Marcos Cruz ile Söyleşi

Arredamento Mimarlik - - DOSYA - New York Times’tan

İdil Yücel İnal University College London, Bartlett Mimarlık Okulu’nda, Yaratıcı Çevreler profesörü Marcos

Cruz, biyoloji ve mimarlık alanında çalışan ve tasarıma dair özgün bakış açısı ile önplana çıkmış bir mimar.

Peter Cook’un öğrencisi olarak Bartlett ile tanışmış ve bir süre direktörlüğünü yaptığı bu okulun uzun yıllardır parçası olan bir isim. Bartlett’a ek olarak, 2014 yılından beri de Barselona’daki IaaC’ta eşzamanlı olarak ders vermeye devam ediyor. Kendisinin tez ve proje öğrencisi olduğum dönemde, hem bir hayalperest hem de bir bilimadamı olması benim de sınırları zorlamama, dünyaya farklı bir perspektiften bakabilmeme sebep oldu. Kendisi ile Arredamento için yaptığımız sohbette tasarım, bilim ve endüstriye dair birçok konuyu konuştuk.

İdil Yücel İnal: Mimarlığa yeni perspektifler katacak, disiplinlerarası çalışmalar üretiyorsunuz. Üniversitelerin mesleki tanımlara bakışı da değişiyor. Dünyada birçok üniversitede departmanlar birbirinden kesin çizgiler ile ayrılmışken, UCL Bartlett’ta ise durum biraz farklı: Mimari departmanlaşma bu şekilde değil, her şey içiçe geçmiş halde. Bu duruma dair görüşleriniz nedir?

Marcos Cruz: Mimarlığın bir disiplin olarak sınırları gitgide daha da bulanıklaşıyor. Mimarlar, mühendislik bilimleri, film endüstrisi, sosyal bilimler ve biyoloji gibi alanlarda da çalışıyorlar. Artık mimar figürü, sadece bina tasarlayan insan değil. Mimarın çok daha fazla konusu var. Disiplinlerarası olabilmek artık çok daha önem kazandı. Son 10-20 yıl içinde bu kabul gördü ve talep edilir oldu. Şöyle bir örnek vereyim; 2000 yılında doktora çalışmalarımı yaptığım sırada, farklı departmanlarla iletişime geçmiştim. O zamana kadar, bir mimarın ilgisini aynı üniversitedeki başka bir bölüm çekmemiş. “Bir mimar bana yazıyor, acaba laboratuvarımı mı yeniden tasarlamak istiyor?” diye yorumluyorlardı ve anlayamıyorlardı. Bugün bu yaklaşım değişti ve artık farklı bölümlerden insanlara ilginç projeler ile gittiğiniz zaman heyecanla karşılanıyorsunuz. Çünkü günümüzde disiplinlerin çaprazlanmasının inovasyona imkan vereceği çok iyi biliniyor. Şimdiye kadar üretilen temel bilgilerin çoğaltılması da gerekli, bu da devam edecek tabii ve etmeli de zaten. Ancak mevcut bilginin dışına çıkabilmemiz için, disiplinler arasında bu çaprazlamaları yapmamız gerekiyor. Bu da ancak, 2-3 farklı bölümden 3-4 farklı kişinin biraraya gelip çalışması ile mümkün olabilir. Peki bu çaprazlamalar endüstriyi nasıl besleyecek? Bence çok ilginç olacak.

Endüstri ve işverenler -genelleyecek olursak- muhafazakar karakterliler ve risk almamaktan yanalar. Ayrıca çok fazla disiplinlerarası düşünebilen insan da yok. Mimar bina tasarlar, bunu biliyor ve buna dayanıyorlar. Toplumda mimarın başka alanlarda da varlık gösterebildiği ve bununla birlikte, bir biyoloğun da başka bir şey yapabileceği bilinmiyor. Farklı uzmanlık alanlarına birarada sahip olan mimarlar çoğaldıkça, bu durum değişecektir diye düşünüyorum. Yeni kurduğumuz Bio-ID master programı da bu yeni jenerasyonu yaratmayı amaçlıyor.

İnşaat endüstrisi, muhtemelen en tutucu ve yavaş ilerleme kaydeden endüstri, çünkü riskten kaçınma durumu var. Kimse risk taşıyan bir projeye yatırım yapmak istemiyor.

Şöyle bir örnek vereyim; biz şu anda, “St. Anne East Putney Bio-Receptive Wall” projemizde, endüstri ile birlikte çalışıyoruz1. Bu çalışmada, kumtaşı ve beton kalıpları üreten bir üretici ile işbirliği yapıyoruz. Ancak ana akım üretimlerde çok iyi olmalarına rağmen alışkın olmadıkları bir üretim sürecine girdiklerinde, konu inanılmaz derecede karmaşık hale geliyor. Çünkü süreci nasıl yürüteceklerini bilmiyorlar. Birgün bana, “Nasıl yapacağımızı bildiğimiz işlerde çok iyiyiz ve bunun nedeni aynı işi tekrar tekrar yapmamız ve çokça deneyimlemiş olmamız. Bize daha önce denemediğimiz bir işi yapmamızı söylendiğinde, çok zorlanıyoruz. Biz araştırma enstitüsü değiliz, üreticiyiz” diyorlar. Bunları biraraya getirdiğimizde, şu sonuç çıkıyor: Üreticiler risk almak istemiyorlar, çünkü nasıl yapacaklarını bilmiyorlar. Benzer şekilde, emlak geliştiriciler de risk almak istemiyorlar çünkü sorumlulukları var.

Bu bir üçgen. Mimar da burada bir yerde sıkışmış, her şeyin ortasında, iyi bir şeyler yapmaya çalışıyor ve aslında çok da bilgiye sahip değil. Ayrıca, tüm bu gözlemleme ve anlama sürecinde kişisel olarak şuna ikna oldum; çoğu mimarın yaklaşımı da yaratıcı değil ve çok tutucu. Eğitimleri sebebiyle değil, böylesi daha konforlu olduğu için. Alışılagelmiş olanı yapmaya devam etmek ve her zaman çizdiği gibi çizmek çok daha kolay.

İYİ: Mimarların konfor bölgelerinden çıkmaları gerekiyor mu diyorsunuz?

