Çocuk ol, özgür ol, rahat ol

Oyun ve oyuncak deyince aklımıza gelen ilk isim Sunay Akın... İçindeki çocuğun ona yön verdiğini söylememiz mümkün ama o bambaşka bir yorum katıyor ve “İçindeki çocuk demek, o çocuğu içine hapsetmek demektir. Neden hapsediyorsun? Hapsetme onu, o ol, çocuk

Pozitif - - NEWS - Özlem Çetinkaya

Sunay Akın ile içimizdeki çocuğu özgür bıraktık.

Anladım ki çocuklara olan sevgisi kendisinin de hala bir çocuk olması; tek istediği arkadaşları ile oyun oynamak. Oyun alanlarını koruma isteği de bu yüzden. Oğlunun gözlerine bakarken parlayan gözleri, bir arkadaşı ile sohbet ederken de aynı şekilde parlıyor. Sunay Akın, “Bu toplum çocukları sevmiyor” diyor ve ekliyor; “Özgürlüğü elinden alınmış çocuğa büyük derler.”

Çocuklardan, hayallerden, mutluluktan konuştuk sevgili Sunay Akın ile… İçimizdeki çocuğu da sordum kendisine, bakın neler söyledi?

Oyuncak Müzesi broşüründe, “Müzeden çıkarken çocukluğunuzun elinden tutacaksınız” yazıyor. Çocukluğumuz ne zaman bir yere gidiyor da biz bir müzeyi ziyaret ettiğimizde bize geri dönüyor?

Çocukluk hakkında konuşacaksak, öncelikle toplumda çocuğun yerini konuşmakta fayda var. Biz, maalesef ki çocuğu sevmeyen bir toplumuz. Bunu söylerken ne demek istiyorum? Aktüelitede, televizyon ya da gazete haberlerinde çocuklara yapılan şiddet ve/veya taciz olaylarından bahsetmiyorum. Bunlar elbette ki akıl almaz şeyler ama benim söylemek istediğim sevgisizliğin farklı bir boyutu.

Biz büyükler, yetişkinler birbirimizi kırmak, aşağılamak ya da rencide etmek için kaç kere şu tanımları kullandık? Lütfen soruma samimiyetle cevap verin: “Çocukluk yapma! Büyü artık! Bana masal anlatma! Senin o dediğin çocuk oyuncağı!...”

Bütün bu somut belgelerin ışığında diyorum ki, “Biz çocuğu sevmiyoruz.”

Çocuğun sevildiği, çocuğun değerinin bilindiği, çocuğun anlaşıldığı bir toplumda yetişkinler birbirlerini aşağılamak için çocuğun dünyasını hoyratça harcamazlar, züccaciye dükkanına giren fil gibi onların dünyasını dağıtmazlar. Biz büyükler zannediyoruz ki, çocukların bize ihtiyacı var; oysa tam tersi; bizim onların soru soran, merak eden, serüvenci ve tertemiz dünyalarına ihtiyacımız var.

Özgürlüğü elinden alınmış çocuğa büyük derler! Çocuk eğitimcilerine sesleniyorum: “Çocuklara dokunmayın! Onları yönlendirmeye ve şekillendirmeye kalkışmayın!” Onların dünyasına ne kadar özen gösterir, onlara insan olarak değer verir ve bilginin ışığı ile onları aydınlatırsak o kadar iyi eğitimci oluruz.

Okula giden bir çocuk annesi olarak, mevcut düzende bu söylediğinizin tam tersi bir eğitim sistemi uygulandığını söyleyebilirim.

Haklısınız. O zaman ben de biraz önce konuştuklarımıza şunu ekleyeyim; çocuğun dünyasını anlamıyor oluşumuzun bir başka somut örneği de okullara kabul edilmek için çocukların girdikleri sınavlar. Bu ülkede çocuklar bir okul kazanmayı düşünüyorlar ama okullar çocukları kazanmayı düşünmüyorlar. O halde, biz nasıl bu ülkede bir aydınlanmadan ve gelecekten söz edeceğiz?

Çocuğun önündeki tek engel okul mu? Aile de önemli bir faktör değil mi?

