'Yaolursa’ diyen sesi dinle ve dene

Pozitif - - MODA -

“Aradığın şey o kitaplarda değil, aradığın şeyi okuyarak bulamazsın. Sende eksik olan şeyi gözlerinle tamamlayamazsın. Aradığın şeyi dünyada arayacaksın, aradığın şeyi yüreğinle bulacaksın. Dünyadaki tüm kitaplar, tüm hesaplar, akıl oyunları, sayfalarca laflar sevginin yerini tutmaz. Okuyarak öğreneceksin ama severek anlayacaksın” der Tebrizli Şems.

Mevlana ile Şems hikayelerinin birinde geçen bu söz öylece okumakla olmuyor tabii.

Anlamak lazım. Lazım da anlamak nedir? Aramak, araştırmak lazım.

Şems’in bu sözleri insanoğlunun bilgiyi arayanına söylenecek, onu nihai anlama taşıyacak saf bir kesittir. İster yoga ile ister kendine uygun olduğuna kanaat getirdiği başka bir pratikle; ister okuyarak zihninde, ister okumadan başkalarının sözlerinde kendini ararsın…

İnsanoğlunun o tek başına yürüdüğü bu evrende, gideceği yer mahkeme olmaya devam edecektir. Ta ki yargı bitip, saf tutan kenara çekilip susana kadar anlamdan uzak kalacaktır.

Ne istiyorsun? Gerçekten… Ne istiyorsun? Bu soruya “Şimdi hangi birini diyeyim?” derken cevabı çoktan tahmin ediyoruz. Yorumların bugün, geçmiş yaşamınla, gelecek yaşantınla zihninde şekilleniyor. Buna göre sen de eksikleri görmüşsün. Tamamlamak için “O zaman şuna ihtiyacım var” demişsin. Yorumun ne olursa olsun, tüm ihtiyaçlar özünde sevgide bitiyor. Neden? Belki de sevgide olan, aşık olup aşkınlaşan, orada ihtiyacın bittiğini, zamanın durduğunu, mekanın sonsuz olduğunu hatırlıyor. Bir an aşık olan, sevgide pişen her insan o an tüm ihtiyaçlarını aşabiliyor. Özgürleşiyor. Anlam böylece zihinde kıtlık içinde savaş halinde değil, yürekte bolluk içinde barış halinde ortaya çıkıyor.

Tamam da buradan oraya, kıtlıktan bolluğa nasıl gideceğiz?

Aşka giden yol ne binlerce fersah, ne sittin zaman sürer. Bir anda anlarsın. O an anlarsın. O an seversin. Bir nebze daha aşka gelmişsin. Bir nebze daha yaşarsın. Sonra o anı yayar yayar, adına “Hayatım” dersin belki. E güzel de o bir an ne zaman gelecek? O bir an ne yaparsam yaşanacak? O yaşam nasıl yaratılacak? Şimdi. Hiçbir şey yaparak. Durarak. Ama önce bir adım atıp yürümek lazım.

-Oldu… Kolaydı. Felsefe yapmasan da bana ne yapacağımı söylesen? -Ben sana ne yapacağını söyleyemem. Senin bulman lazım. -Nerede? -Yüreğinde. -Nasıl? -Gözlerini kapatarak. -Neye? -Seni sen yaptığını düşündüğün her şeye. -E ben olmaz ki o zaman. -Evet. -O zaman kim olurum? -Hiç kimse. -Ben bir hiç olmaya gelmedim buraya. -Ben sana ne olacağını söyleyemem. Senin bulman lazım. Sen ne olmaya geldin buraya?