MC: Bu bağlamda, çok önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Kaç mimar, doktorların yaptığı gibi konferanslara gidiyor? Gitmiyorlar. Mesleki ehliyeti almak ve bir daha hiçbir zaman, 80 yaşına kadar, kendimizi güncellememek, bilgimizi test etmemek. Mimarlık eğitimini bitirip mimar oluyoruz, sonra oturup ellerimizi yıkıyoruz ve işimize bakıyoruz. Belki bazen yeni malzemeler işin içine giriyor ama...

İYİ: Aslında malzemelere de kataloglardan bakıyoruz. Yeni malzeme talep etmiyoruz, bize sunulanı alıp çoğu zaman sorgulamadan, gerçekten bilmeden ve üzerine eklemeden yalnızca kolajlıyoruz. MC: Doğru. Nasıl ki doktorlar mesleki anlamda kendilerini devamlı güncellemek zorunda ve çok büyük bir kısmı sürekli kongrelere gidiyorsa mimarlar olarak biz de aynısını yapmalıyız. Muhafazakar bir bakış açısı var. Bu bakış açısı, inşaat sektörünün ilerlemesine izin vermiyor. Aslında tamamen tepetaklak düşünmemiz gerekiyor.

Mimaride yeni başlıklar açıp, çevreye duyarlı çözümler üretmeye farklı bir açıdan baktığımızda, yeni malzemeler, yapı performansı gibi konuları gündeme getirdiğimizde veya mimarlık ile farklı dalların birlikteliklerinden bahsettiğimizde, kimsenin ilgisini çekmiyor veya çekse de içine dahil olabilecek yeterlilikte değiller. Zor bir alandayız. O nedenle, ben şu an üzerinde çalıştığımız “East Putney Bio-Receptive Wall” projemizin prototiplerinin yapılması konusunda çok istekliyim. Aslında, bu prototipler bile bana göre sıradanlar. Birkaç katman beton var ve üzerinde yosun var bu kadar, çok özel değiller aslında. Ancak sadece bu bile dünyanın başarılması en zor işine dönüşebiliyor. Gerçekten inanılmaz.

İYİ: Bu araştırmanıza ait prototip için birlikte çalıştığınız tek firma mı var?

MC: “Bio-Receptive” panelleri Skanska firması ile birlikte inşa ediyoruz. TFL (Transport for London) bize deney alanı olarak kullandığımız, risksiz bir şekilde gözlemsel analizlerimizi yapabileceğimiz, prototiplerimizi yerleştirebileceğimiz bir yer sundu. Bu çok heyecan verici; mimarlık dünyasında, gözleme dayalı analizler, bilimsel analizlere göre daha önemli ve faydalı. Çünkü, bilimsel analizler, birçok mühendislik ve sağlık biliminde olduğu gibi, laboratuvarda, tanımlı ve sınırlı koşullar ve kurallar altında yapılıyor. Bu da sadece spesifik bir konunun gözlemlenebileceği anlamına geliyor. Bunun ötesine geçen herhangi bir durumun detaylı araştırılması, ya uzun bir süreç gerektirdiği için mümkün olamıyor ya da parametrelerin karışmasına sebep oluyor ve sonuçta yaklaşımlar, tek bir çizgide ilerleyebiliyor. Bunun yanında, gözleme dayalı ölçümler sahada yapılıyor, data toplanıyor ve uzun dönemli mütemadi takip gerektiriyor; ortaya çıkan verilerinse her zaman kanıtlanması gerekmiyor. Ancak gözleme dayalı ölçümleri, belirli şekilde davranan veya çalışan şeyleri kanıtlamak için yapıyoruz. Araştırmalarımızın fonu mühendislik bilimlerinden geldiği için, gözleme dayalı analizleri meşrulaştırabilmek adına çok mücadele etmem gerektiğini de belirtmeliyim. Mühendislik bilimleri, bilimsel data istiyorlar fakat bilimsel data bizim araştırmamızda her zaman istediğimiz sonucu vermiyordu; elde ettiğimiz sonuçlar ile, tasarım yapamıyorduk. Tüm deneylerimizi düz panolar üzerinde yapmamız gerekiyordu. Kompleks bir geometri yaratmak ve üzerinde ölçüm yapmak istediğimizde, çok sayıda faktör var; laboratuvarda bunun analizinin yapılması mümkün değil. Kompleks bir geometri üzerinde deney yapmak istediğiniz anda, laboratuvar analizlerini yapamıyorsunuz çünkü işin içine çok fazla faktör giriyor. Bu durumun önümüze koyduğu karmaşa ise, sorunun ilk etapta gözüktüğü gibi sadece endüstrinin riskten kaçması olmadığı, ölçümlerin/testlerin nasıl yapıldığıyla ilgili de boşlukların olduğunu işaret etmesiydi. Mevcut ve yeni sistemler, malzemeler için bilimsel ölçümler içeren fakat gözlemsel analizlerden geçmiş, kanıtlanabilir ve kabul edilebilir sertifikasyon oluşturmamız da önemli. Bugüne kadar sertifikasyon için yalnızca bilimsel veriler temel alındı.

İYİ: Mimarlık, bilimle ilişkisi bağlamında nerede duruyor? Bugüne kadar bilim ve mimarlık yeterince birarada düşünülmedi mi, siz nasıl görüyorsunuz?

MC: Bundan daha fazlası bence. Aslında mimarlık, bilimsel çalışma metodları ile çok uyumlu ve entegre bir alan. Bence uyuşmazlık bir problem değil. Sorun şu ki, tasarım yaparken çok sayıda değişken kullanıyoruz. Eğer tasarım yaparken, bir amaca hizmet eden çok sayıda parametreniz varsa allak bullak olursunuz

ve nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Bu nedenle, 300 değişkeniniz varsa, bir kısmını kenara koyup, 20-30 tanesini alırsınız ve önce bunlar ile başlarsınız. Daha sonra geri kalanını devreye sokabilirsiniz.

Geometrik olarak bir mantık sistemine oturtulmuş kompleks morfolojileri tasarlarken karşılaşılan durum da buna benzer. Malzeme, çevresel etkenler, lokasyon, kullanım ve estetik gibi çok sayıda değişken devreye giriyor, nereden başlanacağı konusunda zorlanılıyor. Bu nedenle bilimsel çalışma yöntemlerinin çok değişkeni olan alanlarda uygulanması zor.

