OLAĞANÜSTÜ BECERİLER

Popular Science (Turkey) - - GELECEK -

BIYOLOJIKALARM

Sabah çok erken bir saatte kalkmanız gerektiğinde saatin alarmını kurmak yerine biyolojik alarmınıza güvenmeyi denediniz mi? Bazı insanlar saat kaçta uyanmaları gerekiyorsa tam o saatte uyanabiliyorlar.

1999 yılında Almanya’daki Luebeck Üniversitesi’nde bu tuhaf duruma odaklanan bir araştırma yapıldı. 15 gönüllünün katıldığı deneyde herkesin gece yarısı uyuması istendi. Araştırmacılar üç gruba ayırdıkları gönüllülerin birkısmınasaat9.00’dauyandırılacaklarınısöyleyip,saat tam 9.00’da uyandırdılar. Bazılarınaysa yine aynı saatte uyandırılacakları söylendi fakat saat 6.00’da uyandırıldılar. Ve son olarak üçüncü gruba da saat 6.00’da uyandırılacakları söylenip tam 6.00’da uyanmaları sağlandı. Bu sonuncu grup uyumakta olduğunda stres hormonlarında dikkat çekici bir değişim tespit edildi. Hipofiz bezinden salgılananACTHadlı(adrenokortikotropik)hormonsaat 4.30’dan, en üst seviyesine ulaştığı 6.00’ya kadar sürekli yükseldi. 9.00’da uyanmayı beklerken 6.00’da uyandırılan gruptaysa böyle bir değişim yaşanmadı. Araştırmacılar, bilinçaltının biz uyurken de uyanık kalıp zamanı takip etmesinin yanı sıra uyanmamız gereken saat için biyolojikalarmkurupuyanmasürecininhızlandırmayayardımcı olduğu sonucuna vardılar.

KASTESTI

İnsan anatomisine bağlı vücut ve kas hareketlerini inceleyen bilim dalına kinesiyoloji deniyor. Hareket bilimi olarak da bilinen kinesiyolojiyle bilinçaltının ne gibi bir bağlantısı olabilir, diye düşünüyor olmalısınız.

Bedenin asla yalan söylemeyeceğinden yola çıkılarak uygulanan kas testine göre, bedenimizle ilgili bilinçaltında saklanmış verilere kolayca erişebiliriz. Testin mantığı basitçe şöyle; bilinçaltınıza bir soru yöneltiyor, uyguladığınız yönteme göre kasların hareketinden doğan “evet” ya da “hayır” cevabını elde ediyorsunuz. Başparmak ve işaret parmağının birbirine değecek şekilde kapatılıp, sorduğumuz sorunun cevabına göre kaslarıngüçlenipzayıflamasıyla“evet”yada“hayır”cevabı alındığını söyleyenler olduğu gibi, kas testini çok farklı biçimlerde kullanabildiklerini iddia edenler de var.

Bu testi bilimsel olarak incelediğimizde şunu görüyoruz: Kaslara stres ya da beklenmedik bir sinir sistemi girdisi sonucunda iletilen sinyaller onları zayıflatır. Kas testi uygulaması bu anlık zayıflamayı iki seçenekten biri olarak belirliyor. Testin araştırılmasını zorlaştıran faktörlerden biri, son derece çeşitli şekillerde uygulanıyor oluşu. Dolayısıyla her araştırmada belirli bir yöntemin seçilip sadece ona odaklanılarak deney yapıldığını görüyoruz. Yine de bu fenomeni bilimsel olarak inceleyen, dikkate alınmaya değer birkaç araştırma var. Örneğin ABD Philadelphia’daki Jefferson Tıp Koleji araştırmacılarının 1999 yılında yaptığı bir araştırmaya göre; gönüllüler doğru söylediğinde kasları güçlü kalırken, yalan söylediklerinde kasları zayıflıyor. Duygusal iyileşme ve

stres üzerine çalışmalar yapan Anne Jensen’ın Oxford Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirdiği araştırmadaysa bu testin, uygulayan kişinin deneyim ya da bilgi seviyesine aldırmaksızın yüksek bir doğruluk payıyla çalıştığı görüldü ve bilimsel açıdan daha fazla araştırılması gereken bir konu olduğu belirtildi.