Çocuğun önündeki en büyük engel anne-baba, sonra okul, sonra eğitim sistemi ve öğretmenler. Bunlar, evet, çocuğun önünde hep bir engel belki ama aslında hiçbiri kötü niyetli değil, hiçbiri aslında çocuğu kötülemek ya da çocuğu engellemek için yapmıyor yaptıklarını. Kasıtlı bir hareket değil belki ama engel mi? Evet, engel. Çocuğu en iyi anlatan insanları düşündüğümde aklıma ilk gelen isim, Atalay Yörükoğlu. Kendisi çağdaş

Çocukluk bir dönem değil, çocukluk hayatın ta kendisi! Çocuk öğrenme duygusudur; keşif duygusu, merak, araştırma, serüvencilik, maceraperestlik, dünyası…” hayal

çocuk psikiyatrisini ülkemize getiren çok derin bir bilim adamı. Aynı zamanda benim de doktorumdu. Bir gün derste öğrencilerine şöyle söylüyor Yörükoğlu; “Bu yaşıma kadar Türkiye’nin her yerinden anne ve babalar, çocuklarının çok rahatsız olduklarını düşünerek, muayene etmem için bana getirdiler. Ben de onlara hep telaşlanmamalarını söyledim, önce onları sakinleştirdim. Sonra çocuklarını aldım ve oyun odasına götürdüm, onlarla oynadım, arkadaş oldum. Ve anne babaları tedavi edip, geri gönderdim.” Atalay Yörükoğlu’nun bu sözleri benim pusulam oldu. Biz çocukluğu; insanın iyi eğitim alması, sağlığına dikkat edilmesi, kazasız belasız atlatılması gereken bir dönem olarak görüyoruz. Oysa hayır! Çocukluk bir dönem değil, çocukluk hayatın ta kendisi! Çocuk öğrenme duygusudur; keşif duygusu, merak, araştırma, serüvencilik, maceraperestlik, hayal dünyası… Hayal gücü çocuklarda vardır ve gerçek hayallerin ayak izini takip eder! Bizde ise hayal kurmak, nedense, çok aşağılanır.

kurmay” yüzden mi hayal ı bırakıyoruz, aşağılanmamak ve küçük görülmemek için mi? Hayallerimizin önüne engeller konulmasına nasıl izin veriyoruz?

Hayallerimizin önüne engel konulmasına izin veriyoruz çünkü köleleşiyoruz. Hayal kurmaktan vazgeçmek, köleleşmek demektir. Aslına bakarsanız bunun herkes farkında ama herkes aynı zamanda bu zincirleri seviyor da. Hayal gücünden kurtulup, kendilerine takılan zincirlere bağımlı yaşamayı tercih eden yine insanın kendisi.

Bu zincirlerle yaşamak insana daha mı konforlu geliyor? İnsan neden bağımlı yaşamak istesin?

Kesinlikle daha konforlu geliyor. Sistem ne diyor? Daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, daha iyi bir okul… Biz bunlara hayal diyoruz ama bunların hiçbiri hayal değil; bunların hepsi birer oyun. Bizler labirentin koridorlarında geziyoruz, o kadar. Çocuklar ne yapar? Hayal güçlerinde geliştirdikleri oyunlarda kendilerine başrol verirler; senaryoyu kendileri yazar, yönetmenliğini de kendileri yaparlar. Biz büyüklerin hayal dünyasındaki oyunda ise, bizler labirentin koridorlarında giden bir fare gibiyizdir. Peynirin kokusunu alırız ve peynire doğru gitmeye çalışırız. Peyniri bulduğumuzda da, hayalimiz gerçek oldu diye seviniriz. Hayır, o bir hayal değil çünkü peynire giden tek bir yol var ve o yolu da oraya biz değil, sistem koyuyor. Buna hayal demek, “Hayalime ulaştım” demek çok anlamsız. Gerçekten kendine kahraman rolü veren bir çocuğun hayaliyle, sistemin koridorlarında peynirin kokusuna giden bir insanın hayal dediği aynı şey değil.