Bence günümüzde büyük bir dönüşüm yaşanıyor; tasarım odaklı araştırma

(research by design) yöntemleri artık -aynı bilim odaklı araştırma gibi- mimarlığın çalışma metodu olarak kabul görmekte. Farklı araştırma kalıplarının mümkün olduğu anlaşılmaya başladı.

Üniversiteler ne kadar araştırma ürettiklerine dayanılarak değerlendiriliyorlar. Bizim üniversitemiz, İngiltere’ye tasarım çalışmasının da bir bilimsel araştırma metodu olabileceğini anlatmak için uğraştı ve kabul ettirdi.

Bu da şu demek oluyor; bizimki gibi bir departmanda, tasarım çalışmaları eğer doğru argümanlara dayanıyor ve bir bağlama oturuyor ise, bir bilimsel çalışma olarak sunabiliyoruz ve tasarım araştırması olarak kabul ediliyor. Biliyorum ki, birçok ülkede bu mümkün değil. Mimari departmanların çoğunda, bilimsel veya tarihi verilere dayalı bir analiz yapılmadığı sürece “tasarım” bir araştırma alanı olarak görülmüyor.

Üniversite ortamındaki bu değişimin, profesyonel mimarlık ortamında nasıl kabul gördüğü konusu da enteresan. Araştırma odaklı eğitim birçok bölümde çok yaygınken, mimarlık bölümü ofislere mimar yetiştirmesi gereken bir alan olarak görülüyor. Mimari ofislerin, üreticilerin ve yatırımcıların, yeni fikirler ve mimari üretim biçimleri geliştirmek için üniversiteleri partner olarak görme ihtimali önceden yoktu. Şimdi ise böyle bir algının oluşmaya başladığını görüyoruz ve bu da büyük bir dönüşüm ve bir güven ilişkisinin oluştuğu anlamına geliyor. Mimarlık akademisyenleri olarak bizim rolümüz değişiyor aslında, artık biz sadece kendi aramızda konuşmuyoruz, ortaklıklar kuruyor ve kurduğumuz ortaklıklar ile gerçek ürünler veya üretim biçimleri ortaya çıkarabiliyoruz ki bu gerçekten heyecan verici. Böylece üniversiteler mimarlık ofisleri için eleman yetiştiren tek yönlü bir birim servis sağlayıcısı olmaktan çıkıyor. İki yönlü bir sisteme dönüşüyor. Endüstri bizi, biz endüstriyi besliyoruz. Bizim araştırmalarımız, endüstrinin

Ar-Ge çalışmaları haline dönüşüyor. Bu farklı alanlarda mevcut olan bir düzendi fakat mimarlığa yeni geliyor; yavaş yavaş yayılacak ve sonunda, farklı yapım teknikleri mimarlık pratiğine dahil olacak.

Barselona’da öğrencilerimle sohbet ederken, bir konudan bahsettim. Aslında doktora tezime kadar giden bir konu ve hala değişmemiş olmasına üzülüyorum. Çağdaş mimarlık, beden konusunda başarısız oldu. Bu benim başlıca tezimdi ve hala da öyle.

Mimar, beden konusunu ele aldığında onu yalnızca fonksiyonel bir obje olarak gördü. Evet, estetik algı var, kültürel bir kimlik var ancak beden, işlevsel bir parça olmaktan öteye geçmedi. “Yatay uyuruz, belirli bir şekilde yemek yeriz, tuvalete gideriz ve sosyalleşme biçimlerimiz vardır” seviyesinde kaldı. Kültürel beden sürekli dönüşen bir yapıdır, zamanın ve yerin karmaşası ile şekillenir. Ayrıca, tek bir beden tipi yoktur, birçok beden vardır. Türkiye gibi bir ülkeyi ele alırsak, sizde, toplum içinde birçok beden konseptinin eşzamanlı varolduğunu söyleyebiliriz. Bu modernist düşüncenin çağdaş beden tanımında ele alınmayan bir konu ancak bedenin aslında çok farklı algıları var. Burada değinmek istediğim nokta şu; sofistike malzemeler kullansalar bile, mimarlar hala, geleneksel şekilde, fonksiyonel beden için tasarlıyorlar ancak çağdaş bedenin ihtiyaçlarını göz ardı ediyorlar. Benim doktora çalışmam sırasında adlandırdığım gibi kimi “sibernetik beden” (cyborgian body) diyor, kimi “insan ötesi beden” (post human

body) diyor. Ancak şu anda yükselen bir diğer tanım da var: “Antroposen Beden”. Bunlar, bedenin farklı anlama biçimleri. Nesneye dayalı ontolojiler, bedenin insan merkezli (antroposentrik) görülmemesi gerektiğini, çünkü insanın dünya üzerindeki birçok türden hatta jeolojik varlıktan sadece biri olarak varolduğunu söylüyor. Yani, bedeni merkeze alan bu çok katmanlı ve çok ölçekli düşüncelere rağmen bizim -mimarlar olarak- aynı Le Corbusier gibi, bedeni tek bir bakış ve parametre olarak ele almamız aslında bir şey ifade etmiyor. Ancak Le Corbusier’nin en azından beden konusunda bir kavrayışı var. Bugün büyük çoğunluk buna sahip değil. Öncelikle, mimarlar bedeni temsil edemiyolar ve beden çizmiyorlar. Birtakım üretimlere insan eklemeleri gerektiğinde, kolajlıyorlar. Doktora öğrencilerimden biri zamanında bir metin getirmişti. Bu metinde yazar, mimari görsellere kolajlanan insan bedenlerini “scalies” [kötü bir çeviri ile “ölçekcikler” diyebiliriz] olarak nitelendiriyordu2. Köpekli adam, kaykaycı çocuk, top model, rastgele insanlar...

İYİ: Harika bir tanımlama! Ve herkes aynı insancıkları kullanıyor üstelik. Çünkü internetten kolaylıkla erişilebiliyor.

MC: Tamamen aynılar ve hiçbir anlamları yok aslında. Mimarlık ve beden ilişkisine dair hiçbir söz de söylemiyorlar. Sadece mekanı dolduruyorlar ve mekanı başarılı, canlı ve güzel göstererek satışını yapmak için oradalar. Sadece ölçek tanımlıyorlar. Oysaki geçmişte, bedenin temsili ile ilgili gerçek bir bilinç vardı. Mimarın beden çizimi/tanımı ile mimarlık arasında bir etkileşim ve uyuşma vardı.

