta göründün, havan 30-35, rüzgârüstü kıyılarını taradım havan 30-35 siperliğine yattım, yüksek tepelerinden kopup gelen sağanakların yine 30-35. Tamam anladık çok sarpsın, çok hoş dağ köylerin var, pek doğal eski usul yaşayan köycükler bunlar, modern insanın burada pinekleyesi gelir, amenna. Ben sabah gün doğumu ile gidiyorum. Rüzgâraltı koyunda bile esen sağanaklarınla sabahı sabah ettirdin, yok demir tarayacak, yok rüzgâr drise edecek, uyutmadın adamı. Havan sana kalsın, ben gün doğumu ile açtım yelkenimi Girit’e.

Rota Girit

Girit deyince, sanırım kökeni bu adaya dayanan birçok yurttaşın yüreği cız eder. Kolay değil, onca yaşanmışlıktan sonra, gün gelip buradan sürgün olmak... Ama onlar bu adanın derin medeniyet ve kültürünü anavatana taşıyan her bir can olduklarından, artık dilerim üzülmezler. Girit’e gelince Hanya’nın 1914’e kadar Girit Türklerinin çoğunlukta yaşadığı ve hâlâ daha güzel bir liman şehri olduğunu öğrenmiş olduk. Girit sahilleri göründüğünde, Karpatos’un rüzgârları beni hâlâ kovaladığından, adanın doğu istikametinde ilk liman yerleşimi olan Stoa’ya varmak yerine tercihim, doğu kıyısında ilk bulduğum koya demirimi atmak oldu. Sarp kayalıkların arasında derin bir vadinin denizle buluşması ile son bulan bu koy, hem küçük hem de gayet ıssız göründü gözüme. Karpatos’tan beri yaklaşık 11 saattir dalga ve bol rüzgârlı bir seyirden sonra böyle bir koya varınca tabii ki benim de ilk işim cumburlop denize dalmak oldu.

Gece yine hava patlasa da demirin taramadığından emin olduktan sonra tınmadım. İyi bir uykunun ardından ilk işim yüzümü yıkamadan denize dalarak uyanmak oldu. Sıkı bir kahvaltıdan sonra yaklaşık 40 mil yol yaparak Stoa’nın mendireğinde uygun bir yere aborda oldum.

Yakıt ve su ikmalinin ardından beldeyi şöyle bir turlayım diye düşünürken bisikleti ile gelen, 50’yi devirmiş Fransız bir bey ile biraz tekne hakkında sohbet ettik. Fransa’daki yaşamını noktaladığını, Giritli bir hanıma aşık olup buraya yerleştiğini, şarapları Fransız, yemekleri Girit’e özgü olan, dekorasyonu ve manzarasını beğeneceğimi umduğu restoranlarına ısrarla davet etti. Mösyönün dediği çıktı. Taş bir bina, antik dekorla bezeli, cumbalı balkondan Arnavut kaldırımlı dar sokaktan bayır aşağı uzanan, nihayetinde denize varan pek hoş manzaraya eşlik eden Girit mutfağı ve kırmızı şarap, dalgalı denizlerin üzerine iyi geldi.

Akşam Poseidon üzerinden aldığım hava raporu yine 6-7 verse de, sabah gündoğumu ile yola devam. İstikamet Saint Nicolas. 8 hava gelmeden attım kendimi marinaya. Bizdeki marinalara kıyasla Girit’tekiler vasat, fiyatlar da yarı yarıya düşük. Palamar botu filan boşuna bekleme, zaten sayelerinde kendi başıma bağlanmaya alıştım. Marina girişini sabah yaptım. Motor kiralayıp kıyı polisi, sahil güvenlik, polis arasında mekik dokumama rağmen, işlem yapan memurun yerinde bir türlü olmamasından ötürü cuma akşamı, “Artık pazartesi gelirsin” diyerek beni uğurladılar. Ben de hava geçene kadar iki gün boyunca, keyifli tatil kasabasını tavaf ettim.

