Şu güvenme selesini artıkç özelim

Kimisi ortağına, kimisi eşine ya da sevgilisine, kimisi parasına, kimisi işine, kimisi kendine güvenememekten dolayı hırpalanıyor. Diğer yandan toplumsal olarak “bir” olmaya öyle büyük bir ihtiyaç duyuyoruz ki zaten içimizde olan “güven”e ulaşmamız çok de

Pozitif - - NEWS - İPEK KOŞAN

Aylin Algun, hem bireysel hem de toplumsal olarak en çok ihtiyacımız olan ‘güven’ duygusunu anlattı.

Bir Güven Meselesi” kitabıyla, düşüncelerini sayfalara ikinci kez döken Aylin Algun, “Bu zamanlarda hayatın, güvenle ilgili bilge öğretilerini kavrayabilmemize yönelik bir çağrı yaptığına inanıyorum. Bu çağrı topluma da katkı sağlayacak bir sorumluluğu almayı içeriyor. Kitabı yazarak aslında kendi yaşam yolculuğumun elverdiği kadarıyla kendi sorumluluğumu gerçekleştirmek üzere bir adım atmak istedim” diyor.

Nedir bu güven meselesi? Hepimizde bir güven meselesi var mı?

Güven meselesinin anlamı herkes için farklı olabilir. Ancak hepimizin bir güven meselesi olduğuna inanıyorum ve bu mesele sadece çoğumuza çağrıştırdığı şekilde başkalarına güvenip güvenmemekle sınırlanabilecek bir konu değil. Hepimiz hayatlarımızda sevgiyi çoğaltmak ve sürekli hale getirmek istiyoruz. Sevginin gücüyle cesaretlenip yolculuğumuzda ilerlerken, onun tüm ihtişamıyla yerleşip çoğalabileceği sağlam bir zemini kurmuş olmak gerekiyor. Yani güven zeminimizi beslemek ve genişletmek gerekiyor. Onun bakımını yapmak, hatta zemin yıprandıkça hayatta ilerleyebilmemiz adına onu öncekinden daha sağlam bir hale getirmemiz... Ancak özellikle içinden geçtiğimiz zamanlarda zeminimiz kayıyor ve güven hepimizin büyüyen meselesi haline geliyor. Yaşam yolculuğumuza, ilişkilerimize, durduğumuz yere, olduğumuz insana duyduğumuz güven azalıyor. Burada belki de kavramamız gereken en önemli nokta şu: Güvenle ilgili mevcut kalıplarımız, yargılarımız, inançlarımız, duygularımız, tutum ve davranışlarımız artık bize yetmiyor. Ve güvenle ilgili açıklarımız, kendi küçük dünyalarımızın güvenle ilgili gerçeklerinden, bu gezegenin güvenle ilgili gerçeklerine uzanan bir boyutta büyüyor. Kendi dünyalarımızda güvenle ilgili irili ufaklı meselelerimiz var: Kimisi ortağına, kimisi eşine ya da sevgilisine, kimisi parasına, kimisi işine, kimisi kendine güvenememekten dolayı hırpalanıyor. Ancak şunun da altını çizmek çok önemli: Toplumsal olarak “bir” olmaya ve birliği deneyimlemeye yönelik büyük bir ihtiyacımız da var. Güven bu konunun da en temel ve belirleyici etkeni. Bu açıdan kitabın da kapsadığı alan hem kendi küçük dünyalarımıza yönelik olarak “bir güven meselesi”; hem de toplumca “bir” olma ihtiyacımıza yönelik olarak “BİR” güven meselesi... Bu zamanlarda hayatın güvenle ilgili bilge öğretileri kavrayabilmemize

yönelik bir “çağrı” yaptığına inanıyorum. Bu çağrı topluma da katkı sağlayacak bir sorumluluğu almayı içeriyor. Kitabı yazarak aslında kendi yaşam yolculuğumun elverdiği kadarıyla kendi sorumluluğumu gerçekleştirmek üzere bir adım atmak istedim.

Güveni onu en çok sarsan başlıklar üzerinden ele aldım: Belirsizlik, değişim ve dönüşüm, manipülasyon, tutulmayan sözler, ihanet, haksızlık, öz değer, alma-verme dengesi ve sınırlar kitabın temel içeriğini oluşturuyor. Ve elbette bu en zor durumları rahatlatmaya yönelik kendi uyguladığım bakış açılarını ve bazı yöntemleri örneklerle aktardım.