Artık çizmiyoruz, beden ile ilgili bir krizimiz var, öyle olsun. Fakat şu anda mimarlar, artık mevcut olmayan, bizim olmayan bir beden için tasarım yapıyorlar. Fonksiyonel beden için bile değil. Kimse bu konuyu gündeme taşımadığı için ise günümüzün tasarım anlayışı varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Benim büyük soru işaretim şu: Eğer beden kavramı değiştiyse ve artık bedene ilişkin çoklu tanımlar ve kavramlar var ise, bizim ürettiğimiz mimarlık bu çoklu kavramlar için ne yapıyor? Yarattığımız mekanın kullanıcıları için ne tanımlıyor? Bunun bir tarifi veya hızlı bir cevabı yok.

Antroposen anlayış ile baktığımızda, insan ve beden kavrayışımız daha kompleks bir bakış içeriyor, artık insan bir kaide üzerinde oturmuyor, insan aslında türlerden biri. Bazı teorisyenler, provokatif bir şekilde karıncaların insanlardan daha önemli olduğunu savunuyor. Kısaca, dünyadaki varlığımızı farklı bir şekilde düşünmemiz gerekiyor.

İYİ: Bedeni sadece şekilsel veya duygusal algılamamamız gerekiyor aslında veya bedeni sadece kendimiz olarak da algılamamamız gerekiyor. Bizim dışımızdaki türler ile birlikte kendi bedenimiz varoluyor. Bedene ilişkin daha derin bir algımız olmalı; üzerine düşündükçe, mimar gözlüğünden bu duruma baktıkça da konu daha enteresan bir hal alıyor.

MC: Kesinlikle. Biyoteknolojinin

21. yüzyılın en önemli bilimlerinden biri olmasının sebebi sadece yaşayan her şeyin temelini oluşturması değil, aynı

zamanda sistemlerin nasıl çalıştığını her yönüyle açıklıyor olması. Biyoteknoloji ve biyokimya, biyolojinin diğer bilimlerle olan ilişkisini de tanımlıyor.

İYİ: Biyoloji ve biyoteknoloji arasında nasıl bir tanımlama farkı var?

Biyoteknoloji biyolojiyi entegre ediyor diyebilir miyiz?

MC: Biyoloji yaşayan sistemleri analiz ederken, biyoteknoloji bu bilgiyi kullanıyor ve teknoloji ile birleştirerek manipule ediyor. Genetik modifikasyon mesela, biyoteknolojinin ürünü ancak biyoloji bilgisi ile üretiliyor. Biyoloji pasif ve analizlere dayalı diyebiliriz; biyoteknoloji ise aktif, öneriler üretiyor ve bir şeyleri değiştiriyor.

İYİ: Peki ya bu ilişkiler içerisinde mimarlık nerede duruyor?

MC: Mimarlığı bir ekoloji alanı olarak görmemiz, bunun için de mimarlığa provokatif yaklaşmamız gerekiyor. Bu konuyu TED konuşmamda “Mimarlığın Ekoloji Rotası” (Architecture’s Path to Ecology) olarak adlandırmıştım. Basitçe, binalar ile ilgili bize miras kalan katı bir algı var; her şey kontrollü, içerideki hava steril ve insanlar ana kulanıcısı. Ancak bu aslında çok büyük ölçüde değişti. Mimarlığı bir ekoloji birimi olarak ele alırsak, canlı veya cansız, birbirine etkiyen milyonlarca değişken arasındaki ilişki örüntüsünden oluştuğunu görüyoruz.

Çevresel ve biyolojik etmenlerin, kullanım şeklinin, kullanıcının ve zamanın inşa ettiğimiz her şeyin üzerinde etkisi var. Bir de bunun üstüne endüstrinin tutuculuğu ve sürdürülebilir olmaması ekleniyor. Bizim gerçekten, mimarlık yapma ve inşa etme biçimimizi, malzemelerin üretim yöntemlerini radikal olarak değiştirmemiz gerekiyor ki bu da ancak mimarlık ve ekoloji ilişkisini yeniden tanımlamak ile mümkün. Bu, aynı zamanda, koşullara uyum sağlayan ve duyarlı yöntemler ile inşa eden sistemlerin desteklenmesi için de önemli bir fırsat.

Şunu söylemeliyim; mimarlık-beden ilişkisi başarısız oldu ve şu anda sadece fonksiyonel gereksinimlere değil, konsepte ilişkin, kültürel ve estetik parametrelere de cevap veremiyor. Sürdürülebilir olmayan bina ve yapı malzemeleri, ekolojik felaketlere sebep olabiliyor; doğa ile aramızdaki uyumsuz ilişki nedeniyle de, tayfun, tsunami ve kasırga gibi doğal afetler sonucunda, mevcut mimarlıklar zarar görebiliyor. Mimarlığı ekolojik bir sisteme dönüştüren biyolojik bir paradigma var; bu, bizim ilgilendiğimizden çok daha kompleks bir konu. Her şeyi biraraya getirdiğimizde yeni bir karşılığa ihtiyaç olduğu gözüküyor. Daha sürdürülebilir inşaat demek, insanlığa farklı şekilde hitap etmek, mimarlığa ölü bir karkas olarak değil yaşamın biraradalığı olarak bakmak demektir.

Geçtiğimiz yıl, Karayipler’de yaşanan kasırga örneğin: Buraya Viktoryan yapılar inşa etmişiz, çok “güzel” gözüküyorlar; tüm malzemeler bugün varolmayan bir ormandan karşılanmış ve bu durum dolaylı olarak iklim değişikliğini tetiklemiş. İklim değişikliği dediğimde; yüksek ısılar, yüksek nem ve suların yükselmesinden bahsediyorum. Bu durum, kasırga esnasında suların yükselmesini, rüzgarın hızını tetikliyor. Sonuç olarak, bu binalar yerle bir oluyor. İnşa ettiğimiz yapılar, bu felaketlere hazırlıklı değil. Biz bir fantazi dünyası içinde yaşıyoruz ancak sonunda kendimiz zarar görüyor ve avlanıyoruz. Sadece, yaptıklarımızın sonuçlarına hazırlıklı olmamız veya kendimizi korumamız için değil, aynı zamanda, sebeplerini ortadan kaldırabilmek için tüm sistemi değiştirmemiz gerekiyor. Mimari bir bakış açısıyla, çok şey yapmamız gerekiyor. Benim de zamanında bazı metinlerimde yazdığım ancak şimdi kesinlikle çeliştiğim, şu cümleyi çok duyarız; “Mimarlık, derin bir dönüşüm sürecinden geçiyor”. Hayır, kesinlikle hiçbir değişiklik yok. Bunu söylemek, gerçeklerden kaçmak demek. Çok uzun süredir mimarlık aynı durumda. Etrafımıza baktığımızda, binaların çok büyük çoğunluğunun aynı şekilde inşa edilmiş olduğunu görüyoruz. Evet, daha fazla bilgisayarlı tasarım var, daha hızlı üretiliyor ancak malzemeler ve metodlar temelinde aynılar.