“Dünyayla işi olanın dünya kadar işi olur” der bir dostum. Beşeri dünyanın işleri bitmez. İnsan kadar karmaşık bir varlığın küçük bir evren olduğu aşikar. Bu evrenin düzenini anlamak belli ki aklın sınırlarını aşar. İşte bu yüzden aklın sınırlarında, zihnin oyunlarıyla baktıkça dünyaya, gözün gördüğü de hep sınırlı olacaktır. İnsanoğlunun en yüce yolculuğu kendi dağını aşmakta. Ve tüm engeller, dağı dağ yapan, beni ben yapan iyi kötü her şey hep aşılmak için orada. Her şey kendini bilmediğini kabul etmekle başlar. Bunu hatırla.

Bu ay yeni bir şey yap ve uzun süredir düşündüğün ama bir türlü adım atmadığın o yoga salonuna bir adım at ve matını aç. Otur. “Yapamam” derken “Ya olursa…” diyen diğer sesi dinle ve uzun süredir seni çağıran şeye “Eyvallah” de. Bir dene.

Yoga pratiği belirli bir sürede, bir stüdyoda yapılan pozlar değildir aslında. İyi de hep “ne değildirler”i dinleriz. Peki yoga gerçekten nedir? Bu soru hep var da, cevabı bilinir mi? Bilinir. Ama bilmek için anlamak, anlamak için yaşamak, yaşamak için sevmek lazım. Sevmek için ise yüreğini bir kez açmak lazım. “Esnek değilim. Yapamam.” “Beni sıkar. Daralırım.” “Ay çok zormuş ben gelemem.” “Bana hareketli bir şey lazım. Öyle dingin dingin bana göre değil.” “Vaktim yok ki. Olsa…” “Beni bozar.” … Kaç eğitmen duymuştur bu cümleleri de sabırla cevap veririz yine. Ya da bazen güleriz şefkatle; bakışlarla davet ederiz içeriye.

İnsanın o huzur, coşku, mutluluk haline yani sevgiye gelmesinin yolu, önce kendisini bunlardan uzak tutan her şeyi bir kenara koymasıyla başlar. Kimseye söyleme. Sessizce bırak köşeye. Gelip bakarsın zaten yine. Şimdilik küçük bir itirafta bulun kendine. Ve de ki: “Ben kendimi tanıdığımı, ne istediğimi bildiğimi söylesem de aslında kimim? Ne isterim? Nerdeyim? Nedir yaşama nedenim? Tam olarak bilmiyorum. Ve bu çok dürüst olduğu kadar naif de. Bir çocuk kadar şaşkınım ben de. Herkes kadar… Onlar söylemese de.”

Herhangi bir yöntem seç. İster nihai bir amacın olsun ya da olmasın hayatında. Bir yol seç. Hepsi doğru. İnan bana. Bir adım at ve “eminim” deme. Deneyimlemeye geldin. Dene.

Sonra başla pratiğe. Ne kadar yatkın olduğunu keşfet. Ya da ne kadar yapamadığını gör. Her seferinde o düşünceleri sabırla, hoşgörüyle bırak o köşeye. “Yapamıyorum” de istersen. Ama yine dene. Sana uygunla başla. Kolay olsun diğerlerine göre, sana göre zor. Zamanla daha önce zor gelenleri de dene. Sonra bir gün gelsin yatkın ol, olma, yaptığını gör. İster yoga olsun ister çamurdan heykel. Her ikisinde de yüreğinin dürüstlüğünü taşıyan avuç içlerinle inşa edilen sendin. Artık yapabiliyorsun. Oysa zamanında “Asla” demiştin. İster bir poz, ister bir heykel… “Bak, yaptım” de. İster seslice eğitmene, arkadaşına; istersen kendine. Ama lütfen, lütfen, lütfen yine devam et. Bir gün olmadığını görene kadar devam et. Bir gün ister bir poz olsun ister bir iş, ilişki, sağlık ne kadar yapabildiğini görsen de bunun da yetmediğini bir kez olsun görecek kadar devam et yoluna. Ve anla. Öğrendiklerin önce onlara inanarak uygulamak için varlar. Sonra da onları da unutup yenilerini öğrenmeye alan açmak için yok olacaklar. Her bir öğrendiğin bir gün doğru olmayacak. Her zaman ve mekana uymayacak. Senin üstüne basacağım diye sağlam bulduğun zemin bir duba olacak ve hayatın her dalgasında seni sallayacak. Rüzgarla, sen de salınmaya bak. Eğer sen de hayatın akışıyla dans etmeyi öğrenirsen, sallanan zemin, sert rüzgarlar seni etkilemekte zorlanacaklar. Yeter ki öğrendiklerinin aradığın şeyi bulmak için sadece başlangıç olduğunu fark et. Aradığın şey için bilgileri bir kenara bırakıp, yaşamaya bak.