Aradığımız güven nerede?

İçsel farkındalık yolculuğu ve bunu kapsayan öğretilerle ilgili yapılan esprilerden çoğumuzun hatırlayabileceği bir cümle ile yanıtı önce basitçe ifade edeyim: Güven de aslında “içimizde”.

Hayatımızda ne kadar güvende hissettiğimizi, şu an dış dünyanın getirdiği gerçeklere bağımlı kılmak, bu hayat koşullarında bizi fazlasıyla hırpalar ve tüketir. Her ne oluyorsa olsun, hırpalanmak ve tükenmek için değil, yaşamak ve deneyimlemek için bu hayata geldiğimize inanıyorum.

Bu konuda aslında kısaca ifade ettiğim, sıkça kullandığım bir cümle var: “Bizler hayatımızın her anında, kurban olmakla öğrenci olmak arasında bir seçim yapıyoruz.” Kurban olmayı seçmek aslında hepimiz için cazip bir tuzak. İlk anda geçici bir rahatlama sağlıyor ancak sorunu çözmüyor. Hayatımda olup bitenden dolayı başkalarını, kötü talihimi ya da kaderimi suçlamam içimde bir konfor sağlıyor. Birincisi, “Ben bir sorumluluk taşımıyorum” diyebilme olanağını kendime sunmuş oluyorum. İkincisi, kurban olmayı seçmek maalesef çoğumuz için “güvenli”. Çünkü tanıdık olduğumuz, bildiğimiz, önceden deneyimlediğimiz durumlar bizi güvende hissettiriyor. Bizler çoğunlukla kurban örneklerini kaydederek büyüdük. Anne-babalarımızın, toplumun hayata karşı yaklaşımlarının genelde “kurban” rolünü kabullenme üzerine temellenmiş olduğunu sanırım hepimiz kabul edebiliriz. İşte bu yüzden kurban olmak çoğumuz için tanıdık olan, alıştığımız ve dolayısıyla güvendiğimiz seçim. Mesela “Bunların hepsi onun yüzünden başıma geldi...” diye bir ifademiz var. Eğer hepsi ama hepsi sadece “onun” yüzünden olabiliyorsa, aslında iç dünyamda o kişiyi bir süper kahraman, kendimi ise bir kurban olarak konumluyorum. Yani gücümü ve enerjimi, “sebep” olarak gördüğüme sürekli devrediyorum. Gücümü ve enerjimi devrederek, zor bir durumu aşmam pek mümkün değil. Dolayısıyla kurbanlık seçimi sorunu çözmüyor. Özetle, “güvenli” diye kurban rolünü benimseyip kendimi çok daha güvensiz hissettiğim bir durumun içinde buluyorum.

Öğrenci olmak ne demek?

Öğrenci olmanın anlamını kavrayabilmek için ise en temelde bu gezegendeki varlığımızın bir amacı olduğunu kendimize hatırlatabilmemiz gerekiyor. En genel anlamda öğrenmek, öğrendiğimizle ilerlemek ve hayatın bütününe katkı sağlayacak çok değerli bir yolculuğu gerçekleştirmek üzere burada olduğumuza inanıyorum. Bu açıdan bakarsak, yani öğrenci gözlüğünü takmayı seçersek, hayatlarımızda olumsuz olanın da kimi zaman hırpalayarak ve zorlayarak da olsa, “bütünün biraz daha iyileşmesi için” bir yolu başlattığını görebiliyor, hayatın mükemmel dengesini fark edebiliyoruz.

Örneğin bundan 11 yıl önce bir hastalıkla boğuştum. Evet, hastalık “yüzünden” çok zor zamanlarım oldu, çok hırplanadım. Ancak aynı zamanda o hastalık “sayesinde” öğrendiklerimle ilerledim ve hayatımda muhteşem kapılar açıldı. Mesela o hastalık “sayesinde” şu an siz bana yazdığım bir kitapla ilgili sorular soruyorsunuz. Beğenelim ya da beğenmeyelim her deneyim “sayesinde” biraz daha ilerlediğimizi, öğrenci bakış açısıyla görebiliyoruz. En temelde de içimizde dediğimiz güven, öğrenci olmayı seçerek başlıyor.