Barselona’da bir öğrencim ile konuşurken, “Mimarlıkta kullanılmayan malzemeler aslında neden kullanılmıyor?” sorusu çıktı ortaya. Belki bazen pahalı veya bazen sağlığa zararlı olduklarından.

Ancak eminim ki bazı malzemeler de sertifikasyon sistemlerine dahil olamadığı için endüstri tarafından kabul edilmiyor. Belediye süreçlerinden ve bürokrasilerden geçemeyeceği için bazı malzemeleri kullanmayı dahi düşünmüyoruz. Bu bürokrasilerin olmadığı dönemlere baktığımızda aslında yaratıcılığın, deneyselliğin ve yaratıcı malzeme kullanımlarının varlığını görebiliyoruz. Yapılarda farklı mineral ve kristaller kullanılmış. Günümüzde kısıtlamalar, bunların kullanılmasına zaten izin vermiyor, malzeme deneyleri de çok sınırlı ve az sayıda yapılıyor.

Bundan birkaç yıl önce, Lizbon Mimarlar Birliği’nin bir yuvarlak masa toplantısında işlerimizi sunmuştuk. Burada beni iyi tanıyan bir arkadaşım, kritik bir soru sordu: “Sen Portekizlisin, ancak İngiltere’de yaşıyorsun, İngiltere’de hocalık yapıyorsun, İngiltere’de araştırma yapıyor, çalışıyorsun. Tüm yüksek teknoloji endüstrisi de elinin altında. Projelerin çok havalı ve güzel gözüken görsellere sahip; üç boyutlu yazıcılar ile üretildiklerinde harika

olduklarından, ancak gerçekleşmesi için farklı malzemelere ve yöntemlere ihtiyacın olduğundan bahsediyorsun. Fakat çok az malzeme odaklı araştırma yapıyorsun. Bu trajik değil mi? Sen tüm bu imkanlara sahipken bu araştırmaları yapmıyorsan, başkalarından ne bekliyorsun?” demişti. Ve bu tepki benim yüzüme bir tokat gibi çarptı. Bu soruyu cevaplayamadım.

İngiltere’de, yüksek teknoloji döneminde, 1970-80’lerde, yapılan pek çok bina için birçok patent alındı. Hopkins, Arup, Foster, Rogers, Buro Happold gibi mimar ve mühendisler bina üretim teknikleri ve detaylar geliştirerek patent aldılar. “High-Tech” binalar yaptılar, çoğu kutu gibi binalardır fakat çok sofistike detaylara sahiplerdir. Bunun sebebi ise inşaat teknolojileri geliştirerek, inşaat endüstrisinin değiştirilebileceğine inanıyor oluşlarıydı. 90’ların ise biraz sıkıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bu dönemde temsil önem kazanmış ve bilgisayarlı tasarım gelişmeye başlamıştır. Çok sayıda deneysel tasarım vardır ancak çoğu üretilmemiştir. Gerçekten de 90’lardan kalan binalara baktığımızda çoğunlukla yeni bir yaklaşım göremeyiz.

İYİ: Mimarlığın özgünlüğünü kaybettiğini söyleyebilir miyiz o halde? Çok mu tekrara düşüldü bu dönemden sonra.

MC: Ben çok pesimist bir insan değilim. Ancak dikkatli olmamız gerektiğini hissediyorum. Çünkü zamanla rolümüzü veya anlamımızı kaybedebiliriz.

Mimarlığa talebin arttığı bir dönemdeyiz. Çünkü artık orta sınıfın da mimarlığa erişebilirliği sözkonusu. Fakat bir yandan hala mimarsız veya mimarlı olsa da mimarlıktan yoksun, sadece ticari amaçlı üretilen binalar da varlığını sürdürüyor. Mimarlığa çeşitli sebepler ile saygı azalıyor.

Mimarlığın servis sağlayıcılığına dönüştüğü bir dönemdeyiz. Çin gibi ülkelerde mimara saygı yok. Mantar gibi her yerden fırlayan şehirlerini tasarlaması için mimara ihtiyaçları var. Bu sebeple mimarlara gerek görüyorlar, ancak saygı duyulmuyor.

5 ayda 5 kere program değiştirebiliyorlar ve mimar olarak siz de, servis verdiğiniz için onların peşinden koşup ayak uydurmakla yükümlü kişi oluyorsunuz. Önerilerine çözüm getirseniz dahi sadece onların istediklerini yapıyorsunuz. Tüm bu süreçte, derinliği olan hiçbir şey üretemiyorsunuz veya öneremiyorsunuz. Yalnızca problemlere yanıt veren, ticari menfaatler ile hareket eden bir servis sağlayıcısına dönüşmemiz, varoluşumuzun anlamını zedeliyor ve mesleği sıradanlaştırıyor. Tam da bu sebeple, başka şeyler yapabilecek kapasitemiz olduğunun mesajını vermemiz gerekiyor. Toplumu değiştirecek farklı konularda konuşmamız gerekiyor. Ütopyalardan veya gelecekten bahsetmiyorum. Bugün kim olduğumuzu bilip, ayarlarımızı buna göre yapmamız ve kendimizi doğru yere konumlandırmamız gerekiyor.

