Balıkçının çoktur hikayesi

Bereketli bir balık avında bir tencere makarnanın ne işi olur? Okurumuz Nazım Ekşi anlatıyor.

Naviga - - Mektup - YAZI VE FOTOĞRAFLAR: NAZIM EKŞİ

Her yıl en az iki-üç kez Mavra (Mavria) Adası’na gider, balık tutarız. Oraya gidip balık tutabilmek için bazı şartlar vardır: Havanın güzel olması, rüzgârın hafif ve kuzeyden esmesi, balık tutacağınız yerdeki suların güney yönüne akması gibi. Bir de elbette ki kullanacağınız olta takımı ve takacağınız yem çok önemli.

Mavra Adası aslında tek değil, dört adadan oluşan bir takımadadır. Bozcaada’nın 2-3 mil kadar kuzeyinde yer alır, bazen takımadanın en büyüğü olan Tavşan Adası’nın adıyla da bahsi geçer. Bu adanın batı burnunda Pırasa Adası, güneyinde ise Orak ve Yılan adaları yer alır. Adalarda insan yaşamaz; yalnız Tavşan Adası’nın kuzeyinde yerden fışkıran küçük bir tatlı su kaynağı vardır. Osmanlı Dönemi’nden Bozcaada ve Gökçeada ile birlikte elimizde kalan adalardan biridir. Eskiden ekilip biçildiği söylense de 25 yıldır ekildiğini görmedim. Tavşan Adası’nda küçük tip boz bir tavşan cinsi yaşar. Bazıları etini beğense de ben beğenmedim ve onları hiç avlamadım.

Bir cuma akşamı ha a sonunda Mavra’ya balığa gidelim diye karar verdik. Benim emektar Marmaris yapımı guletimle (Özgür Yat) gideceğiz. Pazar sabahı 08:00’de yola çıkmayı planladık.

Özgür Yat, Güzelyalı’daki özel iskelemizde bağlı. Oradan, mesafe yaklaşık 12 mil. 8 knot ortalama hız yaparsak 1,5 saatte Mavra’dayız yani!

Niyetimiz akşama kadar adanın kuzey tarafında balık avlamak. Pazar akşamı adanın güneyinde demirleyip geceyi orda geçireceğiz, pazartesi sabahı da av yapıp öğleye doğru geri döneceğiz. Plan bu.

Bir tekne ile hemen karar verip bir yere gidilmez. Cumartesi teknenin motor yağı ve suyunu kontrol ettik, yakıt deposu ve kullanma suyunu tamamladık. Balık, yön ve yer bulucu, derinlik ve hız gösterici aletlerinin çalıştığından emin olduk. Tekne ışıklarının yanıp/yanmadığını denedik, teknenin iç ve dış temizliğini yaptık. İçme sularını, içecekleri aldık, sebze-meyve siparişini verdik. Makarna olup olmadığını da (hikayesini sonra anlatacağım) kontrol ettik.

Özgür Yat, ayna kıç, 11,70 metre boyunda, 3,50 metre genişliğinde, tek uskurlu, 136 HP Perkins dizel motoru olan ahşap gövdeli, tek direkli bir tekne. Direk boyu yaklaşık 12 metre, yelken de açıyoruz. Yapıldığında dört kamarası varmış, ben aldıktan sonra oturma yerleri ve mutfak küçük geldi. Bir kamarayı mutfak yaptım, bir diğerini de yemek salonuna kattım. Böylece kamara sayımız ikiye indi.

Balığa beş kişi çıkacağız. Ben, kardeşlerim Yakup ve Yunus, Onur (yeğenim, Yunus’un oğlu) ve arkadaşımız Ahmet Ayhan. En zor görev Ahmet’in çünkü yemleri Ahmet hazırlayacak. Bu görev hep Ahmet’in olduğu için, ne zaman balık tutamazsak suçu yemlerin kötülüğüne bağlar, başarısızlığı Ahmet’in üstüne yıkarız.

