Önce erkekler kurtulmalı

Erkeklerin sahip çıkmadığı eril enerjiyi sahiplendik, her işimizi kendi başımıza halledip iyi para kazanırsak ve hatta evdeki tamiratı bile yaparsak güçlü olacağımızı sandık. Ama olmadı; paramparça olduk ve çok yorulduk.

Pozitif - - NEWS -

Psikolog ve astrolog HülyaNida Şahin, “Ah Zavallı Erkekler” kitabını anlattı.

Almanya’da geçen psişik bir çocukluk, “Bu çocukta bir gariplik var” düşüncesiyle onu hacı hocalara taşıyan bir anne, ardından Türkiye’ye geliş ve “var olmayı sorgulamak” yerine “hayatta kalmak” düşüncesiyle geçen yoğun çalışma yılları... HülyaNida Şahin, “Aslında dünyada var olmayı çok sorgulayan bir çocuktum ama sonrasında yaşanılan ‘buradasın ve bu hayatta kalmalısın’ durumu çok şiddetle geldi. Madem böyle olması gerekiyor deyip kendimi okumaya, kariyer yapmaya, çok para kazanmaya verdim. Duygularımı, hislerimi, ihtiyaçlarımı unuttuğum bir dönem yaşadım. Sonrasında ise ne kadar çok para kazansam da gelen mutsuzluk, içte hep bir boşluk hissi ve yalnızlık vardı” diyerek anlatıyor yaşadığı dönemi. Kendisini yoran bir evlilik, ardından gelen zorlu bir hastalık ile sıkıntılı günler devam ediyor sonrasında. Şimdi geçmişe dönüp baktığında “Bunlar hep beni kendime uyandırmakla ilgili hayatın bana hamleleriymiş, ben yine algılayamamışım” diyen HülyaNida Şahin, “Sağlığıma kavuşmak için tüp bebek yöntemiyle hamile kaldım, sonra ikiz çocuklarımdan birini kaybettim ve kalan özel kızımın varlığı uyanışıma ışık oldu” diyor. Kızı için şifa ararken kendini çocuklar ve ebeveynler için çabalarken bulan ve bir dernek kuran HülyaNida Şahin, bu dönemde astroloji ile de yakından ilgilenmeye başlıyor. “Astroloji aslında insanın kendine açılan bir pencere ve herkesin kendince yorumladığı bir dil” diyen Şahin, sonrasında Hindistan, Nepal, Brezilya ve Almanya’ya yolculuklar yapıyor; Türkiye’ye gelen eğitmenlerin atölyelerine katılıyor; hem astroloji hem de psikoloji bilgilerini harmanlayarak ve bunlara hissedişini ekleyerek danışmanlığa başlıyor. Kendisiyle astrolojiden psikolojiye, şifa deneyimlerinden özel çocuk annesi olmaya kadar sohbet edebileceğimiz onlarca konu var aslında ama biz bu kez erkekleri, ilişkileri ve aşkı merkezimize aldık. Çünkü kendisinin “Ah Zavallı Erkekler” kitabı çok yakın zamanda okuyucuyla buluştu. Kitapta ilişkiler, evlilik ve aile kurumundaki sorunların neden ortaya çıktığı, bu konuda ne yapılması gerektiği öykülerle, örneklerle anlatılıyor ve var oluşun anne karnında halletmemiz gereken sorunlarına dikkat çekiliyor. “Sevgi yoktan var edilebilir, var olanı yakıp yıkabilir. Çok masum ya da çok tehlikeli, çok aydınlık ya da çok karanlık, çok sevimli ya da çok itici, çok sığ ya da çok derin olabilir” diyen HülyaNida Şahin ile söyleşimizde ilişkilere farklı açıdan bakmaya hazır herkesin ışıklar bulacağını umuyoruz.

Bu kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı ve kitabın adı neden “Ah Zavallı Erkekler”?

