Biophile: Yeşil Duvardan Fazlası

Arredamento Mimarlik - - DOSYA - (green wash)

Barry Wark ■ Biyofili terimi ilk defa ABD’li biyolog Edward O. Wilson tarafından, insanların doğayla doğuştan gelen yakınlığını ele aldığı 1984 tarihli kitabının başlığında kullanılmıştır. Wilson, gezegenimizdeki ekosistemin devamlılığı sözkonusu olduğunda, insan ile doğa arasındaki bu bağın belirleyici olduğunu yazmıştır.

Geçen 30 yıl boyunca, bu kavram evrim geçirdi ve mimarlığın da dahil olduğu pek çok farklı alana nüfuz etti. Kavramın mimarlık alanına etkisi, Stephen Kellert’in 2008 yılında yayımlanan Biophilic

Design başlıklı kitabındaki makalelerde açıkça görülebilir. Bu kapsamlı kitap ve bu söylemi çevreleyen çeşitli alanlarda yapılan araştırmalar, 2014 yılında Kellert tarafından şu üç başlık altında tanımlandı:

- Dolaysız Doğa Deneyimi: Bitki örtüsü, hayvan toplulukları ve doğa olaylarının yapılı çevremizle birleşmesi.

- Dolaylı Doğa Deneyimi: Mekanların, aynı duyusal uyarımı yaratacak şekilde doğadakini andıran yapılar, örüntüler ve dokular ile tasarlanması.

- Mekan ve Yer Deneyimi: Yapılı çevremizi, bin yılı aşkın süredir geçirdiğimiz evrimin mekansal koşullarında, rahatlıkla gezinebileceğimiz ve deneyimleyebileceğimiz biçimde düzenlemek. Öte yandan yapılarımızın bulundukları yere kültürel ve ekolojik olarak eklemlendiklerinden de emin olmamız gerekir.

Peki, yukarıda değinilen metin ve teorinin arkasında ne gibi bir amaç yatar? En nihayetinde amaç, günbegün ayrışan kent toplumlarında, biyofilik bilinci güçlendiren, yeniden inşa eden ve aynı zamanda bizi daha iyi hissettiren binalar ortaya koyan bir mimarlık tasarımına kılavuzluk edecek ilkeler öne sürmektir. Biyofilinin, iyileşme mekanlarındaki nekahet süreçlerine katkısı gibi sağlık açısından faydalarına ve eğitim ortamlarında öğrenmemize destek olduğuna dair pek çok araştırma yapılmış ve sayısız makale yazılmıştır.

Yukarıda bahsedilen çok sayıda potansiyeline karşın, günümüzde biyofilik tasarımın uygulanması doğanın dolayımsız deneyimiyle sınırlı kalmaya meyillidir. Mimarlık alanında daha “sürdürülebilir” olmaya dair bir yönelim var, ancak bu yönelime, daha sürdürülebilir görünme arzusu da eşlik ediyor. Sözkonusu yaklaşım, yeşil duvar sistemleri ya da gökyüzüne uzanan ağaçlarla donatılmış, eleştirmenlerce “yeşil palavra/badana”

diye adlandırılan

tasarımlarda sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bu eleştiri, bitkilendirmeyi mimari tasarımın ikamesi olarak gören ve projede yer alan paydaşların vicdanını “çevre-dostu” imajıyla rahatlatmak için kullanan anlayışa yöneliktir.

Her ne kadar bu çaba, kimi durumlarda geçerli ve doğru bir adım olsa da, projelerin çoğu, arzu edilen pek çok şeyi dışarıda bıraktığı için, biyofilik ilkeler çerçevesinde iki tür eleştiriye maruz kalıyor. Eleştirilerin ilki, yeşil duvarların düz olması ve binaların dikey yüzeylerine uygulanmasına yönelik. Bunların, algılanma ve deneyimlenme biçimleri açısından duvarlara yapılmış doğa freskleri ya da resimlerinden pek bir farkları olmuyor. Doğal dünyayı deneyimleme biçimimiz bu şekilde evrimleşmediği için, bu türden uygulamalar yüzey dekorasyonu niteliğinin ötesinde ancak sınırlı bir fayda sunabiliyor. İkincisi, ekseriyetle dış yüzeye uygulanan yeşilliklerin, kent sakinlerinin zamanlarının büyük bir kısmını geçirdikleri iç mekanlar üzerinde oldukça az bir etkisi var. Sonuçta, tüm iyi niyetlere rağmen, içinde yaşadığımız mekanlar bize doğal çevrenin sunduğu psikolojik ve fizyolojik faydaları sağlamıyor.

Biophile mimarlık atölyesinde, biyofilik tasarımın güncel pratiklerini yeni ve provokatif bir güzergahta sorgulamayı hedefliyoruz. Projeler, doğayı olabildiğince doğrudan işin içine katmaya ve aynı zamanda doğanın dolaylı deneyimi ile alan ve mekan deneyiminin ortak paydada buluştuğu ortamlar ve yapılar yaratmaya çabalıyor.