Kalp atışlarımızın grafiği de bize zaten hayatın önemli bir kuralını hatırlatıyor: Hayatın bir “iniş-çıkış” yasası var. Sadece hayatta olmadığımız zaman çizgi dümdüz. Ancak bu grafik aslında çok daha önemli bir şeyi daha hatırlatıyor: Hayatımızdaki inişleri, iç dünyamızın durumuna göre kimi zaman daha sert ve zor, yani iyice aşağılarda; kimi zaman da daha rahat ve kolay olarak “hissediyoruz”. Hayatımızdaki çıkışları da kimi zaman fazlasıyla yüksek ve stresli, kimi zaman daha rahat ve keyifli “hissediyoruz”. Güven meselemiz de hayatı kucaklayış biçimimizle şekilleniyor. Mesela duygusal bedenimdeki iyileşmemiş yaralarım olumsuz bir deneyimi daha hırpalayıcı deneyimlememe sebep oluyor. Şunu hatırlamak gerekiyor: Hayatımdaki inişte de çıkışta da hep bir öğreti var. Mesela zirvede durmak için farklı kaslarınızı geliştirmeniz gerekiyor. Dolayısıyla öğrenci gözlüğüyle hayata bakmaya başlamam, önce iç dünyama bir denge getiriyor. Dengede hissetmek ise güveni besliyor.

Bir önceki ilişkisinde güven sorunu yaşamayan bir kadın, bir sonrakinde sürekli yaşıyor ise, sorun nerededir?

Buna ancak genelleme yaparak sadece birkaç ihtimal üzerinden yanıt verebilirim çünkü aynı deneyim her kişiye bambaşka şeyleri öğretiyor olabilir. Kendimizle ilgili yaşam derslerini farklı kişiler ve olaylar aracılığı ile deneyimlediğimize inanıyorum. Sonraki ilişki kadının geçmişte kalan ve üstü bantla örtülmüş yaralarını tetiklemek ve bunların üzerindeki kalın bandı kaldırarak gerçek anlamda iyileşmesine aracı olmak için deneyimleniyor olabilir. Kadının kendisiyle ya da başkalarıyla ilgili olumsuz ve zarar verici kalıplarını, derin inançlarını, öğretilmiş yargılarını gösteriyor da olabilir ki kişinin bunları fark etmesi kalan hayatının bütününe büyük katkı sağlar. Kitabın “ihanet” başlığını kapsayan kısmında sayfalarca anlattığım bir aldatılma örneği var. Burada net bir örnek üzerinden gitme şansımız olmadığı için, detaylara daha fazla giremiyorum. Ancak inandığım bir şey daha var: İlişkinin enerjisini, kişileri birbirine bağlayan zorlayıcı ya da mutluluk veren bağlar üzerinden akıyor gibi düşünürsek, aralarında herhangi bir akış olabilmesi için bağların ucundan iki kişi birden tutmak durumunda. Yani bir ihanet durumundan bahsediyorsak, burada da hem kadının hem de karşısındakinin bu durumla ilgili öğretileri vardır. Karşıdakini kontrol edemeyiz. İlerleyebilmek için kendimizin ipin ucunu nereden tuttuğumuzu kavrayabilmek ve bu doğrultuda içsel dönüşümü seçmek bize ilerlemeyi getirir. Bunu belki de daha net şekilde genelde gördüğüm bir örnek üzerinden açıklamam fayda sağlar. Kadının öz değerle ilgili yaraları ve korkuları erkeğin ise güç meselesiyle ilgili yaraları ve korkuları varsa ilişkinin enerjisinde zorlayıcı bağlardan birisi kolayca oluşur. Örneğin enerjinin akışında kadın, erkekten sürekli onay alarak kendini değerli hissedebilmek için kendini ilişkide ikinci yapar, erkek de kendini güçlü hissedebilmek için hem kadını yönetir ve

Bazı şeyleri neden ‘bırakamıyoruz’?

Bırakabilmekle ilgili hayatın kuralını aslında bize ağaçlar gösteriyor. Ağaçlar, değişen mevsimle beraber bir içsel dönüşüm sürecinden geçiyor. Besinleri yapraklarından gövdelerine çekip kış mevsiminde gövdelerinden beslenebiliyorlar. Bu aslında değişen ve sertleşen dış koşulların, içsel dönüşümle beraber dengeli ve sağlıklı geçirebileceğinin bir örneği. Bizim de tercih ettiğimiz ya da etmediğimiz değişim dönemlerini içsel dönüşüme odaklanarak geçirmemiz, daha kolay ayakta kalmamızı sağlıyor, güvenimizi besliyor. Doğada olduğu gibi, dönüşmeden biz de beslenemeyiz, dönüşmeden gelen sert koşullar enerjimizi tüketir.

