Rem betikoya adanmış bir hayat

Derdi hiçbir zaman ünlü olmak, çok para kazanmak olmayan müzisyen bir adamın kendine yolculuğu; onu iki kıyının ve tarihin köprüsü yaptı.

Pozitif - - NEWS - REYHAN TANSU ŞENAY

Evrim Ateşler’in rembetiko tutkusu, adını bilmediğimiz insanların göç hikayelerinden süzülüyor.

Ege Denizi çocuklarının ansızın ayrılan hayatlarına adanmışlık sadece müziği değil, unutulmuş yaşanmışlıkları da hatırlatıyor. Evrim Ateşler’in rembetiko tutkusu, Elena’nın gözyaşlarını, Gülbahar’ın uzaklarda kalan güzelliğini ve kim bilir daha adını bilmediğimiz birçok insanın göç hikayelerinden süzülüyor. Dünyada hiçbir şarkı yoktur ki yarım kalan yaşanmışlıkların acısını böylesi eğlenceli bir müzik ile anlatsın… Yine dünyada kaç sanatçı Türk vardır ki Yunan blues olarak bilinen rembetiko ile Atina’da albüm yapsın? İzmir’de doğan, hiçbir konservatuar eğitimi almayan genç bir adam, Rembetiko’nun dünyadaki temsilcilerinden oldu. Pek çok doğu ve batı enstrümanını icra edebilen multi enstrümantalist Evrim Ateşler, belgesel, sinema, reklam filmlerine de besteler yapıyor. Tüm bu hikayenin başlangıcı ise belki büyük dedesinin Kavala’da bir sokakta başlayan aşkından, belki dört yaşında geçirdiği hastalıktan, belki de sadece gerçeğe adanmışlıktan…

Evrim Ateşler’in ruhuna yolculuğu nasıl başladı?

Dört yaşında zatürre olunca okuldan aldılar. Evde oyalanmam için babam bir piyano aldı ve serüven böylece başladı. Öğrencilerimle, müzisyen arkadaşlarımla, proje arkadaşlarımla İzmir’den dünyaya açılan bir pencere olduk. Bugünkü Evrim Ateşler, müziği, öğrencileri, konserleri; dört yaşında hasta olan bir çocuğun piyano ile tanışması ile başladı.

O zaman hayata her olumsuzluğun ardından yeni güzel kapılar açılır gibi mi bakıyorsunuz?

Ondan daha üst bir seviyeden bakıyorum. Hatta kötü bir şey olacağını hissettiğim anda o kötü şey olsun diye bekliyorum. Hiç stres yapmadan kolaylıkla olmasına izin veriyorum. Çünkü biliyorum ki ardından iyi bir şey olacak. Önsezilerimin güçlü olduğunu düşünüyorum.

Çocukluğumdan bu yana uzun yıllardır psikolojik ve pedagojik çalışmalar, vücut dili, ağız okuma teknikleri, insan analitiği gibi konularla ve yayınlarla ilgilenirim. Bu süre zarfında konservatuara girememiş olma durumunu baya bir irdeledim. Şimdi bu bilgilerimi sahnede kullanıyorum. Örneğin sahnede enerjiyi 0-100 arası bir baremde tanımlarsak, enerjiyi 92’ye çıkardığımda bir daha 91 baremi görmemek için çabalıyorum, çoğu zaman da istediğime ulaşabiliyorum. Sahnede olan kişi yukarıdan herkesi ve her şeyi izleme ve tahlil etme imkanına sahiptir. Fiziken sana bakıp, zihniyle benimle ilgilenmeyen bir insanı, ilgilenir hale getirmenin yollarını denedim ve deniyorum. Farklı insanları ortak paydada buluşturmak önemli. “Sahne insanı” olmanın, “müzisyen” olmanın çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Bazı performanslarda sadece müzisyen olmanın yeterli olmadığı durumlar tecrübe edilir. Dinleyici bazen sizin bir bakışınıza veya kahkahanıza, ya da biriyle-bir şeyle saniyelik iletişiminize dikkat kesilebilir. Enstrümanını iyi çalan bir müzisyen, bu tarz ufak nüanslara hakim olmakla birlikte, etkileyici ve akılda kalıcı performansları yöneten bir sahne insanı olabilir. Önceki nesillerden aktarılan bir atasözü der ki; “Bir insan eliyle iş yaparsa kalfa olur. Aklı ve eliyle iş yaparsa usta olur. Lakin aklı, eli, ve kalbiyle iş yaparsa o zaman zanaatkar/sanatçı olur.” Bu, marangoz için de müzisyen için de böyledir.

