“ÖĞRENME İSTEĞİM YAŞAMA BAĞLILIKTA N GELİYOR”

Olcay Akkent bu röportaj için örnek oluşturacak tam bir fütürist... 89 yaşında, aktif olarak bilgisiyar ve akıllı telefon kullanıyor, blog sayfası binlerce kez tıklanıyor ve gelen her yeni bilgi ile kendisi tarafından güncelleniyor.

Pozitif - - YAZAR -

Olcay Akkent, bir aile dostumuz, benim bu hayattaki önemli yol göstericilerimden biri... Bir zamanlar Bodrum’da işlettiğimiz yerel gazetenin yazarıydı; birlikte nice ödüller aldık. Çok iyi bir Pozitif dergisi takipçisidir ve her şeyden önemlisi de arkadaşımdır. Beş-altı yaşlarındayken ikimizin de Başak burcu olması, çiğ yufka ile ekmeğin köşesini seviyor olmamız nedeniyle yakınlık duyardım kendisine. Sonra ortak başka zevklerimiz daha olduğu ortaya çıktı çünkü hiçbir şeyi elinin tersiyle itmeyen, her yeniliğe öğrenme merakı ile mutlaka bakan, ilgisini çekiyorsa devam eden bir insandır. Bu röportaj konusuna dahil olmasının nedeni ise onun tam bir fütürist olması. Yaşam enerjisine, öğrenme arzusuna ve çabasına, mesleği ile sınırlı kalmayıp her şey ile ilgilenmesine ve kütüphanesine daima imrendiğim Akkent’in tam bir fütürist olduğunu Ufuk Tarhan ile röportajımız sırasında fark ettim. Bugünlerde 89’uncu yaş gününü kutlayan, yıllardır dizüstü bilgisayar, tarayıcı, yazıcı ve akıllı telefon kullanan, her gün Facebook’a giren, Cumhuriyet gazetesinde beğendiği haberleri tarayarak takipçileri ile paylaşan, gündeme dair yorumlar yapan ve bu sırada hem kişisel tarihinden hem de ülke ve dünya tarihinden harika bilgiler aktaran Akkent’i siz de tanıyın istedim. Sizi kendisiyle baş başa bırakıyorum.

Sizi tanıyabilir miyiz? Nasıl bir hayat yaşadınız? Mesleğiniz nedir ve mesleğiniz dışında nelerle ilgilendiniz?

14 Eylül 1928 Cuma günü, Üsküdar’da ahşap bir evin sofasında dünyaya gelmişim. Söylendiğine göre benim doğduğum yıl kış çok olmuş. Beni, Dr. Mahmud Ata’nın yardımcısı Ebe Müberra Hanım dünyaya getirmiş. Aşağı katta bekleyen babama “Hakkı Bey, bir kızın oldu” diye seslenmişler. Babamın kahkahası duyulmuş

Nasıl bir hayat yaşadım? Çok mutlu bir çocuktum. Annem, babam, “cicianne” dediğim teyzem, anneannem ve ağabeyim ile mutlu bir aile idik. Ama bu mutluluk uzun sürmedi. Ben sekiz, ağabeyim 11 yaşındayken annemle babam ayrıldılar. Biz iki kardeş annemizle yaşama devam ettik. Aile bizi kucakladı, bize çok sevgi verdi. Ama benim bir kanadım hep kırık kaldı.

Arşivciyim. Kendi seçimim değildir. Bu mesleği 21 yıl çalıştığım; sekiz yılını Public Relations Division’da, 13 yılını Registry’de geçirdiğim CENTO teşkilatında öğrendim. Yani mektepli değil, alaylıyım. Ama her yaptığım işi dört başı bayındır yapma eğiliminde olduğumdan giderek arşivciliği sevdim.

Orta okul mezunuyum. Bu nedenle hep kendime bir şeyler katma çabası içinde oldum. Kendimi geliştirmek için yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli kurslara katıldım.