Zaman eskisinden daha hızlı akıyor, teknoloji çok hızlı gelişiyor ve biz şu anda geçmiştekinden daha gerideyiz aslında. Her şey çok çabuk dönüşüyor. Bu nedenle önümüzdeki birkaç yıla bakıp tahminlerle ilerlememiz gerekiyor. Ayrıca, şu anda yaptığımız şeyle, birkaç sene sonra nerede duruyor olacağımız ile ilgili endişe duymamız gerekiyor. Çünkü bambaşka ihtiyaçlara ve algıya sahip bir jenerasyon geliyor. Bunları konuşmamız gerekiyor. Disiplinlerarasılık konusunda, mimarlar panellere katılabilir, TV programlarında kendilerini ifade edebilir; derneklerde, birliklerde farklı uzmanlar ile biraraya gelip çok disiplinli konuları tartışabilir. Fakat bu çok yetersiz bir tavır. Bizim kendimizden bir beklentimiz olmalı, fırsatları dışarıda aramamalıyız. Kendi alanımızı disiplinlere daha geçirgen kılmalıyız. Diğerlerini bizim alanımıza davet etmeliyiz. Bunu yapınca, biz de onların alanına girmiş ve parçası olmuş oluyoruz. Böylelikle farklı uzmanlar bizim alanımıza katkı koymuş oluyorlar. Böylelikle değişim olacaktır, ben böyle görüyorum.

Mimarlık eğitimi, hala büyük oranda, disiplinin sınırları içinde ve keskin kısıtlamalar ile verilmeye devam etmekte. Devamlılığımızı ve güvenilirliğimizi korumamız, tartışılması gereken farklı başlıklara sahip olduğumuzu anlamamız ve farklı sonuçlar elde edemesek dahi deneyler yapmaya ve etraflıca düşünmeye devam etmemiz gerekiyor. Leteral düşünme şekli bu noktada çok önemli. Bir de bu aralar çok popüler bir kullanım var: “Akışkan zeka”. Lineer düşüncenin dışına çıkıp, yaratıcı çözümler bulmamız gerekiyor, alakasız gözüken iki durumu biraraya getirmemiz gerekiyor. Bilim dünyasında bu daha çok kullanılan bir yöntem olmaya başladı. Geleneksel çalışma şeklinden uzaklaşıp ilginç, çizgi dışı çözümler geliştiriliyor. Mimarlıkta ise bunun gibi çok az örnek var.

Bir yandan da yeni sistemlerin, malzemelerin geliştirilmesi yetmiyor, bunların dayanıklılığı ve yönetmeliklere uygunluğunun da kanıtlanması gerekiyor.

Ayrıca bütçe de önemli bir konu. Çünkü aksi durumda, mimar bir malzemeyi kullanmak istese dahi bütçesinden veya risk alınmak istememesinden ötürü süreç zorlaşıyor. Bunun için ne yapıyoruz? Disiplinlerarası işbirliklerinin yanısıra akademik ve profesyonel dünyanın iletişimi, entegre olması da çok önemli.

İYİ: Farklı ölçek ve farklı disiplinlerdeki gelişmelerin yaşanması mimarlıktakinden daha hızlı oluyor sanırım. Ürün tasarımı veya tekstil tasarımı gibi konularda, mimarlığa göre risk daha az. Ölçek küçüldükçe adaptasyon daha mı hızlı oluyor sizce?

MC: Tam da bu sebeple mimarlıkta prototiplemeyi önemli buluyorum. Prototipleme, bir şeyin kendisinin, bir fragmanının veya bir parçasının 1:1 ölçekli fiziksel temsili. Maketi değil ama küçük, doğru ölçekte ve daha az riskli.

20-30 yıl önce mimarlık alanında çalışan çok az küratör vardı. Bunlardan biri, Kristin Feireiss’tır. 1980’lerde Berlin’de Aedas Galeri’de mimarlığı galeri formatında sundu. Mimarlığın sanat olarak sunulması ve bir galeride olması fikri provokatif bir söylem ve bir tartışma ortamı yaratıyor. Ayrıca bu durum prototipleme için de alan açıyor. B-Pro Show’u ele alalım, bu da bir prototip sergileme alanı. Sergilenen prototipik işler, sanatın ileri boyutu ile ilgili bir söz söylüyor. Bu tip üretimler düşük risk faktörleri ile deneysel çalışma imkanı veriyor. Maketteki ölçekler arası geçişte yaşanan kayıplar prototiplerde yok.

Bu noktada konuyu “Bio-Receptive” duvar projemize getirmek istiyorum tekrar. Benim için bu projenin bir prototip oluşu çok önemli. Ben bir mimarım ve bazı ilginç işler yapan duvar uzmanı bir karakter haline gelmek gibi bir merakım yok. Ancak binalara uygulanabilecek bir prototipin sistemini geliştirmek, hedefe doğru bir adım daha ilerlemek anlamına geliyor. Bütün bu çalışmalar, büyük bir projeyi besliyor aslında. Benim büyük projem, şehirleri, fotosentetik kentlere, ormanlara dönüştürmek.

Düşünürsek, bir dünya yüzeyimiz var. İnsanlığın, yapılı çevre ile bu alana ne kadar çok yüzey eklediğini düşünelim. Tabii bir yandan da ormanları keserek, doğal çevrede varolan yüzey miktarını da azaltıyoruz. İstanbul ve Londra gibi şehirlerin taban alanları ile bünyelerinde barındırdıkları yapıların toplam çatı, cephe ve döşeme yüzey alanlarını karşılaştıralım. Taban alanı ve diğer yüzeyleri arasında belki 10 kat belki 50 kat belki daha bile fazla fark olacaktır. Eğer bu yüzeylerin sadece %20-30’u bile fotosentetik olsa ve ormanlar gibi aktif şekilde çevre ile bütünleşseler, bu ne anlama gelecektir? Muhtemelen, iklim değişikliği konusunda gidişatı olumlu yönde geri çevirebileceklerdir, çünkü karbon emilimi, oksijen üretimi ve hava kirliliği gibi konularda bu durumun olumlu bir etkisi olacaktır.

Poikilohidrik tasarım hakkında bir yazı yazdım en son, yakında yayınlanacak. Poikilohidrik, çok etkileyici bir biyoloji konusu. Normalde kurak koşullarda bir bitki hücresi ölür. Ancak poikilohidrik canlılarda, hücreler kendilerini kuraklık durumlarında yok etmiyorlar. Bunun yerine hücre metabolizmaları duruyor. Bu durma sürecinde hücre zarar görmüyor ve bir şekilde olduğu durumu koruyor. Bazen bir yağmur yağdıktan kısa bir süre sonra yüzeylerde yeşillenme görürüz. Yosunlar, algler ve likenler poikilohidrik canlılardır. Bunlar kururlar ve pasif duruma geçerler, birazcık su geldiğinde ise aktive olurlar. Bu inanılmaz bir zeka sistemi.