Ben gerçekten üzüldüm erkekler için, o yüzden de bu ismi seçtim. Bu kitabın aslında bir sloganı, bir mottosu da var: Kadınlığın kurtuluşu erkekliğin kurtuluşunda gizli. Erkekler aslında evrene gelme itibarıyla çok yoğun baskı altındalar. Anne rahminden hayata dahil oluyor ve sonrasında da dünya dediğimiz koskoca yuvarlak içinde tekrardan var olma savaşı veriyorlar. Kadınlar süreç odaklı oldukları, çok daha detaylı olarak kendilerini ifade edebildikleri için bazı zorluklarla daha kolay başa çıkabiliyorlar ama erkekler çok fazla başa çıkma potansiyeline sahip değil. İlişkilerde de bunu ya sert bir kişilikle, maskülen bir duruşla ya da daha ezik, kumanda edilen biçimde yapıyorlar. Erkekler kitap okumayı çok sevmiyorlar, kendileriyle ilgili şeyler anlatılmasını da, anlatmayı da sevmiyorlar. Ancak başlarına çok ciddi sorunlar geldiği zaman bunu en yakın arkadaşlarıyla paylaşıyorlar. Biz kadınlar gibi kapı kapı gezip sorunlarına çare bulacak formüller de aramıyorlar. Dolayısıyla kendi içlerinde sorunlarını halletmeye çalışıyorlar. Ben bu kitabı dokuz erkek karakter üzerinden, “Neden böyleyim?” diye sorsunlar diye yazdım. Çünkü ilişkilerdeki problemlerin en büyük nedeni soru sormamak, sadece sonuçları yaşamaya gönüllü olmak.

İlişkiler çağımızın bir sorunu ve bence durum zaman geçtikçe de kötüye gidiyor. Eski evlilikler, ilişkiler artık hayatımızda bir nostalji olacak gibi. Peki bunun sebebi ne? Eski ilişkilerin birer hikayeleri vardı. Hikaye olmadan kişilerin birbirleriyle olan hikayeleri de oluşmuyor. Benim bireysel olarak bu hayatta kendimle ilgili problemlerim varsa, kendim çözümleyememişsem ben ne yapıyorum? Beni mutlu edecek bir ilişki arıyorum ama hiç kendimle ilgili bir analize gitmiyorum. Sonuç olarak da yanlış insanı hayatıma çekip doğru bir şeyler yaşamaya çalışıyorum. Bu konuyla ilgili “Yanlış İnsanla Doğru Yaşama Takıntısı” konulu bir seminerim de var. İki yanlış insanın doğru bir şeyler oluşturmaya çalışması sadece çok kısa süreli oluyor ve bu yüzden de artık ayrılıklar çok fazla. Evlilik denen kurumun içeriği artık bomboş. Bir çocuk hayata getirmek için evlilikler oluyor ve sonrasında çok sıkıntılı bir süreç başlıyor. Anne-baba çocuğu için beraber olmaya devam ediyor, kendi hayatlarını yaşıyorlar, çocuk bunu kendine örnek alıyor ve dolayısıyla bundan sonrası da problemler silsilesi şeklinde devam ediyor. Zaman çok hızlandı, ilişkiler daha çok geçici bir çekimle başlıyor ve bir anda da sönüyor.

İlişkilerdeki problemlerin en büyük nedeni soru sormamak, sadece sonuçları yaşamaya t” Günügmöünzüdelslaüğloıkllmıbiarlkik. elikler gerçekten de çok az. Neden?

Ama yine de insanlar ruh eşini aramaya devam ediyorlar...

Aslında ruhumuzun bir karmik eşi var, bir ruh eşi var, bir de ruh ikizi var.

Bu üçünün farkları neler?

Tekamül yolculuğumuzda kendi negatif-pozitif, dişil-eril enerjimizle ilgili tamamlanma süreci olmak zorunda. Bunu ruh biliyor ve bununla ilgili olarak karşımıza olgunlaşmamızla ilgili kişiler çıkıyor. Bu kişileri eğer eş, sevgili, koca olarak düşünürsek, ruh ikizi, karmik eş ve ruh eşi olarak ayrılıyor.