Bu zincirlerin farkında olan ve onlardan kurtulmak isteyen ama nereden başlayacaklarını bilmeyen insanlar var. Bu insanlara ne yapmalarını önerirsiniz?

Ne yazık ki bu şekilde yaşayan çok insan var. Bu söylediğinizi ben de çok görüyor ve çok üzülüyorum ama maalesef ki insanlar bunu hak ettiler ve şimdi de bedellerini ödüyorlar. Hiç kimse onları zorla oraya getirmedi, ayaklarına zincir vurmadı. Peki, onlara nasıl yardımcı olabiliriz? O insanlara şunu sormak gerek: “Gün içerisinde, günlük koşturmalar arasında, toplumun dayattığı beklentilerin oluşturduğu hırsları ile yol alırken acaba yatağınızın başucunda, komodinini üzerinde, sayfasını kırdığınız, akşam sizi bekleyen bir kitabınız olduğu aklınıza geliyor mu?” Okumak çok büyük bir erdem, kitaplara dokunmak muhteşem bir şey, sahaflarda dolaşmak harika bir duygu… Kitap kokusu en güzel koku.

Bu dünyanın pek çok ülkesinde, pek çok beyaz yakalı, üst düzey yönetici insanla tanıştım. Bazılarının odalarında kendi dünyaları vardı; koleksiyonerlerin ise, koleksiyon yaptıkları konuya ait objeler odalarının her yerindeydi. O insanın size bir kartvizit vermesine bile gerek yok, onun kartviziti odası. Kendi dünyalarını kuran insanları çok seviyorum.

İnsanlar o kadar yoğunlar ki, kitap okumaya vakit bulamıyorlar.

Bu çok büyük bir yalan ve maalesef insanlar kendilerini de bu yalana inandırmışlar. Onlar için üzülüyorum.

Sizce boş vakit diye bir şey var mı?

Boş vakit, hayatta duyduğum en boş laftır. Bir de insanlar şunu der; “Boş vakitlerimde sinemaya gidiyorum, kitap okuyorum, tiyatroya gidiyorum…” Bu sanat etkinliklerinin içinde olmak boş vakitse, üzgünüm ama sen hiçbir şey anlamamışsın ve senin hayatın boşa gitmiş demektir.

Tekrar çocuklara dönecek olursak, “içimizdeki çocuk” kimdir size göre?

İçimizde çocuk yok ki, o biziz zaten. İçindeki çocuk demek, o çocuğu içine hapsetmek demektir. Neden hapsediyorsun? Hapsetme onu, o ol, çocuk ol. Özgürlüğünü teslim etme, kendin ol, rahat ol. Çocukların davranışları o kadar doğru ve sağlıklı ki.

Yıllar evvel eşim ve iki çocuğumuzla birlikte Londra’da bir hayvanat bahçesine gittik. Bahçenin ortasında bir dinlenme alanı ve orada da bir kum havuzu vardı. Çocuklar orada kendi aralarında oynuyorlardı ve bizim çocuklar da oyun oynamak için hemen onların yanına gitti. Çember şeklinde koca bir kum havuzu ve etrafında oturmak için banklar… Dünyanın dört bir yanından gelmiş, birbirlerinin dillerinden anlamayan çocuklar birkaç dakika içinde birbirleriyle kaynaşıp oynamaya başladılar. Onları izlerken bir anda fark ettim ki, çocuklar güle oynaya orada oynarlarken, banklarda oturan biz büyükler birbirimize selam bile vermemiştik. Selamlaşmadan, konuşmadan öyle oturuyorduk. Bunların hangisi gerçek dünya? Tam bir dünya gibi çember kum havuzun içinde oynayan, sevgi dili ile konuşan çocuklar mı, dünyanın geleceğine yön veren ve dünyayı yönettiğini söyleyen biz büyükler mi? Birbirimizle en ufak bir sevgi

Hayal gücü çocuklarda vardır ve gerçek hayallerin ayak izini takip eder! Bizde ise hayal kurmak, nedense, aşağılanır.Oçok

bağı kurmadan çocukları izliyoruz. Şimdi ben soruyorum; “İçindeki çocuk kim?”