Dönüşümle birlikte, ağaçlar yapraklarını döküyor, yani “bırakıyorlar”. Yapraklar kış mevsimi sırasında bahar ve yazdaki şekilde işe yaramıyor. Aksine, ağaçla beraber kalmaları kış mevsimi soğuğunda ağacı dondurabileceği için ona zarar veriyor. Yani, dönüşüm sürecinde “eski mevsimde işe yarayanlar” yeni mevsimde bize zarar verenler haline gelebiliyor. Biz de bunları bırakamadığımız zaman, ağaçlarda olduğu şekilde, bizim de enerjimiz “donuyor”. Enerjimizdeki donma durumunu da hayatımızda ne ileri ne geri gidebilen, bulunduğu noktada belki de dışarıdaki seçeneklerde de gücünün teyidini arar. Yani aslında her ikisi de kendi korkularıyla baş edebilmek için diğerini kontrol etmek üzere birbirlerine sanki bir enerji ipi atar. Burada önemli olan kadının kendi öz değer meselesini çalışarak ipin ucunu tuttuğu öz değer konusuyla ilgili kendisinde dönüşüm sağlamayı seçmesidir. Bu da katman katman hem zihinsel bedendeki kalıpları hem de duygusal bedendeki yaraları çalışmayı içerir.

“Ne olacaksa zaten olur, önlemenin imkanı yoktur” sözüne katılıyor musunuz? Bazen ilişkide karşımızdakine fazlaca özgürlük sunarız. Bu durumda karşı tarafı kendimizden uzaklaştırır mıyız? Aldatmaya iter miyiz?

Önceki yanıtlarımdan da muhtemelen anlaşılmıştır, ruhun belirli bir yolculuğu gerçekleştirdiğine inananlardanım. İnsan yanımız buna ne kadar uyum sağlayabilirse hayat o kadar güvenli bir yer haline geliyor. Maneviyatı göz ardı etmek belirli deneyimleri takılı kalan bir durum olarak deneyimliyoruz.

Eski mevsimde işimize yarayanlar, eski mevsimlerde bizi hayatta tutan hatta bizi beslediğine inandığımız zihinsel kalıplar, duygular, inançlar, durumlar, deneyimler, kişiler bizler için tanıdık olan. Bildiğimiz ve alıştığımız. Dolayısıyla bunlara tutunmaya devam etmek bize “güvenli” geliyor. Mevcut halimizi savunmak ve korumak derdinde olan egomuz bizi değişimden uzak tutmaya çalışıyor. Bildiği, deneyimi olduğu, kendini konforlu hissettiği sınırlarda kalabilmemizi, güvenli alanımızın mevcut gerçekleriyle hayatımıza devam etmemizi tercih ediyor. Değişimin vazgeçilmezi olan dönüşüm süreci ise bizden güvenli alanımızın sınırlarını genişletmemizi, yani deneyim çeşitliliğimizi arttırmamızı talep ediyor. Bırakabilmek için öncelikle egomuzu sakinleştirip onu hayatla savaşmak üzere değil; değişimi kabul ve dönüşümün gereklerini yapabilmek üzere yönlendirmek gerekiyor. Doğru yön için hayatımızın direksiyonuna egoyu koyarsak kazalar yaparız. Her deneyimimizin çoğu zaman bilemediğimiz ve ön göremediğimiz çok önemli bir sebebi var. Bunu bilen özümüz direksiyonu almalı, egomuz da ihtiyaç duyduğumuzda kullanacağımız fren sistemimiz olmalı.

“AĞAÇLARIN YAPRAKLARINI BIRAKMASI GİBİ BIRAK...”

bizim için oldukça zor hale getiriyor. İlişkide bu tip aksiyonları hesaplı şekilde almak, ne “yaptığımızla” ilgilidir ve birtakım teknik ve taktikleri uygulamak kimi zaman bizim için rahatlama sağlayabilir. Ancak ben bunları oldukça geçici ve daha önemlisi “maskeli” buluyorum. Ne yaptığım, iç dünyamda ne “olduğumla” örtüşmüyorsa aslında maskeliyim. Maske benim gerçek ışığımı eninde sonunda gölgeler ve ilişkide güven zemini maskelerin getirdiği karanlık ve şüphelerle yıpranır. İlişkide yakınlık, gerçek bir samimiyetle gelir ve bu da kendi ışığımı gölgelemeden karşı tarafa gösterebilmemi içerir.