Ruh ikizi insanın başına gelebilecek en kötü deneyim. Çünkü biz negatifsek pozitifi bulmaya, pozitifsek negatifle tamamlanmaya çalışırken ikiz ruhlarda ben negatifsem o da negatif, ben pozitifsem o da pozitif. Yani aynı yolu beraber gittiğimiz ve birbirimize bir şeyler katmak değil de tüketmek üzere acıyla deneyim kazandıran bir yol. İkiz ruhların karşılaşması çok nadir gerçekleşir. Ancak dünyanın artan titreşimi her şeyi hızlandırıyor ve sonuç olarak eskiden hiç olmadığı kadar kişi de ruh ikiziyle karşılaşılıyor artık. Bu da aslında bir işaret. Ruh ikizi ve ruh eşi çok karıştırılıyor. Ruh ikizi acıyla, ruh eşi deneyim kazandırarak hayatında var olur. Karmik eş ise bir dönem hayatımızda olup evlenip boşandığımız, geçici süre ilişkiler yaşadığımız, tekamül yolculuğumuzda egomuzla ilgili halletmemiz gereken bir konuda bize aynalama yapan, karmanızdan gelen, eş olarak bu çekimle bize bunu yaşatmayı amaçlamış kişilerdir.

En iyi hissettiren, en iyi gelen eş hangisi peki?

Doğru olan bunları aramamak... Bir yazı okumuştum, kadınlar genelde bir erkeğe aşık olmak isterlermiş ve aşka aşık olarak o ilişki sona erermiş. Erkekler ise aşka aşık olmak ister ve bir kadına aşık olup bitirirlermiş. Dolayısıyla buna aracılık eden hep gördüğünüz üzere bir kadın oluyor. Bence kadının yeryüzünde bu geçişle ilgili çok önemli bir görevi var. Aslolan o aşkla ilgili enerjiyi tamamlamak.

Aşk nedir, ne değildir sizce?

Aşk, bir heves, bir abartma. Aşık olduğumuz kişi için “Çok yakışıklı, çok güzel” deriz ama başkaları bakar öyle görmez. O abartma ve heves geçtikten sonra çıkan sevgi ise her daim kalıcı ve sonsuza kadar olan bir gerçekliktir.

Kitabınızda dişil enerji ve eril enerjiyi de ele alıyorsunuz... Kadınlar neden dişil enerjiye geri dönmeli?

Toplumda kadına yüklenmiş çok görev var. Bir kadın hem anne oluyor, hem çalışıyor, kariyer yapıyor hem dişi oluyor hem de eril oluyor. Bir kadının üstlendiği parçalanmışlığa bakar mısınız? Dişil enerji bu değil. Dişi enerji insanların süreçleridir insanların kendi duygu düşünce, istek ve arzularını anlatmalarıdır. Annelik ve analık bile çok farklı kavramlar aslında.

Nedir farkları? Bunu biraz açar mısınız?

Anne çocuğu okutur, büyütür, onun sorumluluğunu yaşatır, onun için en iyisini düşünür ama bir ana “Benim oğlum terledi mi, düştü mü?” diye endişelenir, onu çok hijyenik bir ortama alır, kendini ona adar. “Evladım için varım, onu büyütmeliyim” diye düşünür. Şu anda bunların hepsi birbirine girmiş durumda. Şu çok net ki her kadın ana olamaz, her ana da anne olamaz. Bu kavramlar birbirinden ayrılırsa o zaman belki kendimizi ifade edebileceğiz, anlaşılabileceğiz. Ben kendi adıma ana değilim, anneyim. Eskiden çok üzülürdüm, “Neden kızım için çok daha fazlasını yapmıyorum? Niye sabah-öğlen-akşam yemeğiyle ben ilgilenmiyorum, her an yanında olamıyorum?” diye. Ama sonra dedim ki: “Ben ana değilim, ben anneyim. Ben onun daha iyi bir eğitim alabilmesi, daha iyi bir geleceğe sahip olabilmesi için çalışıyorum.” Bu kavramları ayırdığım zaman psikolojim de düzeldi. Bunlar birbirinden apayrı şeyler ama çok iç içe geçirilmiş durumda.

