Sindirim ateşiniz alev alev yansın

Ayurveda tıbbına göre sıcacık bir sindirim ateşi organlarımıza, en etkin ve dengeli şekilde çalışması için güç verirken, zihnimize de duygusal istikrar, berraklık ve esneklik kazandırıyor.

Pozitif - - NEWS - ebru şinik

Ayurveda tıbbına göre ancak sıcacık bir sindirim ateşi kalıcı kilo vermeyi sağlıyor.

ABD’nin akademik açıdan en yüksek derecedeki Ayurveda doktoru Dr. Suhas Kshirsagar, 29 Ekim’de seminer vermek üzere misafirim olarak İstanbul’a geliyor. Dünya genelinde çeşitli Ayurveda tıp fakültelerinde ana dersleri veren, Pune Üniversitesi “Ayurvedik Tıpta İç Hastalıkları” dalında altın madalya nişanına layık görülen, benim de Chopra Center Üniversitesi’ndeki en önemli hocalarımdan olan Dr. Suhas Kshirsagar’ın değerli bilgilerini Pozitif okuyucuları ile paylaşmak istedim. Bu röportajda özellikle Dr. Kshirsagar’ın en çok satan kitaplarından biri olan Hot Belly Diet’ın konusu olan sindirim ateşini, ne yaparsak yapalım neden kalıcı zayıflayamadığımızı ve sindirim ateşimizi nasıl yükselteceğimizi konuştuk.

“Hot Belly Diet” adlı kitabınızda kilo almaktan ve kronik yorgunluktan zayıf sindirim sistemini sorumlu tutuyorsunuz. Bunu biraz açıklar mısınız?

Ayurveda tıbbının dayandığı en temel konu olan “sindirim sistemi sağlığı” yüzyılımızdaki klinik araştırma neticelerine görede artık açıkça optimum sağlık için en önemli konu olarak belirtiliyor.

“Zayıf sindirim ateşi” düşük enerji, sürekli kilo alıp-verme kaosu, sindirim bozuklukları, uyku bozuklukları, baş ağrıları, bedende muhtelif yerde tıkanmalar, düşük libido, düşük seviyede depresyon, anksiyete, tükenmişlik sendromu, eklem ağrıları ya da bitmek bilmeyen alerjiler gibi fizyolojimizde süregelen yangı ve enflamasyon/mikro düzeyde iltihaplanma belirtilerimizden doğrudan olarak sorumlu. Buradaki en büyük ironi ise bu semptomları yaşayan birçok hasta gündelik yaşamlarında gerçekten aktifler... Bu kişiler ortalama sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürdükleri halde, ideal bir kiloda kalarak, optimal düzeyde sağlık kriterlerine kavuşamıyorlar ve ortak paydaları zayıf sindirim ateşi. Sindirim ateşinizin sağlıklı bir şekilde yanmasını sağlayamazsanız, kalıcı olarak kilo veremez ve hayal ettiğiniz enerjik ve sağlıklı bir beden ile zihin birleşimine de kavuşamazsınız. Ayurveda’da sağlıklı bir sindirim sistemi, bütünsel sağlık ve mutluluğun temeli olarak görülür; bu nedenle hastalık ve rahatsızlıkların çoğunlukla düzensiz ve zayıf sindirimden kaynaklandığı bilinir.

Hatta, Ayurveda bilimini şu temel fikre indirgeyebiliriz: Tüm beden sağlığı sindirim güçlerimize bağlıdır ve tüm tedaviler sindirim sistemine odaklanarak yapılmalıdır. Sindirim ateşi aslında vücudun metabolizması demektir. Sindirim ateşi hücrelerin yaşamını sürdürmesi için yiyeceklerdeki besin maddelerini enerjiye dönüştürme sürecidir ve bu da tabii ki biyolojik ve kimyasal etkileşimlerin karmaşık bir birleşimi olan sindirim sisteminizin kontrolündedir.

Sindirim sistemi ateşimizi nasıl alevlendirebiliriz?

Güçlü bir sindirim ve hızlı metabolizma ya da sağlıklı bir sindirim ateşini oluşturan bileşenler arasında dört esas öğe bulunur:

1-Metabolizmanızı yavaşlatmak yerine onu zorlamadan besleyen ve alevini körükleyen, bunun sonucunda da sindirim dengesini ve etkinliğini destekleyen belirli gıdaları yemek ve belirli sıcak sıvıları içmelisiniz.

