‘Yengeç’in İstanbul seferi

Üniversiteden yeni mezun dört gencin Akdeniz ve Ege sularında 5 metrelik filikadan bozma bir tekneyle atıldığı macera her haliyle dikkat çekici. Bir de bu seyahatin 1950’lerde Malta-İstanbul rotasında gerçekleştiğini düşünün… Etap etap tamamlanan seyrin k

Naviga - - Kİtap - YAZI: DENİZ BORA

Rod Heikell ve Jean-charles Graeme’in kurduğu küçük ama denize tutkun insanları birleştiren yayınevi Taniwha Press’in bu ay satışı başlayacak kitabı Crab’s Odyssey, küçük bir yelkenlide yaşanan sıkı bir denizci hikayesi. 1950’lerin Akdeniz, Yunan Adaları, Marmara, İstanbul ve Boğaziçi sularında geçen, 20-22 yaşlarındaki gençlerin keşfetme heyecanını keyiflfli bir şekilde aktaran Crab’s Odyssey, şu sıralar İngilizce’den Rumca’ya çevriliyor. Komşumuzda yayınlanması, önümüzdeki seneyi bulacak…

Seyahatin kahramanlarından, kitabın yazarı Penny Minney’nin üç-dört yaşlarında başlayan yelken aşkı, 14 yaşında babasının ölen bir arkadaşının kendisine miras bıraktığı 14 feet’lik gabya yelkenli tekneyle vücut bulmuş. Seyahati birlikte yaptığı arkadaşlarından Robin Minney ile İngiltere’ye döner dönmez, Aralık 1958’de evlenen Penny Minney’nin dört oğlu ve yedi torunu olmuş. En büyük oğlu 12 yaşındayken, Malta-İstanbul gezisini birlikte yaptığı arkadaşı Sally Humphreys ile birlikte Oban’da 6 metrelik bir tekne almışlar ve yine teknenin boyuna bakmadan İskoçya’nın batısındaki Hebrides Takımadaları’na kadar uzanmışlar. Sonraki yıllarda ise yine Sally Humphreys ve arkadaşlarıyla Finlandiya-st. Petersburg ve başka birçok geziye çıkmışlar. İngiltere Newcastle’da Latince ve Yunanca öğretmenliği yapan, emekli olduktan sonra şair William Blake hakkında tez yazıp yüksek lisansını tamamlayan Minney, eşinin işi için gittiği Moskova’da da üniversitede İngiliz edebiyatı dersleri vermiş. Her zaman enerjisi yüksek biri olan Penny Minney, bugün de Rod Heikell’ın desteğiyle, 80 yaşını aşmasına rağmen bu değerli eseri kaleme almış.

90 sterlinlik tekne!

Gelelim dört gencin kendilerini nasıl Malta’da beş metrelik bir filikada bulduklarına… Penny ve arkadaşları Sally Humphreys, Penny Hughes ve Robin Minney’nin mezuniyetten sonra Akdeniz’de uzun bir yelken seyahati yapma hayallerini gerçekleştirmek için ilk akıllarına gelen, Penny’nin babasının iki teknesinden birini ödünç almak olmuş. İngiltere’den Akdeniz’e kanallar aracılığıyla inmeyi planlıyorlarmış ancak her iki teknenin de savaş yıllarında hayli yıprandığını görmüşler. Tam o sırada, Malta Valetta’da bir garajda neredeyse yeni sayılacak bir filikanın satışa çıkarıldığını duymuşlar. Dört kişilik heyecanlı ekip, hemen Valetta’ya vasıl olmuş. Bindirme kaplamalı filika fena durumda değilmiş. Penny’nin yelken tecrübesinden daha fazlasına sahip olan ve kaptanlık görevini üstlenen Sally Humphreys, “Bu tekne bizim için ideal. Küçük, yavaş ve rahatsız ama denizci ve güvenli bir tekne. Fırtınaya bile kafa tutar” diye ısrarcı olunca karar verilmiş. 12 kişi taşıma sertifikalı filikanın sephiye tankları (ilave yüzdürücülük sağlayan hava tankları), su tankı, kürekler, ıskarmozlar, demir, dümen yelpazesi varmış. 90 sterline satın aldıkları Crab’i, Maltalı denizcilerin de yardımıyla seyre hazırlamışlar.

