Ölümle burun buruna

El telsizinin sesini duymamla dışarıya fırlamam bir oldu. Gördüğüm manzara karşısında gözlerim fal taşı gibi açıldı. 50 metre iskelemizden simsiyah bir gemi tam yol üzerimize gelirken, Gabriel öylece dümende çakılıp kalmış, bir heyula gibi yaklaşan karalt

Naviga - - Dünya Turu -

Geçen ayki yazımı Endonezya’ya Timor Adası’ndan giriş yaparken yaşadığım zorlukları ve bürokratik engelleri aktardıktan sonra Komodo Adası’na yelken açarak tamamlamıştım.

Gürültülü, patırtılı Kupang şehrini böyle alelacele terk etmemizin bir başka nedeni ise bugün dolunay olması. Özellikle şu anda seyir yaptığımız Suva Denizi’nde çok yoğun balıkçılık yapılıyor. Bildiğimiz tüm denizcilik kurallarının hiçe sayıldığı böyle bir ortamda geceleri yelkenliyle seyir yapmak da haliyle kabusa dönüşüyor. Bunun bir tek istisnası var o da dolunay günleri. Gece rahat bir seyir yapmak için bu şansımızı kaçırmadan yola koyulduk.

Aydınlık gecelerde birkaç gün balıkçılık yapılamayacağı için, ortalığın sakin olacağını umuyoruz. Gündüz hafifçe esip ucu ucuna yelken yapmamıza olanak veren rüzgâr akşam tamamen kalınca motora kuvvet yola devam ettik. İlk vardiyayı ben aldım. Tabak gibi bir dolunay her yeri ışıl ışıl aydınlatıyor. Yine sihirli gecelerden birini yaşıyoruz.

Hafif pus, mistik havayı pekiştiriyor. Bu güzel manzarayı seyrederken bin bir düşünceye dalıp gittim, vardiyanın nasıl bittiğini anlamadım. Sancak motorunu stop edip, iskele motorunu çalıştırdıktan sonra vardiyayı Gabriel’e devrederek kamarama çekildim. Sakin havalarda motor seyri yaparken vardiya tutanın kaldığı kamaradaki motor çalışıyor, böylece istirahata çekilen gürültüsüz dinlenebiliyor. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, birden walkietalkie çalmasıyla uyandım. Normalde telsizle konuşur, ne olduğunu sorar, ona göre kalkarım. Bazen kalkmamı gerektirmeyecek bir durum olursa kalkmadan konuşarak yönlendirip istirahatıma devam ederim. Nasıl olduysa bugün sorgulamadan hemen kalkıp kokpitte koştum. Gördüğüm manzara karşısında gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hemen 50 metre iskelemizden simsiyah eski bir gemi tam yol üzerimize geliyor! Gabriel hipnotize olmuş gibi öylece dümende bir heyula gibi yaklaşan gemiye bakıyor.

Hiç duraksamadan onu ittirip dümeni otopilottan çıkarıp, var gücümle sancak alabanda yaparken motoru da tam gaz kökledim. Saatler gibi geçen saniyelerde, her an bir çatırtıyla geminin bizi biçmesini beklerken, tekne düşündüğümden daha hızlı dönüşü kavradı. Göz ucuyla baktığımda tam 5-10 metre kıçımızda olan gemiyle, sancağa doğru fark edilir bir şekilde aramızın biraz açıldığını gördüm. Bir an aklımdan belki direk kırılmasıyla kurtulacağımız umudu belirdi. Bu arada bazen esen esintilerden azami yararlanmak için indirmeden bıraktığımız ‘ayı bacağı’ pozisyonundaki yelkenler de ani alabanda nedeniyle iskeleye aktarınca dönüşe az da olsa

faydası oldu. Gemi bütün gürültüsüyle en fazla 10 metre iskelemizden geçip gitti. Sadece birkaç saniyeyle kurtulduk. Bu birkaç saniye belki de uzun süredir tek başına, tetikte yaşarken kendiliğinden gelişen içgüdüsel sezgilerim neticesinde ve hızlı karar verme yeteneğimle kazanıldı ama asıl şansımız o anda iskele motorunun çalışmasıydı. Eğer o an sancak motor çalışıyor olsaydı kurtulma şansımız sıfırdı. Uzaklaşan gemide herhangi bir tepki olmadı. Öyle anlaşılıyor ki varlığımızdan bile habersizlerdi. Gabriel akıl edip en azından telsizin zilini çalarak beni uyandırmasaydı, gemi bizi ortadan biçip farkına varmadan yoluna devam edecekti. Ancak varacağı limanda belki tesadüfen yelkenlerimiz demirine asılı şekilde varırsa, bir yelkenliye çarpıp batırdıkları anlaşılacaktı!

Yaşadığımız bu ‘ölüme çeyrek kala’ durumundan sonra uzun süre konuşmadık. Ben de olan oldu diye düşünüp Gabriel’i sıkıştırmadım, zaten durum aşağı yukarı ortada ve tahmin etmek zor değil. Sakin havada yaptığımız monoton seyirde motorun sesi de bir ninni gibi insanı etkiliyor, sanırım bizim tayfa uyuyakaldı ve radarın alarmını atladı. Uzaklaşan gemiyi elektronik harita üzerinden baktığımdan göremedim, yani AIS’TE yoktu. Daha sonra Endonezya sularında yaptığım seyirlerde bunun olağan olduğunu öğrenecektim.