2-Ara öğün tüketmemelisiniz. Açlık hissetmek için ana öğünler arasında belli sıvı tüketimleri dışında atıştırma yapmadan, adeta oruç tutmak kilo kaybı ve genel sağlık için zorunludur. Modern bilim de aralıklı oruç (intermittent fasting) tutmanın daha uzun ve daha sağlıklı bir hayat yaşamanıza yardımcı olabileceğini gösteriyor.

3-Öğlen yemeklerini günün en güçlü ve önemli öğünü yapmalısınız; yani güneşin tepede, en parlak şekilde yanarken en zengin öğünü tüketmelisiniz. Yapılan araştırmalar, akşam yemeğinden ziyade, gün ortasında daha fazla kalori tüketmenin daha fazla kilo vermeyi sağladığını, bir günde tüketilen toplam kalori miktarı aynı olsa bile geç öğle yemekleri ve kallavi akşam yemeklerinin kilo verme sürecine ve genel sağlığa olumsuz etki yaptığını kanıtlıyor. Yani günün en güçlü öğünü 12.00-13.00 saatleri aralığında olmalı.

4-“Sindirim çamuru”nu temizlemelisiniz. Yeterince iyi sindirilememiş yiyecek kalıntıları kilo kaybının aleyhine çalışır, hormonal dengesizlikleri kışkırtır ve sonunda neredeyse tüm hastalıkların temelini oluşturan enflamasyonu, yani mikro düzeylerdeki iltihaplanmayı tetikler. Zayıf bir sindirim ateşi ve neticesindeki yavaş metabolizma hızı ile bünyedeki sindirilemeyen atık olarak karşımıza çıkan

bu bir tür çamur içeriğinde (ki biz buna ayurvedik terminolojide “ama” diyoruz) ayrıca pankreas ve karaciğer gibi dermansız kalmış sindirim organları sebebiyle vücut tarafından etkili bir şekilde temizlenemeyen toksinleri de bulundurur. Günümüzdeki araştırmalar, normal çalışan metabolizma sırasında vücut tarafından üretilen bu toksinlerin kilo alımını tetikleyebileceğini ve kilo verme çabalarını engellediğini gösteriyor. Bununla birlikte, bu çamuru temizlemek, odunların bir sonraki seferde daha güçlü ve daha kolay yanmasını sağlamak üzere kullanılmış bir şömineden külleri ve tozları temizlemeye benzer.

Çoğu diyet ve kilo rme planının aksine, neden yalnızca acıktığımız zaman yemek yememiz gerektiğini söylüyorsunuz?

Çoğumuz hayatımızda hiç gerçek açlık çekmemiştir. Refah seviyesi yüksek Amerika ve Avrupa kıtalarında genelikle aşırı yemiş ama yeterli doğru besin alamamış durumdayız. Farklı hastalarımı haftada birkaç kez şöyle konuştuğu için düzenli olarak uyarıyorum: “Ama gün boyunca yarı aç kalmanın ve üç büyük öğünden ziyade birkaç öğüne bölmenin daha iyi olduğunu sanıyordum ben. Ara öğünler metabolizmayı hızlandırmıyor mu? Gün boyunca alacağım toplam kalori miktarını küçük küçük tüm güne yaymak ve sürekli yemek daha sağlıklı değil mi?”

Tam tersine ne kadar küçük atıştırmalıklar olursa olsun, ne kadar sık yerseniz sindirim ateşiniz o kadar zayıflayacak, insülin direnciniz o derece yükselecektir.

Verdiğim derslerin içinde en önemlilerinden biri artık konvansiyonel Batı tıbbının da yanlış olarak kabul ettiği “Yemek yemek için asla aç kalana kadar beklememelisiniz” diyen diyet bilgisine karşı gelmek. Bu söylem belki de diyet programlarındaki en zararlı tavsiyelerden biridir. Açlık hissetmek, sağlığın en temel göstergesidir. İştah dostunuzdur, düşmanınız değil. Öğünler arasında sağlıklı bir açlık hissetmek kaçınılmazdır; insanın vücudunu yiyecek almaya hazırlaması gerekir. Bütün gün atıştıran ve gerçekte hiç acıkmayan insanlar sindirim ateşini zayıflatır.