Çeşitli araştırmaların sonuçlarına baktığımızda, kas testi ve kinesiyolojinin özellikle de bel ağrısı, gıda alerjileri ve fobilerle ilgili sorular karşısında daha isabetli cevaplar verdiğini görebiliyoruz. Örneğin İsrail’deki Ariel Üniversitesi Uygulamalı Sinirbilim Laboratuvarı araştırmacılarının yaptığı deneyler, kas testinin o kişideki mevcut gıda alerjilerini şaşırtıcı bir doğruluk payıyla ortaya çıkardığını gösterdi.

Ünlü sinirbilim uzmanı David Eagleman, beynimizin yalan söylemekten hoşlanmadığını, örneğin sırlarımızı yazdığımız bir günlüğün vücuttaki stres hormonlarının seviyesini düşürdüğünü hatırlatarak “Beynimiz stres hormonlarından hiç hoşlanmaz. Sonuçta paylaşmanız gereken bir sırrınız varsa beyninizin bu sırrı açığa çıkarmaya çalışan tarafıyla, sırrı saklamak isteyen tarafı sürekli birbiriyle savaşmak zorunda kalır” diyor. Belki de kas testinden doğru sonuçlar alabiliyor olmamızı beynimizdeki bu savaşın, her şeyi açığa çıkarmak isteyen kısmı tarafından kazanıldığı an olarak görebiliriz.

UYKUDAYKENDINLEMEYEDEVAM

Siz uyurken birisi adınızı söylediğinde hemen uyandığınız oldu mu? Araştırmalar, uyuyan beyinde işitsel fonksiyonların ve dili işleme süreçlerinin devam ettiğini gösteriyor. Fransa’nın en prestijli yüksek öğrenim kurumu École Normale Supérieure’den Sid Kouider’in araştırması, uyurken zihnimizin tamamen kapalı olmadığını, bilinçaltının onu bekleme konumunda tuttuğunu işaret etti. Gönüllülere, tam uykuya dalmadan önce basit bir test uygulayan Kouider, uykudayken aynı sözcükleri duyduklarında beyinlerinin bu duruma tepki verdiklerini gördü. Deneyde gönüllülere art arda duyacakları şekilde ya bir hayvan türü ya da bir obje adı dinletildi. Örneğin zürafa sözcüğünü duyduklarında soldaki düğ- meye, masa sözcüğünü duyduklarında sağdakine basmaları istendi. Uyudukları sırada da beyinleri izlenilen gönüllülere, uyku esnasında benzer sözcükler dinletildi ve uyanıkken duydukları sözcükleri tekrar duyduklarında beyinlerinin motor becerileri yöneten birimlerinde yoğun bir aktivite artışı olduğu tespit edildi. Diğer bir deyişle, uykudaki gönüllülerin beyinleri hala sol ya da sağ düğmeye basıyormuş gibi davranıyordu. Ayrıca uykuda olsak da beynimizin duyduğumuz tüm kelimelerin anlamını çözümlüyormuşçasına çalıştığı da görüldü.

Koudier bunun evrimsel açıdan değerini vurguluyor; “Çevrenizi izlemeye ve dinlemeye son verirseniz, uyuduğunuz esnada korunmasız kalırsınız. Onu tamamen kapatmak yerine bekleme konumuna aldığımızda çevredeki değişimleri takip etmeye devam ediyor.” Ancak bu durum tüm uyku süresinde geçerli değil. Yine araştırmalardan bildiğimiz bir başka şey de derin uykuda zihnin tamamen kapalı olduğu. Tabii ki bunun dabiramacıvar;Ogünöğrendiğimizherşey,ayıklanıp anılarolarakkaydedilecektümdeneyimlerimizyalnızca zihin tamamen kapalıyken işlenebiliyor.

KIMSEÇIYOR?