Pazartesi sabahı giriş işlemlerini Heraklion’a bırakarak erkenden yola koyuldum. Issız ve sarp kayalıklarla dolu bol çalkantılı bir seyrin sonunda Girit’in en büyük yerleşimi olan Heraklion’a ulaştım. Giriş işlemlerimi anca iki günde bitirebildim. Ardından pek merak ettiğim Girit diğer adı ile Minos uygarlığının önemli izlerini günümüze taşımış fresk ve mimarisi ile ünlü Knossos Sarayı’nı gezmeyi programa aldım. M.Ö 2000’lere tarihlenen M.Ö 1550’lerde yapısal gelişime uğradığı düşünülen saray kompleksi mimari açıdan girift üç kata varan, çok işlevli ve yönetsel içeriğe haiz kanalizasyon ve su yolları ile donatılmış, geniş bir alan kaplayan büyük bir yapı topluluğu. Buradan sonra ziyaret ettiğim arkeoloji müzesindeki buluntular, Minos uygarlığının el sanatlarında da gelişmişliğini gözler önüne seriyor. Müzede yer alan ve henüz üzerindeki heceli yazıların anlamı çözülememiş olan Festos diski bir o kadar ilgi çekici. Belediyecilerin, şehir planlamacıların, mimar ve müteahhitlerin, Knossos yapı kompleksini ziyaret etmesinde fayda var.

Elveda Heraklion, ver elini Hanya

Eski Osmanlı tarzı evleri, dar liman girişi, nostaljik liman içi evleri ile aşina geldin bana.

Limanda, iki teknenin arasına son yeri kaptım. Göğsüm terliyken rüzgâr yedim ve hiç halim yok erkenden yattım. Sabah halsizliğime rağmen liman görevlisi, evraklarımla sahil güvenliğe gelmemde ısrar ediyor. Ben de “Bu kadar işlemden sıkıldım tedariğim bitince gelirim” dedim. Yandaki siyah motoryatın havuzluğunda oturan siyah kıyafetli, Don Corleone model abiye “Mazot temin etmeme yardımcı olur musun?” diye sordum. Sert sert baktı ve aynı ses tonuyla “Neredensin?” dedi.“turko” dedim. Ayağa fırladı, kollarını kaldırdı, tipinden beklemediğim bir sıcaklıkla sarılıp, şap şup öpüp “Turko yakıt işi kolay, başka bir sıkıntın var mı, yemek yedin mi? diye sorup yanındakilerden birine “Niko, dizel getirin çabuk” diye seslendi. Daha sonra bir seyirde Pathnos Adası’nda sohbet ettiğimiz Yunan’dan Girit’te kan davasından dolayı vuran ya da vurulanın hep siyah giydiğini öğrendim. Siyah giyinmiş denizcinin yakın ilgisine teşekkür edip yakıt ve su ikmalinden sonra sahil güvenlik binasına geçtim. Bu sefer hiç sıcak karşılanmadım. Evraklarımı alan görevlinin yanına gelen sanırım bir yüzbaşı, gecikmemden hiç memnun olmadığını söyleyince, ben de her limanda sahil güvenliğe, liman polisine gitmekten memnun olmadığımı, bu tavrın ileri bir turizm anlayışı ile bağdaşmadığını söyledim. Ters ters bakıp odasına gitti. Ben de görevlinin peşi sıra başka bir binanın üst katına. İçeride sivil kıyafetli, bizim 80 öncesi teşkilattan tipleri aratmayan üç kişi dikkatle beni süzdü ve evraklarımı alan onları incelerken, ters ters bakarak “Otur” dedi. “Nereden gelip, nereye gidiyorsun?” diye sordu; “Pasaportumdaki ülkeden, Malta’ya seyahat eden, adanızın rüzgârlarından dolayı biraz üşütmüş bir turistim” dedim. Adam evraklarımı açık, gedik ararcasına incelerken diğerleri çapraz sorgudaymışçasına sorular sormaya başladılar. Sakin tavırla verdiğim cevapların ardından, bu sefer evrak inceleyen uygunsuz bir şey bulamadığını düşünerek tam evrakları bana uzatırken geri çekti, tekrar bakmaya koyuldu ve hapı yuttun dercesine bir eda ile “Senin tekne evraklarındaki pasaport numaran ile pasaportundaki numaran birbirinden farklı” dedi gözümün içine bakarak. Ben de bir süre adamın gözünün taa içine baktım, çantamı açtım ve eski pasaportumu çıkardım. Tekneyi aldığım yıl bu pasaportta olduğumu söyledim, sonra hava değişti.