Plan, her yaz Akdeniz’de uzun seyirler yapıp kışları İngiltere’ye dönmekmiş. Nitekim 1955’te yedi ha a, 1956’da ve 1957’de sekizer ha a, 1958’de ise 15 ha ayı, toplamda 38 ha ayı üstü

açık 5 metrelik teknelerinde geçirmişler. Bugün hâlâ sıkı dost olan ikili, yani yazarımız Penny Minney ve Kaptan Sally Humphreys öğrencisi oldukları Oxford Üniversitesi’nin yelken kulübünün de üyesi… Robin ise denizde değil, nehir ağzında kendi kendine yelken öğrenmiş. Dört yıllık seyahat boyunca, deneyimli deneyimsiz birçok arkadaşları çeşitli etaplarda ekibe katılmış. Minnney’nin denizci babası ve 14 yaşındaki maceraperest kardeşi de teknenin ziyaretçileri arasındaymış.

Beş metrede yaşam

“Beş büyük açık deniz geçişimiz oldu” diyor Minney. Haritalar ve pilot kitapların yanı sıra yerel balıkçıları dinleyerek seyreden Crab ekibinin ilk geçişi Malta-sicilya etabı olmuş. “Belki de en zorlusuydu çünkü rüzgâr o kadar zayı ı ve ters akıntı o kadar kuvvetliydi ki, ilk altı saat ancak yarım knot hızla seyredebildik. Yan yan ilerliyorduk, teknenin adına yani Crab’e (yengeç) uygun olarak…”

“Hava kararırken rüzgârın yönü değişti ve Malta’nın siluetini ufukta gördük. Önümüz açık deniz… Böyle büyük bir ‘boşluğun’ tam ortasında olmak sıra dışı bir duygu. Büyük tembel dalgalar sallana sallana gelip, önce kıçı sonra başı sallayıp verevine geçip gidiyordu. Bizi koruyan tek şey üzerimizdeki brandaydı… Şafak sökerken Sicilya’nın dağları ufukta belirdi…” Penny Minney, Taormina’dan Reggio’ya geçişte, Taranto Körfezi’nde, Naksos-mikonos yolunda ve Kuzey Ege’de yaşadıkları zorlukları, ıslak ve tehlikeli seyirleri, seyahatin her gününü ayrıntılı bir şekilde aktardığı seyir de eri sayesinde bugün yaşanmış gibi anlatıyor.

Açık bir teknede yaşamanın büyük avantajları var diyor Minney: “Kafanızı çarpmıyorsunuz ve çabucak bronzlaşıyorsunuz! O beş metrelik teknede her şeyimizi depoluyor, uyuyor ve yemek pişiriyorduk. Teknenin mutfağı bir piknik tüpünden ibaretti. Yemeği günlük almaya çalışıyorduk. Eğer seyirde kullanacaksak birinin iki elle tüpü kavraması gerekiyordu, diğeri de tencereyi tutuyordu. Biz de genelde gün ortasında sahile çıkıp dinlenir, yüzer; o sırada ağır ateşte yemeği pişirirdik.”