Gündelik yaşamda yaptığımız şeylerin çoğu için bilincin devreyegirmesinegerekyok.DavidEagleman“Zihinaraştırmalarından öğrendiğimiz ilk şey; yaptığımız, düşündüğümüz ya da hissettiğimiz şeylerin büyük kısmının bilinçli bir kontrol gerektirmiyor oluşu” diyor; “Nöronlardan oluşan bu karmaşık orman kendine özgü bir program yürütüyor. Bilinçli siz, yani sabah uyandığınız anda devreye giren ve yaşamınızı kontrol ettiğini düşündüğünüz o kişi aslında zihninizde gerçekleşenlerin ufacık bir kısmına karşılık gelir. Orada gerçekleşenlerin çoğu için sizin onayınıza ihtiyaç yok. Hatta o süreçlere dâhil olma hakkınız bile yok.”

Eagleman’ın Incognito: Beynin Gizli Hayatı kitabında, bazı seçimlerimizin ardında da bilinçaltında gerçekleşen süreçlerin yattığına dair güzel bir örnek mevcut. Bir araştırmada erkek gönüllülere, fotoğrafları gösterilen kadınlar arasından hangilerini daha çekici bulduklarını söylemeleri isteniyor. Gönüllülerin bilmediği şey, bu fotoğraflardan en az yarısındaki kadınların gözbebekleriyle dijital olarak oynanıp büyütüldüğü. Erkeklerin büyük çoğunluğu, üstünde oynanmış olan bu fotoğraflarda gördükleri kadınları çekici bulduklarını söylüyor ama onlara nedenleri sorulduğunda bu kadınların diğerlerine oranla daha büyük gözbebeklerine sahip olduklarının farkında bile olmadıkları, hatta onları neden beğendiklerine dair net bir açıklama yapamadıkları görülüyor. Özetle, çekici bulduklarını söyledikleri kadınları neden böyle bir kategoride değerlendirdiklerini bilinçli düzeyde dile getiremiyorlar.

Eagleman, bilinçaltının beyin devrelerinin derinlerine işlemiş olup, binlerce nesil boyunca gizlendiği o yerden başarılı bir program yürüttüğünü söylüyor. Beyinlerimiz hiç durmadan veri topluyor. Zihnimizin, bilinçli olarak ulaşmaya çalıştığımızda erişemediğimiz, bizden bile gizlenmiş olan o bölümlerinden birinde kadınların büyümüş gözbebeklerinin cinsel heyecanı yansıttığı biliniyor. Araştırmaya katılan erkekler bu bilgi kendilerine sunulduğunda ilk defa duymuş gibi şaşırdılar. Oysa bilinçaltları bunun farkındaydı. Eagleman bunun evrimsel bir taktik olduğunu düşünüyor; “Erkeklerin çoğu, güzellik ve çekicilikle ilgili yargılarının kendi bilinçli zihinlerince ortaya konmuş seçimlerden değil, milyonlarca yıllık evrimsel sürecin bir parçası olan doğal seçilimden geldiğinin farkında bile değil.”

“Beyinlerimiz çoğunlukla oto pilot konumunda çalışıyor” diyor Eagleman. Bu yüzden dinlemesek bile bir anda yan odada ismimizin söylendiğini duyabiliyor ama birini çekici bulduğumuzda sebeplerini kolayca dile getiremiyoruz. Bu gerçekten yola çıkan araştırmacı şöyle bir sonuca varıyor; “Kim olduğumuz bile bize bağlı değil. Çünkü bizi biz yapan karakteristik özellikler ve seçimlerimiz zihnimizde müdahale edebileceğimiz sınırların dışına taşıyor.”