Hava yine sert ve ben çok halsizim. Ciğerim batıyor. Ama Girit’in son noktasına bu akşam varmalı, ertesi sabah da Mora Yarımadası’na atlamalıyım. Yoksa burada en az dört gün daha kalırım zira hava 8 bofora tırmanıyor ve vize sürem azalıyor. İsteksizce Hanya’ya veda ederek seyre koyuldum. Yelkeni açacak dermanı zor buldum. 7 havada seyrederken bitkin havuzluğa yığıldım. Kalamata’ya kadar durumu idare edip orada bir hastaneye gitmeliyim diye düşündüm. Bu dalgalı denizde, bırak ortalığı izlemeyi kolumu kaldıramıyorum. Bir ara kendime geldim, gözlerimi açıp şöyle bir doğrulduğumda teknenin yanından geçen koca bir kütük gözüme ilişti. Yarım metre farkla ıskaladığım bu kütük, fiber teknemi rahatlıkla batırabilirdi. Akşam saatlerine doğru Girit’in sonlarına varmış, kıyıya yaklaşmaya başladığım bir sırada, tekne aniden gerildi, kasıldı, tasmasından çekilmiş bir köpek edası ile sert bir kavis çizerek durdu. İçeriden gelen gürültü patırtıların yanına yelkenlerin yapraklanması, teknenin iyice yalpalanması eklendi. Artık iyice zıvanadan çıktım, bastım gamata*yı. Hay canına yandığım, belli bir balık ağına dolandım. Şimdi kolum kalkmazken yelkeni topla, zaten içim titriyor, bu dalgalı denizde dal teknenin altına ve ayıkla pirincin taşını. Teknenin arkasına güvenlik halatı saldım. Tekne altı dalış tüpü işe yaradı, kısa dalış kıyafetini, üzerime geçirmeme rağmen titreye titreye, tırtıklı bıçağımla işi hallettim. Dalgalı bir denizde, 7 tonluk teknenin altında, dalga her vurduğunda teknenin üzerinize çekiç gibi binmeye çalışması sırasında bu işi yapmak pek kolay olmadı.

*Azar ve ayar anlamında kullanılan Makedonya (Yugoslavya) göçmenlerinin sıklıkla kullandığı söz.

Akşam korunaklı bir koya demirimi atıp, sıcak çorbayı içtikten sonra battaniyenin altında bir nevi sızmışım. Daha gün ağarmadan, zor da olsa kalktım, denizler fazla kabarmadan alabildiğim kadar yol almalıyım.

Mavi bozkır merhaba

Kalamata’da dinlenmek ve hastanede verilen ilaçlar işe yaradı. Gücüm yerine geldi. Kendimi toparladıktan sonra Methoni ve Pilos’u dolaştım. Tarihi Pilos Kalesi, iç denizi ve hoş evleri ile ziyaret ettiğime değdi. Buna rağmen artık İyon Denizi’ni Sicilya’nın en güneyine, hatta Malta’ya rotamı yönelterek atlamayı planlıyordum. Takribi 60 saati bulan, bu geçişte en az üç gün iyi havayı yakalamaya çalışıyor, sürekli hava raporu alıyordum.

Bu arada neredeyse her gün arayan sevgili annem, geçişi kısaltmam için “Preveze, Parga oradan Korfu’ya tırman, oradan Taranto Körfezi’ne atlarsın” diyordu. “Vay be, sen gerçekten harekat daire başkanı unvanını hak ediyorsun. Bu alternatifi nereden biliyorsun?” dediğimde, “Seni her gün harita üzerinden takip ediyorum” dedi. 80 yaşında olmasına rağmen, dünyayı gezmeye doymamış, bana geldiğinde oflayıp puflamadan her hava koşulunda, benimle 15 gün seyir yapan canım anama yürek dolusu sevgiler yolluyorum. Sağlık ve huzurda olmanı diliyorum.