O yaz, Malta-siraküza-malta etabını tamamlayan Crab ekibi 1956 yazında tekrar Malta’da buluşmuş ve MaltaKorfu seyrini gerçekleştirmiş. 1957’de Korfu-korint Kanalı-sporad AdalarıPire, 1958’de ise Pire, Halkis, Limni ve Çanakkale Boğazı’ndan geçerek İstanbul’a gelmişler…

Bizim sular, mahkumlar ve Boğaziçi

1958’in Haziran ayı sonlarında Çanakkale Boğazı’ndan geçen Crab ekibi, Lapseki’de durup mazot almış. “Her iki yaka da askeri alan olduğu için demirleyip gezemedik, hatta pek merak ettiğimiz Troya Antik Kenti’ni bile ziyaret edemedik. Doğrudan Marmara Adası’nın Saraylar Limanı’na gittik, sabah erkenden uyandık ve çok misafirperver insanlarla karşılaştık, özellikle belediye başkanı çok arkadaş canlısıydı. Bir sonraki durağımız, kılavuz kitabımızın önerdiği İmralı oldu. Burada bizi büyük bir sürpriz bekliyordu. Liman yoktu, biz de akşam 20:00 gibi hava kararırken demirledik. Taşlık olduğu için sahile demir atma şansımız yoktu, zaten rüzgâr da çoktu...”

Sabah uyandıklarında bir örnek giyinmiş ağır mahkumları görünce önce korkan Crab ekibi, misafirperverce karşılanınca bir nebze rahatlamış. “Elbette durum başlı başına problemliydi. İngilizce konuşan bir görevli geldi ve bize

burada hepsi erkek 600 mahkum bulunduğunu; çoğunun katil, ağır suçlu olduğunu, kalmamızın tehlikeli olduğunu söyledi. ‘Ama hepsi de iyi adamlardır’ diye de ekledi!” “Orada kalamayacağımız açıktı ancak hava da tekrar açılamayacak kadar sertti. Bizi hapishanenin teknesiyle -Crab’i de yedekleyerek- adanın öbür tarafındaki mendireğe götürdüler. Görüştüğümüz hapishane müdürü İmralı’da bir gece daha kalamayacağımız konusunda kesin kararlıydı ancak Kaptan Sally de bu havada açılamayacağımız konusunda kararlıydı. O akşam bir vapur geleceğini ve bizi ona bindireceklerini söylediler. Ya Crab? ‘Onu da yükleriz’ dediler. Sally tekne zarar görebilir, riskli olabilir diye tereddüt ettiyse de kabul etmek zorundaydık. Hapishane restoranında bize öğle yemeği ikram edildi, menü enteresandı: Süt, yumurta, tereyağı, ekmek, peynir, yoğurt, kiraz ve ayran!”

İmralı ziyaretinin kısa sürmesi herkes açısında iyi olmuş kuşkusuz. Crab, S/S Gemlik buharlı vapurunun mataforasıyla üst güverteye alınmış. “Vapur dengeliydi, güvenli bir yolculuk oldu. İkinci kaptan İngilizce biliyordu ve bize çok yardım etti. İstanbul’a vardığımızda da işler o kadar kolay gitmedi. Pasaport işlemleri uzun sürdü. Neyse ki geceyi vapurda geçirmemize izin verdiler. Ertesi sabah uyandığımızda, büyük bir gemi geçişinin sallantısı ve gemi donanımının çatırtısıyla uyandık. Ağır yüklü büyük bir petrol tankeri geçiyordu. Sabaha Rus tankerleriyle uyanmak bizim için kesinlikle farklı bir durumdu!”

“Pasaportlarımızı aldığımızda nihayet İstanbul’da olduğumuzu hissedebildik. Kuzeye doğru pata pata ederek Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı’nın bahçelerinin önünden geçtik. Haritadan biliyordum ama görmek başka, Boğaz’ın gerçek boyutları karşısında şaşkına uğradım. İki yaka yarım milden fazla değildi… O zaman tek bir köprü bile yoktu. Tekneden inip tramvayla ulaştığımız İngiliz Konsolosluğu çalışanları da bize çok yardımcı oldu. Elbette İmralı hadisesine pek güldüler.”