Yurt içinde sahne almak ile Atina’da konser vermek arasında fark var mı?

Bir performansı her nüans etkileyebilir. Mekan, hava koşulları, bir saat önce içilen kahve, izlerken herhangi bir şeyden rahatsız olan bir kişi bile…

Peki birkaç sefer denediğiniz halde konservatuar okuyamamak hayatınızda fırsatlar yarattı mı?

Yarattığını düşünüyorum. Ama bu iyi bir şey ya da kötü bir şeydir diye sıfatlandırmıyorum. İmkanlarım doğrultusunda kendi kendimi geliştirebilmek için normal üstü çabaladım. Çalışmam gereken süre ya da gün ne kadarsa hep bir fazlasını denedim. Konservatuar olmayınca lise ve üniversitede turizm ve otel işletmeciliği eğitimi aldım. Okul süresince ve sonrasında kısa bir süre sektörde çalıştım. Aynı zamanda müzisyenliğe de devam ediyordum. Dolayısı ile çevremdeki müzisyen arkadaşlarım artıyordu. İzmir’in büyük otellerinden birinde, hani şu en uzun olanda, yiyecek içecek departmanında kadrolu çalışırken, ufak bir trafik kazasına karıştığı için kokteylde piyano çalmaya gelemeyecek olan bir piyanistin yerine bir saat çalmamı rica eden departman müdürümü kırmadım. Kokteyl başladı, ben çaldım, insanlar dinledi, performans bitti. O gün bu dünyaya bir müzisyen olarak geldiğimi ve öyle yaşamam gerektiğini anladığım için istifa ettim. Departman müdürüm şaka yaptığımı sandı fakat durumu izah ettim. Çok şaşırdılar ve şimdi her yıl evlilik yıldönümlerinde sahnemize gelirler.

Hangi enstrümanları çalıyorsunuz?

Ana enstrümanım piyano olmakla birlikte sekiz enstrüman daha kullanabiliyorum. Sahnede solist olarak görev yaptığım için akustik gitar ile performans yapıyorum. Organizasyonun ya da performansın niteliğine göre buzuki, ney, klarnet, akordiyon, ud, cura ve ritm enstrümanlarımı da sahneye taşıyorum.

Bu kadar çok enstrüman çalmak repertuarınızı da etkilemiştir değil mi?

Farklı enstrümanlar çalmak tabii ki repertuarımın zenginleşmesine destek verdi. Lise yılları uzun süre rock, daha sonra pop müzik orkestralarında sahneler, ilerleyen yıllarda klasik Türk fasıl müziği, aynı dönemlerde yabancı müzikler ve dünya müzikleri hayatımın parçası oldu. Ancak uzun bir süredir sadece rembetiko...

Neden rembetikoyu seçtiniz?