Bu arada hava raporunda ilk 24 saat 6-7 hava gösteriyor, sonraki iki gün hava düşüyordu. Sonra hava yine yükseliyor ve bir süre öyle devam ediyordu. Artık zamanı geldi diyerek İyon Denizi’ne açıldım. Rotam doğrudan Malta... Kıyı görmeden üç gün üç gece yol aldım. İlk 24 saatte yediğim havaya alışkındım. İkinci gün hava 5’e düşünce seyir daha keyifli hale geldi. Rüzgârım iyi, 7 knot’a varan süratler ile yola devam ettim. 10 saatte bir motoru çalıştırıp aküleri besledim. Nihayet sabaha karşı 04:00 sularında Malta’ya 50 mil kalmıştı. Gün ağarmadan bir keyif kahvesi koydum, pruvamdaki yeşil ışık belirginleştikçe bir teknenin üzerime geldiğini fark ettim. Beni radarında fark etmiş olması gerekir, buna rağmen niye bu kadar yakın seyrediyor diye düşündüm. Rotamdan çıkıp tekneyi iskeleye doğru açtım, öylelikle sancağımdan geçip gider diye düşündüm. Ama o beklenilenin tersini yaptı, çok yakınımdayken bir anda üzerime dümen kırdı. Bunu kırmızı silyon ışığını gördüğümde anladım. Hemen gazı kestim, çarpışmayı önleyecek yeni bir hamleye girişmeden karşımdakinin ne yaptığını algılamaya çalıştım. Yine beklenmeyen oldu, neredeyse tam burun burunayken açtığı dev spotlar ile hiçbir şey göremez hale geldim. İlk başta karşımdaki teknenin Malta sahil güvenlik botu olduğunu düşündüm çünkü her gün yüzlerce mülteci bu ülkeye geçiş yapıyor. Bu arada teknelerini sancağa çevirdiklerinde, bunun koca bir balıkçı teknesi olduğunu anladım. Tabii bastım gamata*yı, sabahın köründe bu kadar riskli, denizcilik kurallarına uymayan hareketlerinden ötürü.

Hayalim gerçek oldu

Malta’nın güneydoğu açıklarında adaya yaklaşık 30-40 mil mesafede bir bank vardır. İyi ki buraya gün doğduğunda girdiğimi düşündüm çünkü Malta’dan ucuz yakıt almak için bekleyen onlarca tankerin ve şilebin demirlediği bu bankta aralarından süzülürken devasa boyutlarının yanında benim tekne aspirin gibi kaldı. İşte nihayet Malta’nın başkenti Valetta önlerindeyim. Valetta her iki tarafında ondan fazla girinti ve koy yapmış doğal limanların ortasında yarımada olarak yer alıyor. Hem Akdeniz’in ortasında bulunması hem bu doğal koylara sahip olması, bu adayı önemli bir Akdeniz adası ve limanı olarak asırlar önceden aktif kılmış. Yüksek surları, her tarafı yoğun taş işçiliği ile bezeli, tam bir açık hava müzesini andıran ortaçağ Malta şövalyelerinin kurduğu Valetta’ya denizden varmak, beş sene önce burada Msida Marina’nın önünde kurduğum hayalin gerçeğe dönmesinden dolayı keyfime diyecek yok. Valetta Yarımadası’nın güney tarafındaki Grand Harbour’a değil de kuzeydeki Slima bölgesine girmeye karar verdim. Slima ile Valetta arasındaki girişte Slima’ya yakın tarafta döküntü bir kayalık vardır. Bunlara Dragut Kayalıkları denir. Dragut, Turgut Reis’in Akdeniz’deki takma adıdır. Dragon, Ejderha Turgut anlamına gelir. Bu namlı reisimizin de son hayali burada gerçekleşmiştir zaten hep niyaz ettiği şey er meydanında ölmek. 80 yaşlarında Malta Kuşatması sırasında burada şehit olmuştur.