Crab, Şeytan Akıntısı’na kapılırsa…

“Asya yakasına geçme fikri beni telaşlandırıyordu. Durgun bir deniz değildi, akıntılı bir açık denizdi. Fakat Sally, ‘Neden telaşlandığını anlamıyorum, geçen sene arkadaşım Kosta Tsallis’nin teknesiyle gelmiştik, Fenerbahçe Limanı’nı biliyorum, kolayca bulurum’ dedi. Gerçekten de ulaştık ve gece için bir yer bile bulduk. Ertesi gün yat kulübünün komodoru Kemal* bizi teknesinde çaya davet etti. Baştan Boğaz’ı Crab’le geçme fikrimiz desteklemedi ‘Akıntılara karşı gidemezsiniz, Seagull motorunuza güvenmeyin, tam gaz verseniz de olmaz’ dedi. ‘Mümkün olduğunca gideriz, yelkenden de destek alırız’ dedik, ısrar ettik. Zamanla, planımıza ısınmaya başladı ve bize yol gösterdi. Haritadan Boğaz’ın dar yerlerini, akıntının güçlü olduğu yerleri işaretledi. Genelde 4 knot civarı olan akıntının Rumeli Burnu ve Anadolu Hisarı arasında, 7 knot’a kadar çıktığını, buna Şeytan Akıntısı dendiğini anlattı. Kandilli’deki keskin dönüşün yarattığı anaforun bizi Arnavutköy’e sürükleyeceğini anlattı. Nerede tramola yapacağımızı, akıntıları nasıl değerlendireceğimizi söylemedi, zamanı geldiğinde göreceğiz diye düşündük.”

Ve gelsin macera zamanı… “Önce pupadan gelen rüzgârla keyifle süzüldük, Dolmabahçe önünden geçtik. Zaten kıyıyı izliyorduk, bir süre sonra baktık hiç ilerlemiyoruz, motoru da açtık. Bir saatte Arnavutköy’e ulaşmamızla Kemal’in bahsettiği Şeytan Akıntısı’nın içine düşmemiz bir oldu. Bolca ıslandık, motorumuz önce tekledi, sonra durdu. Aynı şey Messina Boğazı’nda da başımıza gelmişti. Gün ortası oldu, hiç ilerleyemiyoruz. ‘Bakalım bize yardımcı olacak akıntı bulabilecek miyiz’ diyerek Asya tarafına geçmeye karar verdik. Yelken, kürek ve kıyıdan birinin attığımız halatla bizi çekmesiyle zorlu bölgeyi atlattık. Bir sahil kasabası düşünün, halk gelen geçen denizcilere yardım ediyor; ne hoş… Kandilli’yi geçince rahatladık ve Boğaziçi’nin güzelliğine vardık. 1700’lerin başlarında Osmanlı Elçisi kocasıyla İstanbul’da bulunan Lady Mary Wortley Montagu’nun 1900’ların başında yayınlanan mektuplarında anlattığı gibiydi; meyve ağaçları, köyler, muhteşem manzaralar… Fazla şey değişmemiş. Tabii o zaman nüfus yarım milyondu…”

Bolca çizim, harita ve biraz da fotoğraf ile renklendirilmiş. Fotoğrafların çoğu Yunan Adaları’nda, ekibe kısa süreliğine katılan arkadaşları, biraz da Robin Minney tarafından çekilmiş. Penny Minney, “Maalesef İstanbul’u fotoğraflayamadık, teknede makine için yerimiz yoktu. Ancak haritalarımızı kuru tutabiliyorduk” diyor. Yeni yılın ilk günlerinde basılması planlanan kitap, önce www.imray.com’da birkaç ay sonra da www.amazon.com’da satışa çıkıyor.

Kaptan Sally Humphreys, mürettebat David Edwards ve kavun kesen kişi de yazarımız Penny Minney Seyahatten 60 yıl kadar sonra: Penny ve Robin Minney, dört çocukları, gelinleri ve torunlarıyla…

Crab, Eğriboz Körfezi’nde

1958 yazında Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan haberde, Robin Minney seyahatin bu bölümünde yer almadığı için ekibin ‘üç genç kız’dan oluştuğu belirtilmiş

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.