Bilinçaltının politik seçimlerimizde de rol oynadığı görüldü. Stanford Üniversitesi’nden siyasal bilimler profesörü Jon Krosnick, “Psikoloji biliminin 50 yıllık araştırmalarının sonucu olarak çok iyi bildiğimiz bir şey var ki o da şu; karar verme mekanizmasının neredeyse tamamı bilinçaltı seviyede gerçekleşiyor” diyor. Toronto Üniversitesi psikoloji profesörlerinden Yoel Inbar’ın yaptığı deneyler, itici bulduğumuz şeyler ne kadar çoksa ve bunlardan ne derece nefret ediyorsak, politik anlamda o kadar muhafazakâr olabildiğimizi gösterdi. “Tüm dünyadan topladığımız veriler de bu sonucu destekliyor” diyor Inbar. Bunun köklerinin tarih öncesi zamana kadar uzandığını düşünen araştırmacıya göre, insanlar sosyalleşip kalabalık gruplara dâhil olarak vakit geçirmeye başladıklarında bilinçaltındaki hastalık kapma korkularının bir sonucu olarak “davranışsal bağışıklık sistemi” denilen bir şey geliştirdiler. Bunun sonucunda hastalık belirtilerini bir bakışta tanımaya, beraberinde aynı işaretlerden yola çıkıp önyargı geliştirmeye başladık. Ama aslında bir insanın yüzüne ya da davranış şekline bakarak bakteri ya da virüs kaynaklı bir hastalığı doğru tespit edebilmemiz mümkün değil. Sonuçta çoğunlukla yanıltıcı ibarelerden yola çıkıp sonuca varıyor, hata yapıyoruz. Yine de zihnimiz karşılaştığı insanlarda bir enfeksiyon ya da semptoma dair işaretler aramaya devam ediyor. Bunları “itici” olarak kategorize edip, o insana dair önyargılarla dolu bir imaj yaratmış oluyoruz.

BÜYÜKVERIYIIŞLEMEBECERISI

Önemli bir karar vermeniz gerektiğinde ne yaparsınız? Tüm verileri ve seçenekleri gözden geçirip mantıklı çıkarımlar yaparak kendiniz için en uygun çözümü seçebilirsiniz. En basit seçimlerimizden en zorlularına kadar hepimiz her gün bunu defalarca yapıyoruz. Peki en doğru kararı, üzerinde hiç düşünmeden de verebileceğinizi biliyor muydunuz?

Sigmund Freud, “Önemsiz bir konuda karar vermem gerektiğinde konunun artı ve eksilerini etraflıca gözden geçirmenin daha faydalı olduğunu gördüm. Ancak yaşamsal öneme sahip meselelerde karar bilinçaltından gelmeli” demişti. Hem David Eagleman hem de Hollanda Radbound Üniversitesi’nden Ap Dijksterhuis’in araştırmaları, önemli karar süreçlerinin bilinçaltında kendiliğinden geliştiğini ve biz iyi bir seçim yapmak amacıyla bilinçli düşünceyi bu sürece dâhil ettiğimizde aslında geri planda harika bir şekilde işleyen bu sisteme zarar verip sekteye uğrattığımızı gösterdi. Eagleman bunun en iyi örneğinin sporcular olduğunu söylüyor. Bir futbolcuyu düşünelim. Topa ne zaman, nasıl ya da hangi açıyla vurması gerektiğini hiç düşünmeden, bunu bir refleksmiş gibi kendiliğinden yaptığında düşünsel sürecin devreye girmesine izin vermemiş oluyor. Bu da sonuçta hız, çeviklik ve daha iyi odaklanma becerisi sağlıyor.Topanasılvurmasıgerektiğinidüşünmeyebaş-

ladıklarındaysa başarı oranları düşüyor. Çünkü kendisine doğru hızla gelen bir topun hem geliş açısını hem hızını ve bir de diğer futbolcuların hareketlerini aynı anda kesin bir doğruluk payıyla hesaplayabilmesi mümkün değil. Eagleman’ın deneyleri zaten sporcuların topa vurdukları anda bilinçli düşünce aşamasına geçtiklerini, öncesinde de kendilerini bu akışa bırakıp sadece odaklandıklarını gösterdi. “Bir spor dalında uzmanlaşmış olmak, hareketlerinizin kendiliğinden gerçekleşmesi anlamına gelir. O sırada ne yapacağınızı düşünmekse sizi yavaşlatır” diyor araştırmacı.