Ruhun şad olsun Turgut Reis. Oruç Reis, Hızır Reis ve sen Akdeniz’i öyle bir kasıp kavurmuşsunuz ki, aradan beş asır geçmesine rağmen denizcilik tarihi, sizlerden daha gözüpek ve âlâ olanını yazmamıştır. Tarih boyunca yedi denizlerin sahnesine pek çok korsan çıkmıştır. Ne Jean Bart’lar ne de Francis Drake’ler, sizlerin durduğu gibi ülke donanmasına ait bir kadırganın karşısında dahi duramamıştır.

Sizler bırak bir kadırgayı, birleşik donanmaları bile bu sulara gömdünüz. Amiral Nelson bile sizin döneminizde yaşamadığı için kendini şanslı sayar. Ama Andrea Doria gibi büyük bir deniz amirali onun kadar şanslı değildir. Barbaroslar’dan yediği tokatlar ayrı hele Turgut Reis’ten yediklerini hiç unutabilir mi? Bütün hayali seni yakalamak, filonu yakmaktı. Seni Cerbe Adası’nda 1560 baharında perişan edeceğini umarken nasıl büyük bir mağlubiyete daha uğramıştı. Kurdoğlu Muslihiddin Reis’ten Umur Bey’e, Çaka Bey’e, Barbaros’tan Oruç, Salih, Sinan Reis’e, Kılıç Ali’den Kemal Reis’e, daha ismini sayamadığım bu suların gölgesinde ebedi uykularına dalmış tüm meçhul denizcilerimizin ruhları şad olsun. Ama senin yerin başka...

Malta’da en az bir ay kalmayı planlıyorum. Tabii önce buradaki marinaların yüksek fiyatlarından ötürü, uygun bağlama yerini bulmalıyım. Ta’ Xbiex Marina’nın hatta karada duran siyah inci yelkenlisinin önünde yer alan Royal Yacht Club Marina ile sıkı bir pazarlık sonucu anlaştım. Burada kaldığım süre boyunca, bu açık hava müzesi ülkede gezip incelenecek pek çok yapı ve yer var. Aynı zamanda iyi bir dalış noktası. Kalan vakitte İngilizcemi kuvvetlendirmek için boş durmayayım, bir aylık dil kursuna gideyim dedim. Dil kurslarının çoğu Saint Julian’s bölgesinde toplanmış bana yakın olan Gzirada yer alan Chamber Collage. Okulu görünce kıyıda köşede kalmış iptidai binası ile fikrimi değiştirmek üzereydim. Hatta Malta’yı 10 güne sıkıştırmayı, kalan süreyi Sicilya sahillerini dolaşarak geçirmeyi düşündüm. Bazen hayatın akışı bir anlık kararlara bağlı olduğunu bir süre sonra anlayacaktım.

Cuma günü pazartesi derslere başlamak üzere kaydımı yaptırdım. Hemen yerleşim ve yapıları incelemeye koyuldum. Önce adanın çevresini deniz yolu ile fırdolayı gezdim. Hemen yanındaki Comino Adası’na geçsem de Gozo Adası’nı sonraya bıraktım. Malta’nın çevresi 137 kilometre olduğundan bu tur uzun vakit almadı. Yapıları incelemek ise bayağı vakit alacağa benziyor. Adada 360 küsur kilise ve katedral var. Her gün birinden ses bombaları ve havai fişek atılıyor. Anlaşılan turizm gelirleri havai fişeklere gidiyor. Üstelik bu durum adada kuş bırakmamış. Martılar bile hicret etmiş. Ada beş yıl öncesine göre bakımsız geldi gözüme. Bunun sebebini Royal Yacht Marina’da ahbap olduğum Arthur’a sorduğumda, yoğun mülteci akınının, zaten 450 bin civarında olan ada nüfusunun iyice tırmanması, işsizliğin artması, kültür seviyesi ve çevre düzeninin gerilemesi gibi sonuçlara yol açtığını anlattı.