Gabriel birden uyanınca ve gemiyi çatışma noktasında görünce ne yapacağını bilemedi ve donmuş halde bakarken telsizin mandalına basmayı akıl edebildi. Yıllardır açık denizde seyahat ediyorum ve bu ölüme en yakın olduğum andı sanırım!

Gecenin kalanında vardiyayı ben devraldım. Her ikimizde de uykunun zerresi yok ama sanırım Gabriel, yaptığı gaflfletin vahametini yeni yeni kavramaya başladığı için utancından kamaraya çekildi. Böyle anlarda sevgili eşim Hattaya’nın yokluğunu daha çok hissediyorum. Önümde daha uzun yollar var, inşallah bir gün sağ salim birbirimize kavuşuruz. Ertesi günü rutin bir seyirle yol aldıktan sonra Komodo Adaları grubundan Rinca Adası’na vasıl olduk. Adanın güneyindeki küçük Nusa Kode Adası’nı ana adadan ayıran Uwada Dasami Geçidi’ni geçip bir plaj önüne demirlediğimiz zaman hava kararmak üzereydi. Hızlı bir akşam yemeğinin ardından erkenden kamaralarımıza çekildik. Komodo ejderleri, dünyada sadece üç adadan oluşan, Komodo Adalar Grubu’nda serbest olarak yaşıyor. Her biri bir milli park olan bu adalar, ejderlerin dışında, geyikler, yaban domuzları, mandalar, maymunlar ve daha bir sürü canlıya ev sahipliği yapıyor.

Bu adalar grubunu defalarca ziyaret etmeme rağmen her gelişimde beni yeni bir heyecan sarar. Bu gelişimde de öyle oldu, doğru dürüst uyuyamadan güne erken başladım. Elimde dürbün havuzluğa oturup sahili izledim. Sabahın erken saatlerinde kumsal bayağı hareketli. Çeşitli hayvanlar oradan oraya koştururken, ormandan kocaman bir Komodo ejderi (Varanus Komodoensis) çıkarak sahile doğru salına salına yürümeye başladı. Nefesimi kesmiş bu sahneyi izlerken, Gabriel kalkıp havuzluğa geldi. Hemen bir plan yaptık ve botu yavaşça suya indirdik. Fotoğraf makinelerimiz elimizde bota binip çözüldük. Hafif bir rüzgâr bizi sahile sürüklemeye başladı. Koca ejder önce hareketliliğimizi fark edip duraksadı sonra aldırmadan denize doğru yürüyüşüne devam etti. Biz elimizde makineler harıl harıl fotoğraf çekiyoruz.

Aramızdaki mesafe gittikçe daraldı. Ejder olduğu yerde dikilip bizi izlemeye başladı. Ben ufaktan endişelenmeye başladım. Tek güvendiğim motorun bir çekişte çalışması. Aksi halde olacakları düşünmek istemiyorum. Bu dev ejderler 3 metreyi bulan boyları ve 140 kiloyu bulan ağırlıklarıyla, salına salına hantal yürümelerine rağmen, avlanırken çok çevik olabiliyorlar. Koşma hızları 18 kilometreye çıkabiliyor, ağaca tırmanıyorlar ve çok iyi yüzebiliyorlar. Avlarında ise sınır tanımıyorlar. Salyalarında elliden fazla bakteri bulunan ejderlerin kurbanlarına bir ısırık atması yeterli oluyor. Bundan sonra yapmaları gereken tek şey kurbanlarını takip etmek. Ejderin salyasındaki bakterilerden hızlı bir kan zehirlenmesi yaşayan kurban kısa sürede yere seriliyor. Bu nedenle avları küçük hayvanların yanı sıra geyik, yaban domuzu hatta manda bile olabiliyor. Üstelik bu dev kertenkelelerin iştahları da yerinde, bir oturuşta vücut ağırlıkların üçte ikisi kadar avı mideye indirebiliyorlar. İşte şu anda ejderi ürkütmemek için motor çalıştırmadan hafif rüzgârla kıyıya, hayvanın kucağına doğru santim santim yaklaşırken bir tara an da ürkmeye başladım.

Gabriel, benim bu adalara defalarca gelip edindiğim bilgi ve tecrübeye sahip olmadığı için gayet rahat fotoğraflflamaya devam ediyor. Tam aradaki mesafenin risk sınırlarının üstüne çıktığını düşünerek, motoru çalıştırmayı düşünüyordum ki denizden gelen kuvvetli bir esinti bir anda botu kaydırarak sahile hızlıca sürükledi ve ejderle aramızdaki mesafe 5-6 metreye düştü. Hayvan birden bütün dikkatini bize vererek dikildi, ben can havliyle motora saldırıp ipi çektim, Allah’tan motor hemen çalıştı. Geri vitese takıp kumları kaldırarak uzaklaşmaya başladık. Kazasız belasız bu badireyi de kıl payı savdıktan sonra kapağı tekneye atıp rahat bir nefes aldık. Önümüzdeki ay ejder adalarındaki maceralarımızda buluşmak üzere size de keyiflfli seyirler dilerim.

Komodo ejderi peşinde

Komodo ejderi

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.