İçimizdeki çocuk bana şöyle söylüyor; “Nesli tükenmekte olan bir kuş var, onu koruyalım.” Peki, biz ne yapıyoruz? Onu öldürüp, içine saman koyup sonra da rafa koyuyoruz ve o bizim içimizdeki çocuk oluyor.

“Çocukluk albümlerde kalan bir şey değildir” diyorsunuz.

Evet. Her insanın evinde fotoğraf albümleri vardır. Onları zaman zamana açar, bakarız ve o fotoğraflara yabancılaştığımızı hissederiz, değil mi? İşte çocukluk dediğimiz bu değil. Ben çocuk olduğum, bedenimin küçük olduğu dönemlere baktığım zaman hala şu andaki halimi görüyorum o fotoğrafta. Kendimi hiç ondan uzakta bir yerde görmüyorum. Ben bugün kendimi büyümüş, çocukluğumdan uzaklaşmış ve o dünyayı kaybetmiş biri olarak görmüyorum

Sizin bu kadar yaratıcı ve üretken olmanızı sağlayan da bu çocuk Sunay Akın mı?

Kesinlikle. Biraz önce söylediğim gibi, gerçek, hayalleri takip eder. Ben kitaplarımı yazarken, tek kişilik gösteriyi yaparken, müzeleri kurarken başarılı olmayı ya da unvan sahibi olmayı umursamıyordum. Bana göre bunlar çok ayıp şeyler, ayrıca. Kitap fuarlarında, imza günlerinde, sırada bekleyen okuyucular için ben hala sıkılıyorum. İnsanların saatlerce orada beni beklemeleri bana ayıp geliyor. Ben sadece oyun oynuyorum. Çocuk oyun oynarken nasıl mutluysa ben de yaşarken öyle mutluyum; çocuğun oyun oynadığı gibi ben de hayatla oynuyorum. Bir gün akşam olacak, annem camdan seslenecek, beni yemeğe çağıracak ve ben eve döneceğim; o zaman “Sunay Akın öldü” diyecekler.

“Çocukluk insan hayatının ramazanıdır” diye bir sözünüz olduğunu biliyorum. Çocukluk ve ramazan kavramlarını nasıl ilişkilendiriyorsunuz?

Biz aslında ramazanı da tam manasıyla anlayamadık. Ramazan denildiğinde aklımıza ilk gelen, “oruç” oluyor. Ramazanda oruç tutulur değil mi? Oruç sözcüğünün kutsal kitaptaki karşılığı “siyam”. Siyam ne demek? İradeyi tutmak demek ama aynı sözcüğün başka anlamları da var. Siyam aynı zamanda “güneşin en tepede olduğu an” demektir. Gün içerisinde, güneş tam tepedeyken ne olmaz? Gölge. Öyleyse, oruç tutmak bilginin ışığı ile hayatımızın en karanlığından, cehaletin karanlığından kurtulmak demektir. Çocuk soru sorar, öğrenmek ister, merak eder; o ışığı en tepeye almaya çalışır.

Ama büyükler çocukları susturuyor…

Biz çocukları susturduğumuz, onların sorularına yanıt vermediğimiz için de o çocuklar büyüdüklerinde içlerindeki çocuğu arıyorlar. Kuş öldürülmüş, içine saman konulmuş ve rafa kaldırılmış; geçmiş olsun. Dedim ya, çocuğun önündeki en büyük engel anne ve babalar. Çocuklar bizim eşyalarımız değil. İmza günlerinde bir kadın fotoğraf çektirmek istiyor, eşini de davet ediyor ama çocuğuna hiçbir şey sormadan, kucağına aldığı gibi onu fotoğrafa dahil ediyor. Çocuğa sordun mu? Orada, o fotoğrafın içinde olmak istiyor mu?

İnsanlar artık çok öfkeliler. Sokaklarda herkes birbirine bağırıyor, terör ve şiddet tüm dünyaya yayılıyor. Bu öfkeden nasıl kurtuluruz?

Bu öfkenin nedenini biliyorsan, ondan kurtulmak da çok kolay aslında. O yüzden önce öfkeyi iyi teşhis etmek gerek. Öfkeliyiz çünkü hiçbirimiz geleceğimizi güven altında görmüyoruz, gelecekten endişeliyiz. Geleceğini göremeyen toplumlarda öfke patlamaları olur.