Cumartesi günü Gzira’daki festivale katıldım. Rio Festivali gibi değil, din büyüklerini anma üzerine kurulu. Zamanla görsel şölene dönüşmüş karnaval havasında... Hatta Valetta’da bir katedralin önünde şarkı yarışması bile düzenlenmiş. Hem Akdenizli hem ada insanı olunca alem oluyorlar. Küçük balıkçı kasabası Marsaxlokk ve eski başkent Mdina, Popeye Village ilk ziyaret noktalarım oldu.

Yedi milletten insanın olduğu kursta Koreliler, İspanyollar ve Türkler çoğunlukta. Okulun vasat görüntüsüne rağmen kadro ve uygulama tatmin edici. Akşamları Arthur’la, teknenin havuzluğunda bol bol Malta sohbeti yapıyoruz.

Böyle geçen günlerin birinde, daha farklı bir olay oldu. Bir tesadüf, bir karşılaşma, bir tanışma... İlk izlenim bu olmasına rağmen, bunun bir tesadüften çok öte, bir tamamlanma ve bu yolculuğun sonundaki bir buluşma, hatta bir yazgı olduğu fikrine vardım.

Ruh ikizinin ne anlama geldiğini hiç merak etmediğim halde, bir insanın ilk görüşte bu kadar yakın, bu kadar aşina olduğunu düşünmek fazlası ile tuhaf geldi bana...

Sanki insanın hafızasının derinliklerinde bir şeyler canlanır. Sanki içgüdüsel bir ses, çok ama çok önce, aniden birbirinden istem dışı kopmuş iki insanın tekrar buluştuğunu fısıldar. Aşktan bahsettiğim aşikar. Daha da beteri ilk görüşte aşktan... Hem de karşılıklı olanından. Ya abad eden ya da perişan. Kimileri hayatında onu bir kez olsun tadabilmek için neler vermez ki. Kimileri ise ondan kurtulmak için. Bunları bile bile üstelik bu konuda dikiş tutturamamış, üzmüş ve üzülmüş biri olsaydınız, hiç beklenmedik bir anda kapınızı çalsa ve içgüdüleriniz dese ki “ya bitersin ya da tamamlanırsın” siz olsanız ne yapardınız? “Erkekliğin % 99’u kaçmaktır” sözü boşuna değil. Arkana bakmadan kaçacaksın. Bu kadar.... Ama aşk, deniz sevdası gibiymiş. İnsanın hamurunda varmış ve deniz gibi duru ise risklerini, zorluklarını göre göre gün gelir

“Vira Bismillah” dersin. Hele bir de kafalar ve ruhlar uydu mu, denizde yaşayanlar gibi yani uyum içinde olursun.

Bundan sonraki sözler, bu buluşmanın diğer mümessili Eren İnce Çiftçi’ye aittir:

“Onu ilk kez, öğlenci olduğum gün okulun girişinde gördüm. Ama bu ilk defa görmek gibi bir şey değildi. Zaman kavramının ötesinde bir nicelikte tanımak gibiydi, ruhunda eksik kalana kavuşmak gibi... İlk görüşte aşk demek benim hissettiğimi anlatmam için çok eksik bir cümle olur. Bir varmış bir yokmuş diye başlayan masallara inat hep varmış gibi. Ben onu gördüğümde, içimde hep var olanı bulmak için buraya geldiğimi anladım. Akdeniz’de bu küçücük ada ülkesinde bu bir karşılaşma değil, bu büyük bir buluşmaydı. Çocukluğumdan beri denize olan büyük sevdam da bu sebeptendi belki de. Ve işte o bana çok sevdiğim denizden gelmişti. Kimbilir kaç kere, uçsuz bucaksız denizlere bakıp tüm kalbimle çağırmışımdır aşkı. Çağrımı duyup bana gelen kaptan-ı aşkımla, bizi buluşturan denizlere artık birlikte yelken açtık.”

Malta

Hanya

Eftal Çiftçi ve Eren İnce Çiftçi

Malta, Slima Koyu

Slima Koyu

Malta

Malta

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.