Anlaşılan o ki bilinçaltı, bilinçli zihnin aktif düşünceyle erişemediği kadar geniş bir veri bankasına bağlı olarak çalışıyor ve bu büyük veriyi bilinçli zihinden daha iyi işleyebiliyor. Ap Dijksterhuis ise nerede yaşayacağımız, hangi evi seçeceğimiz, hangi işi yapacağımız gibi çok önemli kararlar vermemiz gerektiğinde bunlar üzerinde detaylı düşünmekyerine,kendimizebirazzamantanıyıpişibilinçaltına devretmemiz gerektiğini söylüyor. Yaptığı araştırmalar, böyle önemli kararlar vermesi gereken bireylerin, konuyu bir kenara bırakıp sanki bir seçim yapmaları gerekmiyormuşçasına rahat olduklarında, kendileri için en isabetli seçimi yaptıklarını gösterdi. Dijksterhuis’ye göre, bilinçaltımız, bilinçli zihnin eriştiği işleyen belleğin ötesine de uzanabildiği için çok büyük ölçekli bir enformasyonu gözden geçirip buna bağlı tüm verileri tek seferde işleyebiliyor.

YARATICILIKDAORADANGELIYOR

Resim yapıyor, bir müzik aleti çalıyor ya da örneğin yeni bir şey tasarlıyorsak, yani özetle yaratıcı bir faaliyet içinde olduğumuzda zihnin verileri işleme şekli değişiyor, bilinçaltında gizli olağanüstü zenginlikteki bilgi ve deneyimlere erişmeye başlıyoruz. Böylece birbirinden kopuk verileri bir araya getiriyor, bunları beynin hedefe yönelik işlem yapan frontal lobunu dışarıda bırakarak işliyoruz. İşte bu süreç gerçekten yaratıcı, eşi benzeri olmayan fikirler üretmemizle sonuçlanabilir. Çoğu zaman bu çarpıcı fikirler bir anda bilinçli zihne yansıyor ve aradığımız şeyi, nereden geldiğini anlayamadan bulmuş oluyoruz.

Bilinçaltının bu muazzam işletim sistemi tarihte örneğine birçok kez rastladığımız şekliyle olağanüstü fikir ve buluşların ortaya konmasını sağladı. 1862’de elektrik ve manyetizmayı birleştiren denklemleri yazarak fizikte çığır açan James Clerk Maxwell, ölmeden hemen önce tuhaf bir itirafta bulunmuş, o ünlü denklemi kendisinin değil, “içindeki bir şeyin” yarattığını söylemişti. Denklemi yazarken gelişen süreçte fikirlerin kendisine nasıl ve nereden geldiğini anlayamamış, yaşadığı bu güçlü deneyimi “hepsibirandazihnimdebelirdi”diyeözetlemişti.Alman edebiyatçı Johann Wolfgang Von Goethe de benzer bir deneyimi, iki haftada yazdığı Genç Werther’ın Acıları adlı romanında yaşadığını, hiçbir şekilde bilinçli düşünmeye ihtiyaç duymadan, sanki kendisi sadece o kalemi tutuyor ve kalem de tek başına hareket ediyormuş gibi yaşadığını itiraf etti. Tıpkı analitik psikolojinin kurucusu Carl G. Jung’un ifade ettiği gibi; “Hepimizin içinde varlığından hiç haberdar olmadığımız, hiç tanımadığımız birileri var.”

Drexel Üniversitesi’nden John Kounios’un araştırmalarıysa bazılarımızın bu süreci kullanarak çarpıcı fikirler üretme konusunda diğerlerine oranla daha başarılı olduğunu gösterdi. Araştırmacı, karşı karşıya oldukları sorunları bu şekilde çözen insanların beynine odaklandığında, beyinleri dinlenme konumundayken beklenenden son derece farklı bir aktivite belirdiğini gördü. Frontal lobun ya hiç ya da çok az aktif olduğu bu mekanizma, mantıklı düşünceler üretirken beliren aktivitelere hiç benzemiyor.

SÜPERHIZLIKARAKTERÇÖZÜMLEME

İlk kez karşılaştığınız birini sanki uzun yıllardır tanıyormuş gibi hissettiğiniz oldu mu? Ya da ilk görüşte, henüz hakkında hiçbir bilgiye sahip değilken hiç hoşlanmayıp, son derece itici bulduğunuz birisiyle karşılaştınız mı? Bir dahaki sefere benzer bir deneyim yaşadığınızda, bunun bilinçaltınızda gerçekleşen süper hızlı karakter çözümleme alışkanlığıyla bir bağlantısı olduğuna emin olabilirsiniz.