Sonunda hazırlıklar tamamlandı, tekneye kimin ne getireceği belirlendi. Kardeşim Yakup telefon edip gelemeyeceğini bildirdi ve cezalı duruma düştü. Cezasını teknede belirledik: Hepimize akşam yemeği ısmarlayacak. Mecburen kabul etti!..

Bir telefon da Ahmet’ten geldi. Yem olarak kullanacağımız sardalyayı bulamamış. Sabah 10:00’da Yeniköy

Balıkçı Barınağı’ndan (Mavra’nın doğusu, Türkiye kıyısında) alacakmışız. Eksik yemler oradan tamamlanacak. Neyse ki programı pek aksatmayacak.

Sabah teknenin son kontrollerini de yapıp çay suyunu koyduk, palamarı çözdük ve Yunus’la yola çıktık. Onur’u Ahmet’le beraber Yeniköy’den alacağız. Teknede kahvaltı yapmak ayrı bir zevktir. Çayın kokusu bile daha hoş gelir. Ben tekneyi kullanırken Yunus kahvaltıyı hazırlıyor. Çanakkale Boğazı çıkışına doğru yol alıyoruz. Sağda Şehitler Abidesi ve yanında dalgalanan şanlı bayrağımız görülüyor. Kumkale Burnu’nu dönüp rotayı Yeniköy’e çeviriyorum. Barınakta bizi bekleyen Onur ve Ahmet’i alıp limandan çıkıyoruz. Mavra’ya 2 mil kadar, 15-20 dakikalık yolumuz var. Bu arada yemleri kontrol ediyorum. En iyisinden sardalya, tuzlanmış fileto palamut, yengeç ve sülünez. Benim dolapta da karides ve tavuk göğsü var. Altı çeşit yem ve usta oltacılarla iyi balık tutacağımız belli.

Önceden belirlediğimiz ve haritada işaretli yere gidip demir atıyoruz, teknenin oturmasını (yerleşmesini) bekleyip oltalarımıza yem takıp denize atıyoruz. Balıklar yemleri tırtıklamaya başlıyor, bolca da küçük balık var. 200 gramdan küçük balığı tekneye almayın talimatını veriyorum. Yunus ilk balığı tutuyor, güzel bir mercan.

Benim olta sallandı ve çektim, balık geliyor. Ege’nin kral balığı: Çupra (çipura). Bu iki balığı (daha iyisini tutamazsak) öğle yemeği için ayırıyorum.

Mavra’da balık çeşidi epeyce fazladır. Mercan, çupra, karagöz, istekaroz, sargöz, melanur, sarpa tuttuğumuz başlıca balıklardır. Bizimle gelenlere bilgi verir ve balığın en çok hangi yeme geldiğini söyleriz.

Ekibimden herkes balık tutuyor, ben ayırdığımız balıkları buğulama yapıyorum. Soğan, biber, sarımsağı suda solduruyorum, sonra yağı ekliyorum (tereyağı yoksa zeytinyağı), domatesleri koyup biraz pişiriyorum, iki balığı (dört kişilik) fileto yapıp tencereye koyup üzerine hazırlanmış karışımı döküyor, tuz, pulbiber, karabiber ilave edip kapağı kapatıp hafif ateşte 10 dakika pişirip, 15 dakika dinlendirip afiyetle yiyoruz.

Güneşin batmasıyla oltalarımızı sarıp rotayı gece kalacağımız adanın güneyine çeviriyoruz. Tavşan Adası ile Pırasa Adası arası birbirinden ayrı, ortada deniz var gibi görünse de sakın aldanmayın. Buradan küçük kayıklar bile zor geçiyor. Pırasa Adası’nın batısından dolanıp Tavşan Adası’nın güneyinde belirlediğimiz yere çıpamızı atıyor, akşam yemeği hazırlığı yaparken balık tutmaya da devam ediyoruz.

Akşam yemeğinde dört de misafirimiz var; balık tuttuğumuzu öğrenen ahbaplarımız yemeğe gelecekler. Menüyü belirliyorum: Ben tuttuğumuz kırlangıç balığından çorba yapacağım, Yunus balık temizleyip tavada kızartacak, Onur salatayı yapacak. Bu arada Ahmet balık tutmaya devam edecek.