Küçük ölçekli bazı türler suyu beklemiyor, susuz da kalabiliyorlar, su ile karşılaştıklarında ise tekrar fotosentetik oluyorlar. Bu canlılar ihtiyaçlarını alamadıkları dönemlere karşı bir mekanizma geliştirmişler ve su geldiğinde yeniden aktive olup, yeşeriyor ve durumdan faydalanıyorlar.

Yeryüzündeki kuraklık periyotları artıyor; bu da demek oluyor ki, bizim yapay sulamaya ihtiyaç duymayan, yağmur olduğunda aktive olan sistemler üzerine düşünmemiz gerekiyor. Binaların da dönüşen durumları olabilir. Sürekli olarak suya bağımlı olmak yerine, yağmur olduğunda suyu en iyi şekilde değerlendiren, kuraklığa dayanıklı yapılar üretmek mümkün olabilir. Binalar fotosentetik olabilir. Eğer malzemeler yaşıyor ve büyüyorlar ise, binaların kabuklarında da, ağaç kabuğu gibi, bir ekoloji oluşabilir. Yapıların üzerinde yeni canlılara ve yeni ilişkilere ortam sağlayabiliriz. Bu sayede de, kentin yeşil bir alana dönüşmesi ve binaların yeni ekolojilere evsahipliği yapması mümkün olabilir. Bu noktada, toplumun geliştirilmiş bir bahçe kavramına sıcak bakması da önemli. Bahçe, duvara tırmanabilir veya bina bahçenin devamı haline gelebilir. Aslında bahçe, tüm evrenin ve kendimizin uzantısı, çok katmanlı özelliklere sahip ancak kapımızın önünde bitiyor. Eğer binayı ekolojinin bir parçası olarak algılamaya başlarsak, bu konuya farklı yaklaşabiliriz. Umuyorum, şehirler daha fotosentetik olurlar; bence olacaklar ve şehirlerin estetiğini de bu şekilde değiştirebileceğiz.

İYİ: Şu anda varolan yeşil duvarlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Çünkü sürdürülebilir olmayan yeşil yüzeyler de çok fazla.

MC: Ben yeşil duvarlar konusuna eleştirel yaklaşıyorum. Hatta, benim entelektüel düşmanlarım diyorum onlara. Hem seviyorum hem de aynı zamanda sevmiyorum. Öncülerine çok saygı duyuyorum. Çünkü dikey bir sistem oluşturma düşüncesi kolay bir konu değil. Dikey yüzeylerde yaşamı sağlamak yapay bir durum. Ancak şehirlerde parkları, ağaçları dikey yüzeylerde de devam ettirmek mükemmel bir girişim. Bu süreçte ilk olarak sürdürülebilir olmayan sistemler geliştirildi. Çok yapaylar ve hala pek denenmiş değiller ama yine de saygı duyuyorum. Artık bunun ötesine geçmenin zamanı elbette geldi.

Ayrıca, şunu da unutmamak lazım ki, bazı iklimlerde, özellikle tropik iklimlerde, dikey yeşil sistemler gerçekten çok iyiler. Malezya, Brezilya, Orta Amerika ve Singapur gibi ülkelerde çok nem var ve çok yağmur yağıyor. Bu nedenle, bitkiler de yüzeylerde varlıklarını sürdürebiliyorlar. Ortalama iklimlerde ise, bu biraz daha zor. Yeşil duvarlar, aslında anlamlı oldukları bölgelerde iyi çalışıyorlar ancak, doğru yerde olmayınca da başarısızlığa uğruyorlar. Bu nedenle farklı iklim koşulları için farklı sistemler olması gerekir. Richard Beckett ve Javier Ruiz ile birlikte üzerinde araştırma yaptığımız

Bio-receptive duvar konusu, yeşil duvarlara Avrupa ikliminde bir karşılık getiriyor. İstanbul gibi bir şehirde nasıl bir karşılığı olabilir, bilmiyorum açıkçası.

İstanbul etkisi diye bir gözlemim var benim. Nem ve yağmur olan bir şehir İstanbul. İstanbul’da eski camilerin duvarlarının alt kısımlarında yosun oluşumu gözlemlemiştim. Duvarlar yağmur sularını topluyorlar ve sular en alt katmanda birikiyor. Duvarların üst kısımları ise daha çok güneş aldığından buralarda su buharlaşıyor. Zeminden de su çekiyor olabilirler elbette.

İYİ: Yeni master programınızdan bahsetmek isterim. Bu programın odağı nedir? Bilgisayarlı tasarım veya malzeme araştırmaları gibi konular mı ön planda? MC: Program, isminde de ifade ettiği gibi, yeni tasarımlarımızı biyolojik yaklaşımlar

ile bütünleştirmek ile ilgileniyor öncelikle. Peki nasıl tasarım yapıyoruz? İlk olarak yeni bilgisayarlı tasarım yöntemleri kullanıyoruz, bu altyapıya sahibiz.

Yeni malzemeler seçerek ve malzeme alternatifleri üreterek tasarlıyoruz.

Çünkü mevcut çeşitlilik çok sınırlı. Biyoteknolojiye bakmamız gerekiyor, çünkü biyolojiyi analiz edip etkileyen ve sürekli değişim içinde olan bir teknoloji. Bazı kontrollü deneylere imkan sağlaması için laboratuvara ihtiyacımız var, bu sayede belirli koşullar altında türlerin nasıl tepki verdiklerini, malzemeler ve geometriler ile ilişkilerini inceleyebilmemiz ve özgün tasarım ve geometri araştırmalarımızı destekleyebilmemiz gerekiyor. Tüm bunların yanında, bir de yeni tasarım içgüdülerine ihtiyaç var. Yeni bir duyarlılık ve değerlendirme yeteneği gerekiyor. Joseph Beuys der ki, içgüdü yüksek ölçüde bir rasyonelitedir; çok rasyonel olabilirsiniz fakat çok yanlış karar alabilirsiniz. İçgüdüsel bir karar aldığınızda, bunun bir şekilde doğru olduğunu biliyor ve ona göre davranıyorsunuz. Kimseye bir şey ifade etmeyebilir ancak bize ediyor. Çünkü içgüdü, farklı düşünce ve deneyimlerimizin bir alaşımı ve karar vermemize, söz söylememize sebep oluyor.