Mesleğimin dışında her şeyle ilgilendim. Tiyatroya, kültür merkezlerine, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konserlerine, resim sergilerine, üniversitelerarası açık oturumlara gittim. Çoğu şeyi gezerek, görerek, izleyerek

öğrendim. Çok okurdum. Kitap, dergi, gazete… Arkadaşlarımı da kendim gibi olanlardan seçtim. Bilgi paylaşımı yaparak daha çok bilgi sahibi olmak için.

İlk memuriyetim olan Sümerbank Alım ve Satım Müessesesi’nde Sunullah Arısoy’u tanıdım. 1950’ li yılların başıydı. Sunullah Bey’in ziyaretçileri arasında Salim Şengil, Memduh Şevket Esendal, Yaşar Nabi Nayır ve şimdi hatırlayamadığım, o zamanın önde gelen edebiyatçıları vardı. Salim Şengil “Seçilmiş Hikayeler”i çıkartıyordu. Yaşar Nabi Nayır ise “Varlık Yayınları”nı. Bazen düşünürüm, eğer Sunullah Bey’i tanımasaydım, Panait Istrati’yi acaba ne kadar sonra okuyacaktım?

O yıllarda çalışan insanlar, yıllık izinlerini aldıklarında doğru İstanbul’a giderlerdi. Ben de öyle yapardım. Ve soluğu Bâbıali’de alırdım. Yaşar Nabi Bey’i ziyaret ederdim. O devrin insanları çok farklıydı. Yaşar Nabi Bey, sanki Ankara’dan İstanbul’a salt onun için gelmişim gibi karşılardı beni ve bundan duyduğu onuru dile getirirdi. Ben de o çok genç yaşımda böyle büyük işler yapmanın, bir Yaşar Nabi Nayır’ı ziyaret eden kişi olmanın gururunu taşırdım.

80’ li yılların başında Murathan Mungan’la komşu olmak ise bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı. Üsküdar’a taşınma öncesinde, yeni evime gelecek misafirlerimden ev hediyesi olarak bir kitap isteme kararlılığımı içtenlikle destekledi. Geceler boyu kitap listesi hazırladık. Eğer komşu olmasaydık, genelde çok şey kaybederdim, ilaveten bir de Jean Rhys’i tanımaktan yoksun kalırdım.

Murathan’a anılarımı yazmaya başladığımı söylediğimde, “Çok anı kitap okuyun” demişti. Sözünü dinledim. Çok anı kitap okudum. Hâlâ da okuyorum.

Aktif biçimde bilgisayar ve internet kullanıyorsunuz. Bu ilgi ve öğrenme isteği, yaşama bağlılık nereden geliyor?

Yalnız bilgisayar ve internet değil, Facebook da kullanıyorum. Bu ilgi, öğrenme isteği yaşama bağlılıktan, yaşama bağlılık ise pozitif bir kişiliğe sahip olmamdan kaynaklanıyor.

Bilgisayar kullanmayı nasıl öğrendiniz? Bu konuda yaşıtlarınız ile iletişiminiz nasıl? Peki ya gençlerle?

Bilgisayar kullanmayı öğrenmeden önce daktiloda yazmayı öğrendim. O sırada Dışişleri Bakanlığı NATO Dairesi’nde çalışıyordum. İki parmakla yazıyordum ama hızlı ve şık yazıyordum. Bir gün on parmağı ile yazan ve yazarken de ıslık çalan birini gördüm. Hem hayranlık hem kıskançlık duydum. Onun gibi olmak istedim. Zamanım çok kısıtlıydı. Sadece on günüm vardı. Üç günde klavyeyi öğrendim. Geri kalan yedi günde de pratik yaptım. On gün sonra hem on parmak yazıyor hem de şarkı söylüyordum.

İlk bilgisayarımı 1991 yılında aldım. Hiç kimseden yardım almadan kullanmaya başladım. Çünkü bilgisayarı da daktilo makinesi gibi kullanıyordum.