20 yıllık profesyonel sahne yaşantım içinde ilk 10 yıl İstanbul, Ankara, Bursa, Antalya, Çanakkale, İzmir ve Kuzey Kıbrıs’ta farklı farklı orkestralarda çalıştım. Bu süre zarfında bazı beş yıldızlı zincir otellerde eğlence müdürlüğü yaptım. Farklı şarkılardan oluşan repertuarımın içinde Yunan şarkıları da vardı ve oldukça ilgi görüyordu. Talep edilen bir kaç organizasyon için araştırmalar yaptım ve keyifli performanslar sergiledik. Selanikli bir ailenin parçasıyım ve yaklaşık 110 yıldır İzmir’de yaşıyoruz. Bu süre zarfı içinde rembetikoyu araştırırken kendi köklerimden de yaşanmışlıklara tanık oldum. 1922 büyük İzmir yangını öncesinde Rum, Yunan, Çerkez, Yahudi, Ermeni ve Türk müzisyenlerden oluşan “Estoudiantina” ların varlığını öğrendim. Kalabalık orkestralar olup, bir şarkıyı hem Ermenice, hem Türkçe, hem Yunanca okuyabiliyorlardı. Şarkıların bu paylaşımlardan dolayı ortak paydaları olduklarını ve kendi doğup büyüdüğüm şehrin tarihe meydan okuyan bir müzik stiline; “Smyrneika” ya sahip olduğu araştırırken öğrendim. İzmir’den Yunanistan’a gitmek ve karşı kıyıdan buraya gelmek zorunda olan insanlar, giderken kültürlerini de taşıdılar.

Bu müzisyenler, göç yaşamış, hasret acısı çekmiş hayatları yarım kalan insanlar ancak yaşamak için çalışmak ve sahnede de insanları eğlendirmek zorundaydılar. Acılarını eğlenceli bir müzik ile birleştiriyorlar ve ortaya tüm dünyanın “Greek Blues” olarak adlandırdığı rembetiko çıkıyor.

Yunancayı nasıl öğrendiniz?

Biraz aileden, biraz şarkılardan… Fakat Yunanistan’da albüm yapmış ve yapmaya devam edecek bir Türk olarak, hecelemeden telaffuza kadar tüm dil egzersizlerimi sürekli yapıyorum. Yunanca da Türkçe gibi kelimedeki vurgu değiştiğinde anlamı değişen kelimelere sahip bir dildir. Dolayısı ile dile, vurguya, tonlamaya ve telafuza hakim olmadan şarkı söylemeye çalışmak tam bir “delilik”tir. Daha sonra, projelerimiz ve orkestralarımız için yönetim desteği sunan Yunan menajer Georgia Papadopoulou ile çalışmaya başlayınca, kendisinin de çok büyük desteğini aldım. 2010’dan beri birlikte çalışıyoruz.

Sizi Yunan zannedenler var mı?

Nereye ait olduğumu çokca sorarlar. Ege Denizi diyorum.

Rembetiko albümü nasıl oluştu?

Repertuar çalışması yaparken bir şarkı dinledim. Şarkı canlı kayıttı. Canlı kayıt, sahnede çalarken yapılan kayıttır. Ortamda ne varsa, o tüm fondaki sesler de kayda dahil olur. Bir kadının kahkahası, garsona seslenen bir adam, şarkıya eşlik eden insanların sesi, her şeyi duyabilir, o ana dahil olabilirsin. Ben de bu kayıttan çok etkilenerek, böyle bir çalışma yapmak istediğimi Yunanistan’daki prodüktörüme ilettim. Sahnede canlı bir kayıt almadık lakin stüdyodaki kaydımızı canlı yaptık, kanal çalışma yapmadık ki ufak hatalar da dahil olabilsin ve o tatlı nüanslar bozulmasın. Böylece çok uzun yıllar önce İzmir’de doğmuş Smyrneiko-Rembetiko müzik türünde bir çalışma yaptık.

Neden Türkiye’de albüm çalışması yapmadınız?