Hava biraz puslu, hafif rüzgâr olmasına rağmen pus dağılmadı. Ama Bozcaada’nın, Türkiye’nin, Abide’nin ışıkları görülüyor. Bir de Ezine yönünde kırmızı olarak yanıp sönen Res’lerin (rüzgâr gülleri) ışıkları bize yön ve yerimizi bildiriyor.

Yemek hazır, misafirlerimizi kendi teknelerinden bizim tekneye transfer ediyoruz. Büyüttüğüm salon işe yarıyor, hepimize oturarak yemek yiyecek kadar yerimiz var. Dostluğa, kardeşliğe, yurtta ve dünyada barışın şerefine kadehler kalkıyor. Balıkların lezzetinden, yörenin güzelliğinden söz ediliyor, radyo ve telefonlardan şarkılar ve türküler dinleniyor. Ahmet, Türk Sanat Müziği’nde bir hayli iyi, söylediği şarkılara eşlik ediyoruz. Gece hızla ilerliyor ve makarna hikayesini anlatmam isteniyor.

Hikaye şöyle: Özgür Yat’ı aldığım ilk yıllar. Çanakkale Limanı’nda bağlıyız. Hazırlık yaptım, Mavra’ya balığa geleceğiz. Rahmetli Faruk Semizoğlu yanıma geldi ve bir paket uzattı bakınca içinde makarna olduğunu gördüm ve “Bu ne?” dedim. “Siz balık tutamazsınız, makarnayı pişirip yersiniz” diye cevap verdi. (Faruk’un iki oğlu Şakir ve Selçuk o akşamki misafirlerimizden ikisi.) Makarnayı aldım, teknede bir yere koydum. Her gidişimizde balık tuttuğumuz için makarnaya ihtiyacımız olmadı.

Birkaç ay sonra yine Mavra’nın batı yönünde iyi balık tutuyoruz. Faruk da kendi yatıyla gelmiş doğu tarafında demir atmış ama balık tutamıyorlar. Telefon etti, “Buğulama hazır, hemen gel” dedim. O zaman kaptanımız olan Caner’e; “Suyu koy ve makarnaları haşla” dedim. Faruk gelinceye kadar makarna hazırlandı, gelince; “Sizin balığınızı verelim” dedim ve Caner’den tencereyi onların yatına uzatmasını istedim. Caner’in elinden tencere alındı, Faruk kapağını açtı ve makarnayı görünce olduğu gibi denize attı. Arkasından da tencere kapağı denizi boyladı.

Sonunda bize transfer oldular ve buğulamayı beraberce yedik. “Denize çıkıp balık tutamayanlar makarnaya talim ederler.” Bu aramızda deyim olarak kaldı.

“İstanbul, Kızıltoprak’ta geçen çocukluğumda dünyanın sınırları Kalamış, Moda ve Fenerbahçe’ydi. Çoğunluğun Kurbağalıdere ama çevresinde yaşayanların çayırdan (Kuşdili Çayırı) dolayı Kuşdili olarak da andığı bu derede zaman geçiriyordum.

Oradaki sandallar çok hoşuma gider, bir gün alacağım sandalın nasıl olacağını düşlerdim. Zaman geçtikçe sandallar azalmaya daha çok motorlu olmaya başladı. Benim kürek sandalı merakı da küllenmeye başladı ama hiç sona ermedi” sözleriyle başlıyor. Erol Akkan’la sohbetimiz; o yıllarda sandalla kürek çektiyse de, Akkan’ın ilk göz ağrısı yelkenli tekneymiş. Polimarin yapımı Pala 6, Scorcher teknenin boyu 6 metre, eni 2 metreymiş. Erol Akkan “Hayatımın en iyi dört yılını, o tekneye sahip olduğum dönemde yaşadım diyebilirim. İstanbul çevresini gezer, akşamları teknede kalır, Anadolu sahillerinin tadını çıkarırdım. Prens Adaları, Neandros hariç tüm adaları, o küçük yelkenli ile gezdim”

diyerek anlatıyor teknesiyle kurduğu bağı.