Hayatta ve ilişkimizde elbette ne “yaptığımız” önemlidir. Ancak ne yaptığımızı ne “olduğumuz” belirler. Bu noktada öz niyetin asıl belirleyici etken olduğuna inanıyorum. Yani kadın erkeği kendi korkularından dolayı kontrol etmek için ona alan veriyorsa, ilişkinin enerjisindeki öz niyet tohumu korkudur. Ve bu tohum korku içeren bir deneyimle kadının karşısına çıkabilir. Ama kadın öz niyetinde gerçekten sevgiden aldığı güçle, hayatın akışına olan inancıyla bu alanı veriyorsa alan vermek gerçek bir sevgiyi içeren deneyimleri getirir.

Davranışın altındaki niyetimizin farkında olmamız çok önemli değil mi?

Aslında hayatın her alanı için söylemek istediğim şu; hepimizin farklı istekleri var. Ne ekersek de onu biçiyoruz. Ancak gözden kaçırmamak gerekiyor ki tohum toprağın altına ekilir. İç dünyanıza kaktüs tohumu ekip dışarıda papatyayı deneyimlemeyi bekleyemezsiniz. Tohum korku, kin, öfke, nefret, suçluluk, hırs gibi dikenli enerjileri içeriyorsa eninde sonunda bu enerjilerin karşılığı olan deneyimleri kucaklarsınız. İster sulayın ister gübreleyin ister alan verin ya da vermeyin. Tohumun ne içerdiği önemlidir, ne yaptığımız ise sonraki etkendir. Dolayısıyla iç dünyamızdaki korkular ve yaralarla başa çıkabilmek adına karşı tarafı kontrol etmek üzere ona taktiksel bağlar attığımız zaman o bağlar eninde sonunda bizi de boğar. Attığımız her adımda öz niyetimizin sevgiyi mi yoksa korkuyu mu içerdiğini fark etmemizin deneyimlerimiz için çok önemli olduğuna inanıyorum.

Güvenilir olmayı nasıl öğreneceğiz?

İçinden geçtiğimiz bu zamanlarda aslında hepimiz güvenilir olmayı da öğrenmeliyiz. Sanki milletçe ve gezegence “bir” olma dersinden geçtiğimiz zamanlara geldik. Bunun gereğini yapmamak, bizi hayati boyutta tehdit eder hale geldi. Güven de bir olmayı öğrenebilmenin çok kritik bir zemini.

Güvenilir olmayı öğrenmek yine içsel bir adımla başlıyor. Kendimle ilgili bir farkındalık geliştirmeye yönelik adımlar attığım zaman, öncelikle kendi farklılığımı “görebiliyorum”. Burada en önemli nokta çok değerli bir erdemden geçiyor; o da kabul edebilmek. Yani kendi farklılığımı öncelikle kabul edebilmek. Yaratılışta bir dal bir dala benzemiyor. Bir göz bir gözün aynısı değil. Bizler bir şeylere sahip olma hırsıyla sanki her şeyi “aynılaştırmaya” çalışıyoruz. Güzelliği kalıplara sokuyoruz. Zekayı testlerle kalıplara sokuyoruz. Başarıyı kalıplara sokuyoruz. Sonra kendi yarattığımız kalıplarda boğuluyoruz. Yaratıcı her şeyi farklı yaratmış. Farklılık doğal olan. Bir zenginlik yaratılmış. Bunu sürekli baltalıyoruz. Bunu önce kendimizde yapıyoruz. Başkalarıyla aynılaşma derdinden, kabul ve onay korkusuyla, kendimizi belirli kalıplara sokuyoruz. Bu çoğu zaman farklı yaratılışımızla da örtüşmüyor. Yanlış anlaşılmasın, kendimize sevgi ve saygı öz niyetiyle kendimizde bir şeyleri değiştirmekten, gelişmekten bahsetmiyorum. Yine öz niyetinde korku ve hırs olan kalıplaşma ve aynılaşmalardan bahsediyorum. Böyle bir içsel motivasyonla, kendi farklılığımızı maskeleme yoluna gidiyoruz. Maskeli ortamlarda güven elbette yaşayamıyor, çoğalamıyor. Anahtar kendi farklılığımızı görüp, bunun Yaratıcı’dan da gelen bir değer olduğunu da hatırlayarak, öncelikle farklılığımızı kabul edebilmek. Bu yolculuk bir dolu yaşam dersini içeriyor. Yani bizler öncelikle “birey” olmayı öğreniyoruz.