Bugüne kadar Türkiye’de dört kere albüm teklifi reddetmek zorunda kaldım. Sebebi şöyle açıklayabilirim, o albümü Türkiye’de yapmış olsaydım (prodüksiyon şirketlerinin talebi doğrultusunda) tanıtım için televizyon programlarını gezmem lazımdı. Kendimi şarkıcı olarak değil müzisyen olarak nitelendiriyorum. Bu duruma ihtiyaç duymaksızın Atina’da kendi enstrümanlarıyla ve performansları ile başarı yakalamış bir takım kurduk. Sıkı provalarından ardından albümü canlı olarak kayıt ettik. Giorgos Dalaras’ın projelerinde kadın ses olarak sahne alan Aspasia Stratigou da sesiyle bu albüme renk kattı. CD’yi özellikle plak şeklinde bastık. O günlere ithaf ederek.. “Rembetiko’ya Adanmışlık” anlamına gelen “Afieromenos sto Rembetiko” geçen ocak ayında Yunanistan’da piyasaya çıktı ve Amerika’daki distribütörümüz aracılığı ile dijital müzik platformlarına ve Avrupa’ya da dağıtıldı.

Yunanistan’da nasıl tepkiler aldınız?

Çok beğendiler. Hiç olumsuz bir tepki almadım. Ben bu albümü iki şeyden ötürü yaptım. Birincisi eski şarkılar profesyonel kayıtlar ile geleceğe, ikincisi henüz doğmamış olan çocuklarıma miras olarak kalsın diye.

Türkiye’de “Neden bu şarkıları söylüyorsun?” gibi ötekileştiren bir yaklaşım gördünüz mü?

Hayır. Bu şarkılar iki tarafın da acılarını, aşklarını, yarım kalmışlıklarını anlatıyor. Türkiye’de bu stil ile ilgilenen kesim ilgi ile dinliyor. Egeli Lozan Mübadeleleri Vakfı’nın İzmir temsilciliğinde Yunanca dans ve şarkı hocasıyım. İki kültüre ait olan dansları, şarkıları, mirası yeni nesile de aktarıyorum.

Misyonunuz bu kültürü ve müziği anlatmak mı?

Ben bu müziği çalmakla, bu şarkıları söylemekle ve bu dansı yapmakla mutluyum. Beni izleyen insanlar da mutlu. Demek ki bu performansı iyi sergilemek zorundayım. “En iyi siz misiniz?” diye sorduklarında “Bunu ancak siz cevaplayabilirsiniz” diyorum. Sen performansını sunarsın buna seyirci ve dinleyici karar verir. Ama en gerçek kim dersen, en gerçeklerden biriyim!

Sizi en çok etkileyen Yunan şarkısı hangisi?

“Bir Allah” şarkının adı. Aslında bir aşk hikayesi. Anadolu’da yaşarken, Türk bir kadına aşık bir adamın, göç etmek zorunda kalınca geride bıraktığı aşkının acısını anlatıyor. Şarkıda diyor ki; “Hoca camiye çıktığında ve her ezan okunduğunda aklıma sen geliyorsun, Anadolu geliyor.” Adam unutmak istese dahi unutmak için elinden geleni yapsa bile, günde beş kez yarım bıraktığı aşkını hatırlamak zorunda kalıyor. Bu şarkı beni çok etkiler.

Sizin şarkılarınızı ne zaman dinleyeceğiz?

Eğer bir proje değilse ben kendi bestelerimi çok paylaşmıyorum. Çünkü bunlar benim. Paylaşmak için, o projeye inanmam gerekiyor.

Bir de büyük bir proje hazırlığınız var. “VALISE” den bahseder misiniz?

Proje şimdiye kadar Türkiye’de hiç denenmemiş bir proje. Yaşar Üniversitesi piyano bölümü öğretim görevlisi Payam Gül Susanni genel koordinatör ve müzisyen Devrim Yeşilpınar aranjör olarak görev yapıyor. Projede İtalyan, Yunan ve Türk müzisyenlerin oluşturduğu bir orkestra ile çok sayıda enstrümanın tek bir müzisyen tarafından icra edildiği bir dünya yolculuğu olacak. Her şarkıda farklı ülkelere, kültürlere gideceğiz. Danslar, dekorlar, görsel gösteriler de bu performansa dahil olacak. Yeni yıl ile birlikte reklam ve tanıtımlar dinleyici ve seyirci ile buluşacak.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.