Fenerbahçe Marina’da duran teknesini 1998 yılında satmış. Uzun yıllar yurt dışında gemilerde çalışan Erol Akkan, seyahatlerinden birinde Alaska’da deniz kayağını görmüş ve denemek istemiş. Ancak kiralayanlar yeterince tecrübesi olmadığı için izin vermeyince, bu işin göründüğü kadar basit olmadığını anlamış. İçinde ukde olan bu merakı Florida’da giderme şansı bulmuş. Burada Russell Farrow ve Jeffrey Fabiszewski’den ders alarak BCU eğitmen sertifikası sahibi olmuş. “Deniz kayağının Türkiye’de bildiğimizden farklı bir şey olduğunu anladım. Okyanus kıyısında oldukları için teknikleri bizden çok farklı” diyor Akkan.

Kano ve kayak arasındaki farkı ise şöyle açıklıyor: “Kayağın bildiğimiz kanolardan farkı ortasında, içine oturabileceğiniz ve bacaklarınızı uzatacağınız bir alan bulunan tasarımı. İcat edenler buna kayak diyor. Dünyada kano federasyonlarının altında sınıflandırılıyor. Türkiye’de de deniz kanosu deniyor ama asıl adı kayak. Ama bu ad da su kayağı ya da karda yapılan kayak ile karıştırılıyor.”

Kayakçılar denize nasıl ulaşır?

İstanbul’a döndüğünde ABD’DE öğrendikleriyle BODEKA’DA (Boğaziçi Deniz Kayakçıları Spor Kulübü) ders vermeye başlamış Erol Akkan. Ancak dersten çok selfie (özçekim) çekmekle ilgilenenler onu biraz soğutmuş.

Bunun üzerine Kanoist internet sitesini ve bir atölye kiralayarak kano okulunu kurmuş. Hem yazılar yazmaya hem de gerçekten ilgilenen küçük gruplara eğitim vermeye başlamış. “Öğrenmek isteyen sizi buluyor zaten. Örneğin BODEKA’DAKI eğitimlerimden birine katılan Fatih Kömürcü, şimdi Atlantik’i kürekle geçmek istiyor, bir kampanya başlattı. BODEKA’DAKI bir başka arkadaşım Başar Titiz de benim kurduğum bu atölyede kayağını kendisi yaptı...” diyor Akkan.

Genelde yaklaşık üç-dört saat süren bu derslerin teorik kısmını atölyesinde, pratik kısmını da Tuzla ya da Bostancı sahilinde yapıyor. Kursiyerlere gereken ekipmanı da kendisi sağlıyor. Kanoist’te deniz kayağı, kişisel güvenlik, Eskimo roll ve kürek beceri eğitimleri veriliyor. Eskimo roll’un ne olduğunu merak ediyoruz, yanıtlıyor: ”Alabora olan kayakçının, kayağını terk etmeden tekrar düzelmesini/doğrulmasını sağlayan bir teknik. Dışarıdan görünenin aksine kayakçı, kürekten çok vücudunu kullanarak kayağını doğrultur. Kürek, kayakçının vücudunun belli bir sırayla, belli hareketleri yapmasına yardımcı olur. Temelde kayakçı, vücut ağırlığı ile kayağının yüzdürücü kuvvetine, yer değiştirir.” Dinlerken basit olsa da soğuk suda uygulaması zor bir teknik olduğunu tahmin ediyoruz.