Tasarım içgüdümüz ve sezgilerimiz ile bir duyarlılık geliştirmemiz gerekiyor.

İleri üretim teknikleri, bilgisayarlı simulasyon ve temsil yöntemleri, yeni ve kompleks geometriler, ekolojik düşünce, çevresel anlayışlar, türler, malzemeler... Aynı zamanda filozofik pozisyonumuzu bulmamız gerekiyor çünkü bu da net değil.

İki yıllık bir master programı bu açıdan önemli. Çünkü öğrencilerin tüm bunları biraraya getirmek için zamana ihtiyacı var. İlk yılki süreci hem bireysel hem grup çalışmaları yaptığımız proje ve laboratuvar çalışmaları ile yürütüyor; dersler, seminerler, deney ve workshoplarla besliyoruz. İkinci yıl ise endüstri ile daha içiçe olunuyor. Dışarıdan danışmanlarımız var, tezlerde yönlendirme konusunda bize destek veriyorlar. Bu program ile birlikte, ben ve ekibim adeta bir kez daha master yaptığımızı düşünüyoruz. Çünkü o kadar dolu bir program ki, sürekli öğrenmeye devam ediyoruz.

“Bio-Integrated Design” master programı, mimarlık ve biyokimya mühendisliğinin birlikte, tasarım düşüncesini odağına alarak, analitik bilimlerin test ve analizlerini, kavramsal yaklaşımlarla birleştirebilen bütüncül yaklaşıma sahip bir girişim. Yeni jenerasyona, yer ve zaman sağlıyoruz. Gerçekten yeni bir gruptan bahsediyorum, programdan önce ne olduklarını hatırlamayacaklar, öncesinde sahip oldukları kalıpların bakış açısından çıkacaklar ve hayal dünyalarını genişletecekler, dünyadaki yeni provokatörler olacaklar.

Biz bu program ile yeni bir platform oluşturuyoruz, daha önce mevcut olmayanı, şu anda hayal edemeyeceğimizi geliştirmeye odaklanıyoruz. Problemlere cevap da bulmak istiyoruz ama toplumda varolmayan yeni konuları da ortaya çıkarmak istiyoruz. Mimarlar olarak, bizim görevimiz çeşitli konulara tepkiler/ cevaplar vermek. Olaylara tepki veren fikir, mekan, çevre ve ürünler üretiyoruz. Tepkimiz; provokatif, vizyoner, pragmatik veya realistik olabilir.

Biraz kendimle çelişeceğim ancak, disiplinler arasında bulanıklaşan sınırların inovasyonu getireceğini düşünsem de, aynı zamanda gerçekten iyi ve “su katılmamış” tasarımcı diye bir şeyin varolduğuna da inanıyorum. Bu tip tasarımcılar çok az, kendine tasarımcı diyenlerin sayısı fazla olsa da gerçek anlamıyla tasarımcı olan çok az kişi var. Tasarım davranışı geliştirirken, tasarımcı olmanın sınırlarından çıkıp başkaları ile etkileşime geçip tekrar merkeze geri dönebilmek gerekiyor.

Utrecht Üniversitesi merkezli Bio Inspired Innovation programı ile işbirliği yapıyoruz. Bu bir tasarım programı değil. Biyoloji ağırlıklı disiplinlerarası bir program. Tam da bu sebeple birlikte çalışmak istiyoruz çünkü bizim bilgimiz onları, onların bilgisi bizi tamamlıyor. Ayrıca UCL’de Biyokimya mühendisliği programı ile de iletişim halindeyiz.

Kendi alanının biraz dışına çıkıp sonra tekrar içine girmeyi de çok önemli buluyorum. Bu konuda eleştiriler alıyorum. Benim biyolog olmak gibi bir amacım yok, biyolojiyi seviyorum fakat her gün yapılan laboratuvar çalışmaları bana göre değil. Fakat bu disiplin çok merak uyandıran ve ilginç bir alan. Çünkü yaşayan sistemlerle çalışıyoruz ve bunları mimarlık ile bütünleştirmeye çalışıyoruz, bu nedenle biyolojiyle çalışmamız gerekiyor, bu disiplin yokmuş gibi davranamayız. Tasarımcı kendi disiplininden başka disipline sıçrayıp geri dönebilmeli diye görüyorum. Bu yaklaşımın programa ve öğrencilere de yansımasını istiyorum. Programdan çıkıp, herhangi bir tasarım ofisinde çalışmaya başlasalar bile sadece çok iyi tasarımcılar oldukları için kabul görmeliler. Tuvalet kağıdı paketi veya bir gökdelen tasarlıyor olabilirler, bunu da çok iyi yapacaklardır çünkü iyi tasarımcılardır. 2 yıl boyunca sürekli tasarımla uğraşacaklar ve aynı zamanda başka şeyler yapıp, farklı düşünme yetisine sahip olacaklar. Farklı değişkenleri kullanarak tasarım yapmak, farklı iletişim araçlarını kullanarak alışkın olmadığı insanlarla iletişim kurmayı bilmek bir tasarımcı için gerçekten harika. İdil Yücel İnal, Mimar; Bartlett UCL, HUE: Design Laboratory

1 Marcos Cruz ve İdil Yücel İnal (Fotoğraf: Anete Salmane).

2 Bir tasarım atölyesi olarak Laboratuvar, Bartlett School of Architecture, “Bio-Integrated Design” Master Programı öğrencileri ve akademisyenleri (Fotoğraf: İdil Yücel İnal). 3 Bartlett School of Architecture, “Bio-Integrated Design” Master Programı öğrencileri ve akademisyenleri (Fotoğraf: İdil Yücel İnal).

4 “St. Anne East Putney Bio-Receptive Wall” projesine ait bir tasarım (Görsel: Marcos Cruz). 5 “St. Anne East Putney BioReceptive Wall” projesine ait bir prototip (Fotoğraf: Marcos Cruz). 6-7 Malzeme ve türlerin ilişkisini inceleyen prototipler (Fotoğraf: Marcos Cruz).

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.