90’lı yıllarda Stanford Üniversitesi’nden Nalini Ambady ve Robert Rosenthal tarafından yapılan deneyler, bilinçaltının saniyeler içinde bir insanın karakterini çözümleyebildiğini ve bu çözümlemenin şaşılacak denli isabetli bir karakter tespiti olabildiğini göstermişti. Sonraki yıllarda da tekrarlanan benzer deneylerde bu sonuçlar doğrulandı fakat ilk kez karşılaştığımızbirihakkındatamolarakhangiverileredayanarakkarar verdiğimiz konusu hala bir muamma. Belki vücut dilini okuyor, belki de yüzdeki mimiklerden etkileniyoruz. Araştırmacılar bu tip kararları öncelikle bilinçaltında alıp, sonra o kişi hakkındaki çıkarımımızı destekleyen mimik ve hareketlere odaklandığımızı düşünüyor.

Princeton Üniversitesi’nden Alex Todorov ve Janine Willis’in araştırması, yeni gördüğümüz bir insan hakkında saniyenin onda biri gibi kısacık bir sürede son derece net yargılara sahip olabildiğimizi gösterdi. Deneyin sonuçlarına göre, tanımadığımız insanların yüzlerine baktığımız anda sezgisel olarak bir karara varıyor, bilinçli ve mantıklı sorgulamayı bu andan sonra gerçekleştiriyoruz. Güven ve çekicilik gibi olumlu faktörlerse en hızlı karar verdiğimiz özelliklerden. “Öyle hızlı ve kesin bir çözümleme yapıyoruz ki daha sonra o insanı izlemeye, tanımaya ya da sadece yüzüne bakmaya devam

ettiğimizde bu ilk çıkarımımız hakkında biraz daha emin oluyoruz” diyor Todorov. Araştırmacılar deneyleri sırasında gönüllülerin beyinlerini fMRI ile izledikleri için beynin korkuya tepki veren biriminin özellikle güvenilirlik konusundaki çıkarımlarımızda devreye girdiğini de gördüler. “Korkuya karşılık verdiğimiz yer, ilkel beynin bir parçası olan amigdala. Mantıklı düşüncelerse alın korteksinde oluşur” diyor Todorov; “Güvenin çok yönlü ve karmaşık bir süreç olduğunu düşünürüz ama araştırmalarımız, bu zor kararı beynin en düşük seviyeli biriminde aldığımızı gösterdi. Belki de bu kararla ilgili sinyaller bilinçli ve mantıklı zihnin birimlerine hiç uğramadan oluşuyor.”

Bu durum, hipnoz terapisi uygulayan psikologların dile getirdiği şekliyle; bilinçaltının olumsuz ifadeleri duymuyor, anlamıyor oluşundan kaynaklı olabilir. Örneğin; “Mavi fili düşünme!” dendiğinde zihnimizde mavi bir fil belirir. Zihin teorisyenlerinin önemli bir kısmı bilinçaltının olumsuz cümleleri işleyemediğini düşünüyor. Yine de her zaman tetikte ve her an bizi dinliyor. Böylece düşünsel süreçleri, hatta deneyimlerimizi takip ederek öğreniyor, kendini geliştiriyor, güçlendiriyor.

ALGILARINÖTESI

Beynimizin her bir saniyede algılarımız aracılığıyla elde ettiği veriler öylesine fazla ki bunların tamamı bilince yansıtılsaydı algıladıklarımızı kavramakta zorlanırdık. Beynimiz bu veri karmaşasını ince eleyip sık dokuyarak, içinden seçtiklerini bilincimize yansıtabilmek için sürekli bazı tahminlerdebulunmak,bunlarıtoplananverilerve hafızadakayıtlı bilgilerle karşılaştırıp test etmek zorunda. Bunu her saniye yapıyor. Bizse farkında bile değiliz.