Deniz kayağı İstanbul gibi denizle çevrelenmiş bir şehirde kolaylıkla yapılabilirmiş gibi gelse de uygulamada öyle değil. En önemli sorunlardan biri denize inecek yer olmaması. Akkan atölyesinden minibüsüne yüklediği kayakları sahile götürdükten sonra deniz kıyısına ulaştırmak için çoğu zaman sırtlarında taşıdıklarını anlatıyor. Biraz deneyim kazanıp ‘kendi kayağım olsun’ dediğinizde koyacak bahçeniz olması ya da BODEKA veya Tuzla’daki Deniz Yıldızı gibi kulüplere üye olmanız gerekiyor. Erol Akkan, yeri oldukça atölyesinde de kayakları saklayabiliyor ancak deniz kıyısında olmadığı için atölyeden kayakları denize kavuşturmak için macerayı göze almanız gerekiyor.

Asılın küreklere

“Tek başına kürek çekenler bir süre sonra sıkılıyor, bir ekip olup beraber bir yerlere gidiyorsanız devam ediyorsunuz. Ben de ekip olma düşüncesinden hareketle eski hayalimi canlandırmaya karar verdim” diye başlıyor Akkan, Kuşdili sandalının hikayesine.

Bir kış günü internette eski İstanbul sandallarının fotoğraflarına bakarken biri alçak bordası ve zarif hatlarıyla çok hoşuna gitmiş. ‘Sandalı yapabilir miyim’ diye düşünmeye ve araştırmaya başlamış. Elinde eski bir fotoğra an başka bir şey olmadığı için benzer sandallara bakarak teknenin enini boyunu belirlemiş: “Asıl zor olan oturak yüksekliği, oturağın ıskarmoza olan uzaklığı gibi hemen hiçbir yerde bulamayacağım ölçüleri belirlemekti. Onları da onlarca fotoğraf üzerinden orantı yöntemi ile çıkardım. Kitaplığımdaki birkaç kitap da ölçülerin bir kısmını doğruladı. Sonradan sandal merakı olan bir ağabeyimiz de ölçüleri doğruladı.

Sizin anlayacağınız biraz şans, biraz görsel hafıza, biraz kitap karıştırma ile bu iş olacak gibi durmaya başladı. Gemi inşa mühendisi arkadaşım Deniz Çorbacı, işin bilimsel kısmını tüm iş yoğunluğuna rağmen tamamlamaya söz verdi. Elimdeki tüm bilgileri ve beceriyi bir araya koyup sandalın ilk çizimlerini bir pazar günü evde yaptım.

Sandalın şimdiki haline bakınca o gün yaptığım çizim ile arasında çok fark olduğunu görebiliyorum.”

Bu ilk tasarım zamanla değişmiş elbette. Ardından Akkan sandalın ölçekli maketini yapmaya karar vermiş. Kesim dosyaları hazırlanmış ve parçalar kestirilmiş. İlk maket bir araya bile getirilemeyince yeni revizyonlar olmuş. Ekip ikinci makette başarıya ulaşmış ve bir araya getirme işlemi tamamlanmış. Ancak gerçek sandalın kesim dosyalarını ortaya çıkarmak için tam 12 maket yapılması gerekmiş.

Erol Akkan yine de vazgeçmemiş sandalı oluşturacak 12 kaplamayı kestirmiş. İlk deneme olacağı için seçtiği kayın kontrplak bu kaplamaların bir araya getirilmesini zorlaştırmış. Bu denemeden sonra hem daha güzel, hem de kaliteli olan okume kontrplağı kullanacağını özellikle belirtiyor.

Şu anda Kuşdili sandalı kıç aynası, ilk yapıştırma, zımpara aşamaları tamamlanmış durumda. Kit tekne olarak tasarlanan Kuşdili sandalının amacı hiç tecrübesi olmayanların bile yapabilmesi. Akkan iki gövde yapıp imalatta çıkan sorunları çözdükten sonra bu kiti ilgilenenlere vermeyi planlıyor ve ileride satılacak kadar ilgi gören bir model olmasını umuyor, bu nedenle yapım aşamalarını da detaylı biçimde internet sitesinde paylaşıyor. Erol Akkan’ın dileği daha çok İstanbullunun küreklere asıldığını, Kuşdili sandalı gibi birçoklarının denizde salındığını görmek.

Nazım Ekşi Özgür Yat’ta

Erol Akkan

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.