Şöyle düşünün; ihtiyacınız olmadığı halde yakıtı yavaş yavaş vücudunuzun içine koyarsanız, fazla yakıt depolanır (yağ olarak) ve sindirim çamuru ya da Ayurveda’da söylediğimiz gibi “ama” oluşmaya başlar. Sindirim Ateşi, alev alev yanma yerine, için için yanan, sönmeye yüz tutmuş köz gibi hareket etmeye başlar.

Sindirim ateşinin koruyucu tıp açısından önemi nedir?

Ayurveda’nın en önemli ilkelerinden biri sindirim ateşi, yani terminolojiye göre “agni” ateşidir. Agni, genel olarak yiyecek ve içecek gibi somut şeyler de dahil olmak üzere, anıları ve hatta tüm duyusal deneyimlerinize kadar yaşamın tüm yönlerini metabolize etme yani dönüştürme mekanizmasını içerir. İngilizce’deki “ignite” ve “ignition” kelimeleri (yanma/ateşleme/ateş) Ayurvedik tıp terminolojik lisanı olan Sanskrit dilindeki “agni” kelimesinden gelmektedir.

Daha spesifik olmam gerekirse; sindirim ateşi, besinleri yüksek kaliteli dokular ile hücreler için enerjiye dönüştürmesi gereken sindirim süreçlerinin toplamıdır. Bu süreçler tüm sindirim sıvılarını, hormonal salgıları, enzimleri ve vücudun silindirlerini ateşlemek için gereken tüm aktiviteyi içerir. Metabolik işlevlerimizi yöneten toplam 13 adet “agni”, yani 13 farklı sindirim ateşi bulunmaktadır. Vücuttaki herhangi bir biyokimyasal süreç veya reaksiyon “agni” ile ilgilidir. Daha büyük resimde ise Vedik ilimler “agni”yi, tüm yaşamdaki zekanın yaratıcı gücü olarak betimlemektedir.

Daha modern, teknik terimler kullanıyor olsaydık, agni’nin vücudun besinleri uygun bir şekilde metabolize edebilmesi için ihtiyaç duyduğu sindirim enzimleri, asitler, biyokimyasallar, hormonlar ve diğer maddelerin sermayesi olduğunu söyleyebilirdik.

Agni, bedende alt mide ve ince bağırsağın içinde bulunur ancak yaşamsal süreçleri yönetmek üzere tüm vücutta da dolaşır.

Agni’nin metabolizmadan farkı nedir?

“Agni” kelimenin tam anlamıyla ateş anlamına gelse de vücudunuzda metabolizma ile karşılaştırılabilir. Atık ürünlerin yakılması esnasında vücudun ihtiyaç duyduğu temel besin öğelerini özümsemekten sorumludur. Eğer fizyolojinin bu önemli bölümü etkin bir şekilde çalışıyorsa, tüm beden beslenir, hayat dolu ve canlı olur.

Eğer “agni”miz güçlü olursa, sağlıklı bir şekilde iştahlı oluruz ve besinleri tamamen sindiririz. Güçlü bir agni ateşi, organlarımıza en etkin ve dengeli şekilde çalışması için güç verirken, zihnimize de duygusal istikrar, berraklık ve esneklik kazandırır.

Medyada veya sağlık dergilerinde muhtemelen okuduğunuz bilimsel terimleri kullanmadığımı biliyorum ancak bu felsefeyi günümüzün diline kolayca tercüme edebiliriz. Vücut birçok tür “agni” barındırır. Örneğin sindirim sisteminizdeki “agni” mide içindeki hidroklorik asit üretimini ve pankreastaki şeker sindirme enzimlerini belirler. Aynı zamanda tiroid bezini ve vücuttaki çeşitli sinyallerle dokulardaki metabolik değişiklikleri düzenler. Her hücrenin moleküler düzeyde çalışan özel “agni” leri vardır. Dolayısıyla “agni”nin metabolik yolculuğunun sindirimle başladığını ve hücrelerde bittiğini söyleyebiliriz.

Sindirim kusurları, doku çamuru dediğiniz “ama” nedir? Nasıl hastalık oluşturur?