Bizim bu öfkeli ve endişeli halimiz çocuklara nasıl yansıyor sizce?

Biz büyüklerin dünyasındaki bir bardak suda oluşan çalkantı, çocukların dünyasında fırtına demektir. Gelecekten bu kadar endişe eden ve korkan yetişkinlerin oluşturduğu bir toplumda çocuklar da fırtına içinde yaşıyorlar. Onlar da çok tedirgin ve korku içindeler. Bu konuda çok dikkatli olmamız gerekiyor. Anne ve baba olarak yaşadığımız tedirginliği çocuklarımıza yansıtmamaya özen göstermeliyiz. Televizyonlarda sigarayı zararlı diyerek sansürlüyorlar – güzel, buna itirazım yok – ama haberlerde saatlerce silah, savaş, şiddet, ateş içeren görüntüleri yayınlıyorlar. Elbette ki haber yapılacak, bilgi verilecek ama bunu yaparken insanların psikolojilerine de özen göstermek gerekiyor.

“Oyuncak ve insan kalbi birbirine çok benzer” diyorsunuz. Nedir aralarındaki benzerlik?

Bizim gibi gelişmemiş toplumlarda oyuncak, çocuğu oyalayan bir şey. Oysa oyuncak o değildir; gelişmiş ülkelerde çocuğa oyun oynasın diye oyuncak alınır. Çocuklarına oyun oynasınlar diye oyuncak alan toplumlar dünyayı yönetirken, bizim gibi ülkeler de onların kapılarında oyalanmaya mahkûmdur. Bir oyuna baktığınızda orada birliktelik vardır, birlikte üretmek vardır, köleleştirme yoktur. Her insanın kalbi çok değerlidir. Şu anda bizi okuyan her insanın kalbi, kendisinin merkezidir. Bir kalp atışı ile dünyaya geliyoruz ve her şey bizim etrafımızda. Nasrettin Hoca’ya soruyorlar; “Dünyanın merkezi neresi?” Hoca; “Ayaklarımın altı” diyor. Ben neredeysem, dünyanın merkezi orasıdır. İnsanın kalbi de çok değerlidir, oyuncak da. Oyuncak bir rüşvet aracı değildir, onu bu şekilde kullanarak kirletmeye hiç hakkımız yok. Oyuncağı kirletirsek, kalbi de kirletmiş oluruz.

İnskaönllaerlaemştuitrlumolem önerirsiniz?

Hayatlarını sahaflarda, müzelerde, kütüphanelerde, antikacılarda geçirsinler. Boş zamanlarında da işe gitsinler.

Çocukluğu öyle güzel anlattınız ki, dilerim bir gün herkes çocuk olduğu zamana geri döner.

Onu kaybettikten sonra bir daha geri dönmek çok zor, o yüzden kaybetmemek gerek. Biraz önce Londra Hayvanat Bahçesi’nde bir anımı anlattım, bir de Frankfurt Hayvanat Bahçesi anımı anlatayım. Ben hayvanların gözlerinin içine bakıp, onlardan özür dilemek için hayvanat bahçelerine gidiyorum. Bundan yirmi küsur yıl önce gittiğim Frankfurt Hayvanat Bahçesi’nde karşıma bir kafes çıktı; “Doğanın en vahşi canlısı” yazıyordu girişinde. Büyük bir kafes, içinde büyük bir ağaç kütüğü, az ileride bir su kabı… Hayvan nerede acaba diye dikkatlice kafesin içine bakarken, kocaman bir boy aynası gördüm. Bilmem anlatabildim mi? Özgürlüğü elinden alınan çocuğa “büyük” derler. Onu kaybettikten sonra geri gelmez.

Oyuncak bir rüşvet aracı değildir, onu bu şekilde kullanarak kirletmeye hiç hakkımız yok. Oyuncağı kirletirsek, kalbi de kirletmiş oluruz.” Bir oyuna baktığınızda orada birliktelik vardır, birlikte üretmek vardır, yaloarkıtiçuinr .

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.