Eril enerji neden kadınların bu kadar hayatında? Neden kadınlar kendilerini güçlü olmak zorunda hissediyorlar?

Kitapta bunun altını fazlasıyla çizdim. Bu yüzden özellikle de erkeklerin kitabı okumasını çok istiyorum. Erkekler eril enerjiye sahip çıkmadıkları için kadınlar bunu kapatmaya çalıştı. Kadınlar zannediyor ki güçlü olursam, kazanırsam, evdeki lambayı onanırsam güçlü olurum. Bana “Hülya sen çok güçlüsün” dediklerinde kızıyorum. Bir insana “Güçlüsün” demek kadar korkunç bir şey olamaz bence. Ben neden güçlü olayım? Güçlü kadın olmak

aptallıktır bence. O yüzden güçlü olmamak, gücü kabul etmemek, gücü paylaşmak gerekiyor ki erkeklere de alan açılsın. Ben kendi doğamı kabul etmeliyim, ben bir kadınım ve bir erkek kadar kas kuvvetim yok. Dolayısıyla onun kas kuvvetine hürmet etmem, saygı duymam gerekiyor. Güç kelimesinin kadınlar üzerindeki baskısının kalkması gerektiğini düşünüyorum.

Biraz da abartılmış sevgilerden bahsedelim mi? Anne-babanın aşırı sevgisi bağımlılık yaratıyor ve erişkinlikte kişilerin ilişkilerini olumsuz etkiliyor. Burada denge nasıl kurulmalı?

Bağımlılık her konuda, her şeye olabilir. İnsanın kendinden kaçışı sebebiyle olur. Beyin düşünmek istemez çünkü tembeldir, ruh ise çalışkandır ve gelişmek ister. Bizler tekrardan bütüne gidebilmek adına bu yolculuktayız, kendimizi tamamlamakla ilgili ruhumuzu geliştirmeye geldik. Yani gelişmek isteyen bir ruh ve buna karşı çıkan bir beyin var. Bu arada ne oluyor, bazı şeyler bizi girdabına alıyor. Bu; sigara, ilaç, kadın, cinsellik, internet gibi birçok şey olabilir. Bu bağımlılıklar haz verdikçe haz içerideki ıstırabın bir maskesi oluyor ve uyuşturulmuş beyinlerle var olmaya çalışılıyor. Aslında bu daha önce planlanıyormuş gibi. Çünkü bağımlı olan, düşünemeyen insan her zaman kontrol edilebilen bir insandır. En büyük bağımlılık anneyle başladığı için ve anne bu bağımlılıktan beslendiği, bir şekilde çocuk da o bağımlılıkta kaldığı için etrafına başka seçenekler getiremiyor, yerini dolduramıyor. Düşünebiliyor musunuz siz görünmeyen bir şeyle bağlısınız ve bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. O yüzden özgürleşmek kadar müthiş bir şey yok bence evrende ama özgürleşmek çok yanlış anlaşılıyor. Özgürleşmek “Ben kimseye hesap vermeden sabah gelirim, akşam çıkarım, istediğimle konuşurum” demek değil. Özgürlük, insanın ruhuyla beyninin dengede olması.