Benzer bir durum zihnimizde canlandırdığımız şeyler için de geçerli. Örneğin hayal kurarken ya da eski bir anıyı ziyaret ettiğimizde, duymayı ya da görmeyi beklediğimiz ses ve imajlar karşısında beynimizin bu beklentiye dair elektrik sinyalleri ürettiği görüldü. Helsinki Üniversitesi Bilişsel Beyin Araştırmaları Laboratuvarı’nda yapılan deneyler, bu durumun konuşulan sözcükleri anlamamız ve cümleleri anlamlandırmamız konusunda da önemli rol oynadığını gösteriyor. Beynimiz, algıların ötesine geçerek gerçekleştirdiği bu tuhaf işlem sayesinde duyduğumuz tüm sesleri, sözcükleri ve bunların anlamlarını tahmin edip öngörme eğiliminde. Hatta duygusal tepkileri de benzer şekilde anlamlandırıyoruz.

Ancak bu tahmin oyunu her zaman işe yarayacak diye bir kural yok. Kimi zaman da yanlış çıkarımlarda bulunabilir. O hatayı tekrar ettiğindeyse duyduklarımızı farklı algılayabiliyoruz. Ancak bizi, her bir deneyimi defalarca tekrarlamak zorunda kalmadan öğrenmeye zorlayan bu sistem olmasa, örneğin elimizi ateşe her uzattığımızda aynı şekilde yakacağını öğrenemez, her seferinde sanki ilk kez yaşıyormuşuz gibi denemek zorunda kalırdık.

ALTINCIHIS

Temelde beş duyumuz olduğuna dayanarak isimlendirilen altıncı his, bu beş duyunun ötesine uzanan her türlü algıyı tanımlıyor. Aslında duyularımız beşle sınırlı değil. Araştırmacılar beynimizde duyuların algılandığı birimlere yakından bakınca bu listeye yeni duyular eklemek zorunda kaldılar; denge, ağrı duyusu, fiziksel farkındalık, ısı duyusu, zamansal algı, iç organlar duyusu. Denge, hareket halindeyken uzamsal oryantasyonu korumamızı sağlıyor. Ağrı duyusu, kolunuzu duvara çarpınca acı hissetmenize yol açıyor. Eklemlerimiz ve motor hareketleri yönetip, konum, mesafe, pozisyon algısını yaratansa fiziksel farkındalık duyusu. Havanın serinlediğini fark etme-

mizi de ısı duyusuna borçluyuz. Değişimler cildimizdeki ısı sensorlarıyla algılanıyor. Zamansal algıysa öznel bir durum olmasına rağmen, beynin duyulara bağlı hücrelere sımsıkı bağlı olan bazal ganglia adlı ilkel biriminde ortaya çıkıyor. Ve son olarak iç organlar duyusu denilen şey de örneğin ciğerlerimizdeki algılayıcılar sayesinde solunum oranı ve hızını kontrol altında tutuyor.

Bunlar her birimizde var olan duyular. Bir de çoğumuzun bilmediği, algı sınırlarımızın dışına taşan, az rastlanan türleri var. Bazı insanlar son derece tuhaf duyusal becerilere sahip. Sinestezi denilen bu durum, bir duyu algısının bir diğerini tetikleyip eşzamanlı harekete geçirmesiyle gerçekleşmekte. Örneğin renklerin sesini duyabilenler ya da kokularını alabilenler mevcut. Aslında sinestezi de hepimizde var ama her zaman böyle şaşırtıcı şekillerde ortaya çıkmıyor. En olağan haliyse tat alma sırasında yaşanıyor. Aldığımız her tadın ardında dokunma, koklama ve tat duyularının ortaklaşa çabası sonucunda gerçekleşen bir sinestezi işlemi olduğu söylenebilir.