“Agni”miz zayıfsa; sindirim süreci verimli bir şekilde gerçekleşemez ve bunun neticesinde fiziksel ve zihinsel bedende “ama” olarak adlandırdığımız zehirli tortular üremeye ve birikmeye başlar. Ayurveda tıbbında “ama” hastalıkların temel nedeni olarak belirtilir. “Ama”nın birikmesi vücudun yavaş yavaş kötüye gitmesine, sistemin bozulmasına neden olur. Bu aynı zamanda, duygularımızı işleme yetimizi de etkisiz hale getirir ve bu metabolize olmamış duygular da daha zehirli tortular yaratır. Bu nedenle, bastırılmış öfke, sürekli hüzün hali ve kronik suçluluk duyguları Ayurveda’da fiziksel sindirim problemlerinden daha fazla zarar verici olarak görülür.

Vücudun temel yaşam nektarları su ve kan ise, “ama” da besinleri özümseme yeteneğini bozan balçıkdır. Sindirilmeyen

veya kısmen sindirilmiş gıda yapışıp kalır ve bağırsak çamurunun oluşumuna neden olur; “ama” dediğimiz bu çamurumsu birikimler yalnızca bağırsakları değil, kan dolaşım sistemindeki damarları ve vücuttaki hormonların hareketi gibi diğer hayati yolları da tıkar. “Ama” birikimi, kan dolaşımında toksinler oluşmasına sebep veren birçok kimyasal değişikliğe uğrar ve neticesinde organları bozmaya başlar ve bağışıklık sistemini felce uğratarak, bu toksinlerin vücudun nispeten zayıf bölgelerinde birikmesine izin verir. Er ya da geç, kalp rahatsızlığı, muhtelif kanser hücre oluşumları, otoimmün bozuklukları veya diğer rahatsızlıklar olarak ortaya çıkan bir hastalık haliye sonuçlanır. “Ama”, sağlıklı olmayı en çok tehdit eden engellerden biridir.

Kalori kısıtlamasının tek başına işe yaramamasının nedeni de burada mı yatıyor?

Bugün piyasada önerilen hemen hemen tüm diyet programları ile ilgili sorun şudur: Genelde tüm diyet programları bu bağırsak bataklığının devam etmesine yol açan gıdalar yoluyla kalori kısıtlamasına odaklanmaktadır. Bu yüzden iç organlarımızda ciddi birikime neden olarak, kilo korumayı çok güç bir hale getirir ve hatta hassas bağırsak sendromu (IBS), gıda alerjileri, çölyak hastalığı ve bahsettiğim gibi kansere sebebiyet verebilir.

İstatistikler durumu anlatıyor: Son 30 yılda yiyecek kalitesinde meydana gelen radikal değişim, işlenmiş ve paketlenmiş cansız yiyeceklere olan “zehirli açlığımız” ile birleşince, eş zamanlı olarak “ama” kavramıyla bağlantı kurabileceğimiz kronik rahatsızlıklar ve hastalıklarda da dramatik bir artışa tanık olduk. “Ama”ya başka bir bakış açısı da, sindirimi tamamlanmamış proteinler, aşırı şeker ve yağlar gibi yetersiz bir şekilde sindirilmiş gıda parçacıkları kalıntılarının kan dolaşımına girerek, metabolizmada tahribatlar yaratmasıyla, kan şekeri dengesizlikleri ve insülin direnci gibi hormonal bozukluklara ve en son noktada da şeker hastalığı ve diğer ciddi rahatsızlıkları tetiklediğini dikkate almamız gerektiğidir. Bu yüksek kolestrol, hipertansiyon, akut kabızlık ve/veya ishal gibi sindirim bozuklukları ve diğer sağlık sorunları olarak da görülebilir.

Batı tıbbında “ama” ibaresinin terminolojik olarak tam bir karşığının bulunmamasına karşın, toksinlerin tipik olarak sindirim sisteminden kaynaklandığı bilinmekte ve bu bilgi yaygın olarak kabul edilmektedir. Ekzojen (dış kaynaklı) toksinler olarak adlandırılan bazı toksinler vücudumuza doğrudan yediğimiz gıdalardan (örneğin böcek ilaçları, ot öldürücüler ve antibiyotik ile işlenmiş et ve kümes hayvanları) girebilirken, çoğu toksin endojendir (iç kaynaklı) ve yiyeceklerdeki besinleri hücresel yaşam için enerjiye çevirirken vücudumuzun sindirim ve metabolik süreçlerinin normal bir sonucu olarak ortaya çıkarlar. Ancak bu toksinler doğru bir şekilde idare edilmez ve nötralize edilmezse zararlı olabilirler. “Ama” önce kalın bağırsak ve ince bağırsakta birikir ve ardından kan yoluyla vücutta dolaşmaya başlar.