İnsan bilince kendini yönetebiliyor. Bilgi aslında sorumluluktur ve o sorumluluğu taşımak önemli. Ben neyi çok fazla istediysem ya olmadı ya da elde ettiğim zaman bana keyif vermedi. Bunu birçok insanda da gözlemledim. İnsanlar neyi yapmak istiyorlarsa onunla ilgili bir sınav oluyor. Neyi terk etmiyorlarsa o kendileri için çok büyük bir açılım oluyor. Kendimizde fark etmediğimiz, kaçtığımız, ihmal ettiğimiz ne varsa aslında insan olma deneyiminde yüzleşmemiz, yapmamamız ve fark etmemiz gereken yerler onlar. Yani karanlığın içindeki ışık aslında bizim bütünümüze bir ışık ama biz çoğunlukla o karanlığa yaklaşmaktan korkuyoruz. Belki de karanlık aydınlığımız. “Burası güzel, aydınlık, buranın tadını çıkartalım” diye düşünmek biraz yanlış gibi geliyor bana.

İnsanlar kendilerindeki ve ilişkilerindeki sorunlarla nasıl başa çıkabilirler?

Bilinçaltının ürkütücü bir canavar olmadığını fark etmek gerektiği ve gerçekten acı da verse yüzleşmelerin olması gerektiği taraftarıyım. Bazı şeyleri saklamak ve onların üstünü örtmek yerine açığa çıkartmamız gerekiyor. Bu da öyle kolay bir süreç değil. Derinlerde neyi saklıyorsak aslında ona ulaşma cesaretini gösterdiysek aslında ödül de orada gizlidir. Bizim o ödülün sürprizinin ne olacağını bilerek hareket etmemiz gerekir.

“Ah Zavallı Erkekler”e geri dönersek, erkeklere çözüm için neler öneriyorsunuz?

Kitapta dokuz olay var ve onu nasıl çözmeleri gerektiğinin aşamaları... Örneğin 50’ li yaşlarındaki evli, çocuklu bir danışanım vardı. Hayatına çok fazla seçenek koyarak mutlu olmaya çalışıyordu. Kendiyle ilgili koyduğu bu seçeneklerle de yol alamıyordu. Hayatında taparcasına sevdiği bir annesi vardı. Günde 3-4 kez onun sesini duymadan var olamıyordu. Çok net bir şekilde bağımlılığı ortadaydı ama kendi kendine bunu kabul etmesi çok kısa zamanda olacak bir şey değildi. Daha sonra üç ay süren “Büyümenin Mutfağı” adlı, erkeklere yönelik atölyemize katıldı. Buraya gelmesi ile bu atölyeden çıkması arasında hem hayat kalitesinde hem kendi kimliğiyle ilgili algısında çok büyük değişiklikler oldu. Kendindeki mutsuzluktan kurtuldu. Her an dünyanın her yerinde özgürleşmesi gerektiğini ve özgürleştiği zaman mutlu olacağını düşünüyordu. Böyle bir şey olmadı. Mevcut olan ailesinde mevcut olan yerinde bile çok mutlu olmasını bildi. Kendindeki problemlerden dolayı sahip olduğu iki çocuğu da ciddi problemliydi. Hatta bir kez intihara teşebbüs etmişti. Onlar da düzeldi. Çok farklı gözlüklerle hayata katılımı oldu. Kişi hazır olmadığı zaman anlatamazsınız ama kişi hazır olduğunda güçlü çalışmalar yapmak gerekiyor. Bu bir süreç ve bunun için kişinin kendisi için, değişim için, dönüşüm için gönüllü olması, bunu istemesi gerekiyor.

Özgürleşmek ‘Ben kimseye hesap vermeden sabah gelirim, akşam çıkarım, istediğimle konuşurum’ demek değil. Özgürlük, insanın ruhuyla beyninin dengede olması.”

Hayat yaptıklarınızdan değil, yapamadıklarınızdan, kaçtıklarınızdan sınava tabi

yapttuıktluaryınoızrd.” “Hayat an değil, yapamadıklarınızdan, kaçtıklarınızdan sınava tabi tutar” diyorsunuz. Peki kararlarımızı verirken önceliğimiz ne olmalı?

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.