2006 yılında laptop alınca bir öğreticiye ihtiyacım oldu. Çünkü artık internet kullanacaktım. Kolay öğrenenlerden olmadığım için herkesten yardım aldım. Anlatılanları unutmamak için not aldım. Sonra o notları kartlara geçirdim. Kartları konularına göre alfabetik sıraya dizdim. Bir kutunun içine yerleştirdim. Lazım olduğu zaman onlardan yararlandım.

Yaşıtlarımın çok azı teknolojiyi kullanıyor. Onlarla ancak telefon ile iletişim kurabiliyorum. Gençlerle ise aram her zaman çok iyi olmuştur. Onlardan çok şey öğrenirim çünkü çok sorarım.

Anılarınızı yazma motivasyonu nasıl, nereden geldi?

Anlatmayı seven biri olduğum için yolda yürürken kendime, sohbet sırasında karşımdakine anlatırdım. Sonra onları kısa öyküler haline getirirdim. O öyküler giderek anılarımın temelini oluşturdu.

Yazmaya ne zaman başladınız, tamamlamanız ne kadar sürdü?

Yazmaya çok geç başladım. Büyüklerimin hepsi ölmüştü. Soracak kimsem yoktu. İki büyük yanlış yapmıştım. Büyüklerim anlatırken hiç not tutmamıştım, bir. Anlatılanları can kulağı ile dinlememiştim, iki. Bu nedenle anılarımı yazarken; Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı, Topkapı Sarayı, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, kütüphaneler, türbeler, mezarlıklar, araştırma merkezleri, ansiklopediler, Tıp Tarihi Kürsüsü, Ebe Okulu, Ebeler Derneği ve Tarih Vakfı’na tekrar tekrar gitmek zorunda kaldım. Bu nedenle on beş yıl sürdü.

Kağıt kalem ile mi yazdınız yoksa hep bilgisayarda mı?

Anılarımı bilgisayarda yazdım. Ama ben en çok kurşun kalemi sevdim. Bugün de seviyor ve kullanıyorum. Örneğin güncemi kurşun kalemle yazarım. Notlarımı kurşun kalemle tutarım. Kırtasiye malzemeleri satan bir dükkâna girdiğimde hemen kurşun kalemlerin durduğu reyona gider, orta sert olanları (HB) seçer, avuç dolusu alırım.

Kitap yerine blog fikri nasıl gelişti?

Evet. Kitap olmasını istiyordum. Hatta bir yayıncıya vermiştim bile. Tam o sırada kalp ameliyatı olmaya gidiyordum. Geri aldım. Sonra da vermedim. Blog diye bir şey olduğunu söylediler. Çok genç bir dostum kurdu blogumu. Anılarımı bloga aktarmak sekiz ay sürdü. Okuyanlar anılarımı niçin kitap haline getirmediğimi sorarlar. Ben de blogun yaşayan bir şey olduğunu, yeni gelen bilgilerle zenginleştiğini söylerim.

Blogunuzu güncellemeye devam ediyor musunuz?

Hem de nasıl. Örneğin çok yakın bir tarihte arkadaşımın babası, önce gazeteci sonra diplomat olan Samizâde Süreyya Berkem ile ilgili çok kapsamlı bir araştırmayı bloguma koydum. Eğer anılarım vaktiyle kitap haline gelmiş olsaydı bu çok değerli insan o kitapta yer almayacaktı.

Takipçileriniz ile iletişiminiz var mı? Blogunuzun tıklanma oranları nasıl?

Her akşam saat 24.00’te tıklama oranlarına bakarım. En son 135 bindi. Ama bana ulaşanların sayısı sadece 62. Beni genelde öğretim görevlileri arar. Daha çok bilgi almak için. Blogumun girişinde, “Tüm bildiklerim bu kadar” diye yazmış olmama rağmen.

İnternete uzak duran hatta onu öcü gibi gören orta yaş ve üzeri kişilere bir mesajınız var mı?

Olmaz olur mu? Eğer zenginleşmek istiyorlarsa bir an önce internetin nimetlerinden yararlansınlar.

Olcay Akkent

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.