Kendimdeki farklılığı kabul ettiğim kadar başkalarının da farklılığını samimiyetle kabul edebiliyorum. Yani “bir olmayı” öğrenme süreci, gerçek ve dürüst anlamda “birey olmayı” öğrendikten sonra başlıyor. Bir olmayı öğrenmek de yeni dersleri içeriyor.

“Benzerliklerimiz” üzerinden gerçek bir birliği deneyimleme şansımız artık yok. Gerçek birlik farklılıkları kabulle başlar, sevgi ve saygıyla çoğalır. Güven zeminimizi farklılıkları kabulle onarabiliriz, bunun için de ilk önce kendimizi fark etmemiz ve gördüğümüzü kabul etmemiz gerekir.

Çocuklarımıza karşı takıntılı ve bağımlı olma sebebimiz nedir?

Hayatımızdaki önemli değişimleri, bizim içsel dönüşümümüz için hayatın yaptığı “çağrı” lar olarak görüyorum. “Anne-baba olmak” da hayatımızda önemli bir değişim. Manevi yolculuk açısından bakılırsa aslında yaşam derslerimizi içeren dönüşümleri gerçekleştirmemiz için sanki birbiri ardına deneyimler geçirdiğimiz bir inisiyasyon dönemi. Bir aydınlanma çağrısı.

İnsan halimizle duruma bakınca, bizler bir çocuğa “sahip olduğumuzu” hissetmemizle birlikte çocuğumuzla ilgili elbette bazı takıntılara gireriz. Onunla ilgili korkularımız büyür, endişemiz artar. Çocuğumuzu ve kendimizi “etrafa” göre değerlendiririz. Buna göre bizde olmayana imrenir, kimi zaman haset eder, kimi zaman da yetersizlik ve suçluluk duygularıyla boğuşuruz. Aslında anne-babalıkla birlikte hayatın bize getirdiği “dönüşüm” fırsatı tam da bu zorluklardadır. Hayat geliştirmemiz ve güçlendirmemiz gereken içsel kaslarımız üzerine ağırlıkları koyar. Yani anne-babalıktaki değişim döneminin bizi zorlayan ruh halleri endişemizi, takıntılarımızı, imrenme ve haset hallerimizi ve en büyük korkularımızı iyileştirebilmemize destek olacak dönüşüm çağrımızdır. Annelik ve babalık hayatımızın akışına güvenebilmeyi, beğenmediğimize de teslim olabilmeyi, takıntılarımızı, hasedimizi, yetersizliğimizi şefkate dönüştürebilmemizi ve en önemlisi bağımlılık ve sevgi arasındaki farkı kavrayabilmemizi talep eder. Bağımlılığı aşarak gerçek sevgiyi deneyimlememizi talep eder.

Siz de annesiniz. Neler deneyimliyorsunuz?

Benim de iki oğlum var ve kimi zaman takıntılara giriyorum. Ancak elimden geldiğince değişim ve dönüşüme odaklanan temel inancımı uygulamaya ve gelişmeye çalışıyorum. Yani bir anlamda onlar da beni büyütüyor. Onların bana bugüne kadar geçirdiğimiz deneyimlerde, beğendiğim ve beğenmediğim şekilde sıkça öğrettiği üç tane temel var, belki bunu paylaşmam anne ve babalara fayda sağlar. Birincisi, aslında bir sıkıntımız olduğu zaman sıkıntının içerisinden geçebilmemiz için gereken gücü, o “anda” bizi bu gezegene koyan Yaratıcı bize veriyor. İleriye yönelik çocuklarla ilgili endişeli kurgular yaptığımız zaman, bu gerçeği kaçırıyoruz çünkü asıl gücümüzü sadece “anda” görebiliyoruz. “Allah kaldırabileceğin kadar sıkıntıyı verir”, “Allah sana ihtiyacın olan gücü verir” derler, buna tamamen inanıyorum. İkincisi, zor dönemlerde öğrenci gözlüğünü takmayı ihmal etmemek gerekiyor. Bizler kendi yaşam öğretilerimizi kavradıkça ve dönüştükçe, çocuklarımızla olan ilişkimiz ve deneyimlerimiz de değişmeye başlıyor. Üçüncüsü, çocuklarımız bize zaaflarımızı çok yoğun şekilde gösteriyor. Anne-babalık dönemi belirli zaafları güçlendirerek hayatımızın bütününe fayda sağlayan ilerlemeleri yapmak için muhteşem fırsatlar.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.