Bu durumda altıncı hissi, tüm bu duyuların ötesindeki algı olarak adlandırabiliriz. Araştırmalar altıncı hissin algılama gücünün vücudumuzun dışına taşabildiğini de gösterdi. Plastikten yapılmış bir el ile gerçekleştirilen ünlü deneyler bunun en güzel örneği. Deneye katılan gönüllülerin önündeki masaya plastik bir sağ el bırakılıyor ve kendi sağ elleri de hemen bu elin yanında gizlenmiş olarak duruyor. Hem plastik elin hem de gizlenmiş olan gerçek elin üstüne bir boya fırçasıyla, eşzamanlı ve tamamen aynı şekilde hareket ettirilerek hafif dokunuşlar gerçekleştiriliyor. Bu esnada katılımcılar sadece önlerinde duran plastik eli görebiliyor. Defalarca tekrarlanan bu deneye katılan gönüllülerin çoğu birkaç dakika içinde plastik ele yapılan dokunuşları hissetmeye başladıklarını söylüyorlar. Hatta onu kendi eliymiş gibi hissettiğini dile getirenler de oldu. Çünkü beyinleri gerçek ellerinde algıladıkları bu dokunma hissinin nereden geldiğini ya da nasıl oluştuğunu çözmek adına tahmin yürütmeye başlarken tam önünde duran plastik elin kendine ait olması gerektiği sonucuna varıyor. Stockholm KarolinskaEnstitüsü’ndenArvidGuterstamaynıdeneyifarklıbirşekilde gerçekleştirip, bu kez gerçek ele fırçayla dokundukları esnada plastik ele dokunması gereken fırçayı elin 10 santimetre üzerinde tutarak hareket ettirdi. Yani katılımcılar plastik ele değmeyen fırçanın hareketini izlerken kendi ellerindeki dokunma hissi de bu sırada devam ediyordu. Fırça ele değmediği halde tıpkı önceki deneylerde olduğu gibi sanki değiyormuşçasına o yapay eli kendi uzuvları gibi hissetmeye başlayanlar oldu. Katılımcıların bazıları plastik el ve fırça arasındaki boşluğu da hissettiklerini söylediler. Bu durum, vücudumuzun etrafını saran boş alanda gerçekleşenleri bile sanki vücudumuzda oluyormuş gibi algılayabildiğimizi gösteriyor. Diğer taraftan, plastik el gerçek elden uzaklaştırıldığında, göz yanılması sonucunda oluşan o dokunma hissi ortadan kalkıyor.

Beyinlerimiz sadece vücudumuzun farkında olmakla kalmıyor, etrafımızdaki alanı da tarıyor. 90’lı yıllarda Princeton Üniversitesi’nden Michael Grazino primatların beyinlerini incelemek için yaptığı deneylerde bu tuhaf durumun beyindeki yansıması da gözlendi. Primatlar bir şeye dokunduklarında beyinlerinin ön ve yan loblarındaki nöronlar ateşleme yapıyordu. Deneye devam edildikçe çok daha şaşırtıcı bir gözlem gerçekleştirildi. Bazı nöronlar sadece nesnelere dokunulduğunda değil, nesnenin yakınında olunduğunda da aynı şekilde davranıyordu. Araştırmacılar bu nöronları uyardıklarında primatlar bir refleks olarak kendilerini savunuyormuş gibi kafalarını ve kollarını hareket ettirmeye başladılar. Yani altıncı hissin, beyinde karşılığı olan gerçek bir duyu gibi çalıştığı görülüyor.

Aktif Dinleme Araştırmalar, uyuduğumuz esnada bile bilinçaltımızın aktif bir şekilde etrafımızdaki sesleri takip edip dinlediğini gösterdi.

Beynin Gizli Hayatı Incognito: Beynin Gizli Hayatı adlı kitabında bilinçaltının sırlarını ve gücünü gözler önüne seren David Eagleman, onun, gizlendiği yerden her şeyi yönetebildiğini söylüyor.

İsabetli Önyargılar Bilinçaltınızın, ilk kez karşılaştığınız birinin karakterini saniyeler içinde çözümleyebildiğini biliyor muydunuz?

Plastik El Plastik yapay el deneyleri, vücudumuzun dışına taşan bir algıya sahip olduğumuzu ve bizimle hiçbir bağlantısı olmayan plastik bir eli kendi elimizmiş gibi hissedebildiğimizi gösterdi.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.