Sindirim sistemi, sinir sistemi, bağışıklık, mikrobiyom... Aralarındaki ilişki nedir?

Bir gıda zehirlenmesi yaşadıysanız, bağırsağınızın savunma hattınızın ön cephesi olduğunu biliyorsunuzdur. Yanlışlıkla kötü bir mikrop alındığında bağırsak işgalciyi hemen tanır ve harekete geçer. Ancak suçluyu tespit etmek için, savaşmaya hazır durumda bekleyen duvarlarında yerleşik milyonlarca bağışıklık sistemi hücresini çağırması gerekir. Bu nedenle, bahsettiğim gibi bağırsaklar bağışıklık konusunda önemli başrol oynar ve zararsızlarla zararlı olanları ayırt etmeye yardımcı olur. Her gün bağırsaklarımıza yiyecek formunda yüzlerce gram yabancı madde alırız. Bağışıklık sistemi bir bekçi gibidir; kapıdan içeri kimin girip giremeyeceğine karar vermek zorundadır ve kandırılmaktan hiç hoşlanmaz.

Bu olağanüstü sistem, dünyaya geldiğimiz gün işe başlar. Doğarken bağırsaklarınızda tek bir bakteri yoktur, ancak doğduğunuz andan itibaren kolonize olmaya başlar ve böylece kişisel mikrobiyomunuz oluşur.

Yaşamınızın ilk birkaç yılında bağırsaklarınız içerisinde; genetik mirasınız, beslenme şekliniz, hijyen ortamı, yaşadığınız coğrafya, ilaç kullanım sıklığınız ve hatta çevrenizdeki insanlarda kolonileşen bakteri kabilelerinin niteliği de dahil olmak üzere bir dizi çeşitli faktörler tarafından belirlenen bakteriyel türlerin size özel olan bir kabilesi oluşur. Bu mikroplar bağırsak duvarlarınızın hassas katmanlarına yapışıp yerleştiğinden, kötü bakteriler (patojenik flora), virüsler ve parazitler gibi potansiyel işgalcilere karşı fiziksel bir bariyer yaratmaya yardımcı olurlar. Bağırsak florası aynı zamanda enfeksiyonların önlenmesinde ve bağırsaklarınıza bulaşan birçok toksinle mücadelede de rol oynar.

İyi bakteriler ayrıca yiyeceklerimizin bir bölümünü de sindirirler. Tıpkı bir ormanın topraklarında yaşayan mikroorganizmaların yere düşen meyveleri bitki ve ağaçlara geri döndürmeye yardım etmesi gibi, bağırsaklarınızın mikroorganizmaları da yiyeceklerden gerekli besin maddelerinin çıkarılmasına yardım etmekle yükümlüdürler. Böylece bağırsak duvarı boyunca emilerek, hücreler ile dokulara iletilmek üzere kan dolaşımına yollanırlar. Bu bakteriler olmasaydı birçok besinin hücrelere taşınmasını gerçekleştiremezdiniz. Bu da sağlıklı bir bağırsak florası bozulmaya başladığında neden fizyolojide besin yetersizliği başladığını ve sistemin arızalanmasıyla sonuçlandığını açıklar.

Sindirim ateşini yeniden canlandırmak hayatımızı nasıl yeniden canlandırır?

Hepimiz sağlığın verdiği keyfin ve mutluluğun değerini biliyoruz. Sağlık olmadan, hayat hiç de aynı olmaz. Alev alev yanan “sıcak” bir sindirim ateşi optimal sağlığa ulaşmanın temeli olduğuna göre, cansız veya sönmekte olan bir ateşi nasıl yeniden canlandırdıracağımızı öğrendiğimizde, kendimizle ilgili her şeyi tekrar etkileyici bir şekilde canlandırabilir, genç, hareketli ve umut dolu olduğumuzu yeniden hissedebiliriz.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.