Çünkü ne zaman ki sen artık o seni bir ileri iten, bir geri çeken iç seslerini duyup her zaman dinlememeyi öğreneceksin o zaman o sesler SEN olmaktan vazgeçecek. Kalbinden ne geliyorsa, seni coşkuya, huzura ne çekiyorsa onu duyacaksın. Bu bazen en zor seçim olacak. Ama sana artık o kadar zor gelmeyecek. Çünkü sen artık gerektiğinde zor olandan, seni güçlendireceği için zevk alacaksın. Her bir adımda pozuna değil; ona bakışına bakacaksın. İşte o zaman Yoga pozun da Yoga Asana olacak. Yani her yoga hareketin, birer mercek, birer bakış, yorumsuz bir gözlemci olmak için birer pencere olacak. Matın üstünde girdiğin, çıktığın böyle böyle serüvenine daldığın her yoga dersinde bedeninin pozuna değil; bedeninin penceresinden özüne bakacaksın. Yorumsuz, sessiz, dış gözlerin dışarıya kapalı, içerde hareketsiz özüne bakacaksın. Ve gördüğün gerçekler seni özgürleştirecek. Ve belki bir an, belki uzun bir süre, belki bir bakarsın tüm yaşamın boyunca içerde bir hiç olacaksın. Ve işin garibi ne biliyor musun? Aslında “Yapamam” dediğin o zamanlar bile bunu yapmışsın. Sadece hatırlayacaksın. Dışarıda her poza girebilen, biraz biraz herkes olabilen, hayatın akışına uzuv olabilen huzurlu, mutlu, coşkulu bir sen olacak.

Ama her şey “Ben yapamam” diyerek girmemeyi seçtiğin o dersle başka bir yola girebilir. Ve o yolda sen aradığını bulamayabilirsin. İster bir yoga dersi, ister bir hayat dersi…

Bu yüzden dışarıdan bakarak yorumladığın pozların insana faydası, gözün gördüğü ile ölçülmez yogada. Yoga bu yüzden bir spor değildir. Çünkü yarıştırmak için bir skalası yoktur. Ölçütsüzdür. Kuralsızdır. Doğrusu yanlışı yoktur. İnsanın eksiği kendinden çaldığı deneyimlerdir. Ve ancak o, kendisine bunu armağan edebilir. Zor dediğin pozların hepsinin içindeki öğreti kolay hallerinde de vardır. Ve şunu unutma: Sana kolay olan kimine göre çok zor da olabilir. Senin yapamadığın pozları bile yapsa… Bazen zor olan kolayı yapmak ve öyle kalmak da olabilir. Kıyasın olmadığı bir dünyada, o dünya kadar işin artık bitmiştir. Hiçbir şey yapmanın huzurunda artık yaşamının anları sonsuz, mekanları çeşit çeşit, hikayesi bir efsane gibidir.

Kendini okuyabildiğinde kendini öğrenecek, kendini anlayabildiğinde de kendini seveceksin.

İşte bunun için kıyassız, iç seslerini muhakeme etmek için sessiz bir gözlemci olmalısın.

Peki hayatta yaşanabilen sadece an varsa, şimdi buna hazır mısın?

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.