Kellert ilkelerinin diğer iki niteliğine yönelik incelemelerde; mekanların, doğal geometrik formları, veri zenginliğini ve düzenli karmaşayı içerip içermediğine ve parçaların bütünlerle iç içe geçip geçmediğine bakılmalıdır. Mimarlık tarihinde, bu niteliklerin belirgin olduğu pek çok örnek bulunur; özellikle de Art Nouveau, Secession ve Modernizm gibi doğanın dolaylı deneyiminin ifadesine fazlasıyla yoğunlaşan hareketlerde bu türden işlere rastlanır. 100 yıl sonra, dijital tasarım ve üretim tekniklerinin gelişmesiyle, mimarlık alanında bu nitelikleri araştırmak ve gerçekleştirmek

yeniden mümkün oldu. Projelerin ve araştırmanın yöntem ve üretiminde bu türden etkili araçlar merkezi bir rol oynuyor.

Bilgisayar sayesinde doğanın karmaşıklığını ve duygusal etkileme gücünü yansıtan mekanlar yaratma imkanına erişebiliyoruz. Pek çok kişi, bu araçlarla doğayı taklit ederek, doğadan yola çıkan yeni sistemler oluşturmanın yollarını arıyor. Sözkonusu araştırma ise, doğayı taklit etmekten

-bu yöntem fazla bilimsel olabildiği ve verimliliği amaçlayan steril mekanlarla sonuçlanabildiği için- kaçınıyor. Ayrıca bu araştırma, yapıların tam anlamıyla doğaya ait bir şeye “benzemesine” yol açan ve sıklıkla da bu biçimlerin mimari mekana uygunluğuna dair soruları akla getiren düzenlemelerden de uzak duruyor. Biophile bunun yerine, dijital araçları, doğayı soyutlamak ve onu yeni biçimlerde yeniden hayal etmek için kullanıyor ve böylelikle doğal olan ile üretilmiş olanın düşündürücü ve kışkırtıcı bir şekilde sentezlenmesi yordamıyla mekansal üretimin yeni bir formuna imkan tanıyor.

Biyoloji temelli tasarım ve dijital araçların birleşimi, sıklıkla “Biyo-Dijital” olarak ifade edilir. Bu, mimarlık alanında, başta François Roche, Hernan Diaz Alonso ve Marcos Cruz’un eserlerinde karşılaştığımız, üzerinde düşünülmüş yerleşik bir söylemdir. Ancak, biyofilik tasarım ilkeleri ve dijital araçların birleşiminin incelenmesi oldukça yenidir ve bu durum, söyleme yeni bir çerçeve ve araştırmaya yeni bir odak sunar.

Atöyle, şu an için, iki kanalda çalışmalar yürütüyor. Bunlardan birincisi, tasarım araştırması ve mimari projelerin üretimi; ikincisi ise Studiosat Üniversitesi’ndeki mimari tasarım eğitimi. Pek çok tasarım stüdyosunda rastlanan kısıtlayıcı, hiyerarşik pedagojinin aksine, burada öğrenciler, konu hakkında açık uçlu sorularla çalışıyor. Bu iki kanalın birleşimi, biyofilik tasarımı kurucu ilkelerinin ötesine taşıyabilecek yeni fikirlerin geliştirilmesi için oldukça verimli ve interaktif bir zemin teşkil ediyor.

İlk araştırma alanı, doğal ve yapılı çevre arasındaki eşiği sorgular. Bir kentsel toplum yapısı içinde, mesleki üretimimiz bağlamında giderek daha fazla iç mekana ve yerleşikliğe yöneliyoruz.

Peki, gündelik yaşamımızda doğal çevre ile ilişki kurmamızı sağlayacak binaları nasıl tasarlayabiliriz? Doğayı iç mekana nasıl taşıyabiliriz ve bunu gerçekleştirebileceğimiz uygun alanlar nerelerdir? Bu sorular, yapı eşiğinin ortadan kalktığı ve artık ikililikler ile tanımlanmayan bir sürekli mekanı (nondichotomous space) araştırmanın önünü açmıştır. Bu amaçla mekan, mütemadiyen akış içinde ısıl, duygusal ve hijyenik konforumuza doğa aracılığıyla meydan okuyan, akışkan ve farklılaşmış bir alan olarak tasarlanmıştır. Bu konuyla doğrudan ilişkili olan bir kavram da

göçebe-mekan kavramıdır. Teknolojimiz gelişip bizi prizlerden ve kablolardan kurtarırken; bitki örtüsünü, mevsim ve hava koşullarını kucaklayan bu mekanlara taşınmamız artık mümkün mü? Ve bunun sonucunda, doğanın ritmi ve örüntüleri ile daha derin bir ilişki kurulabilir mi? Bu fikirler bizi, biyofilik bir potansiyel taşımasına karşın yine de tanımlı bir bölgeye sahip olan ara mekanlara yönelik yerleşik tasarım yöntemlerinin ötesine geçmeye davet eder. Projelerin amacı, mekansal koşulların ve kullanıcı ihtiyaçlarının, yere özgü doğa olayları ile ilişki içinde mütemadiyen değiştiği ve evrimleştiği binalar ortaya koymaktır.

Temel ilkelerden türetilmiş kurgunun ikinci ayağı ise, yapı malzemeleri ile bitkisel büyüme arasındaki ilişki ve bu ilişkinin zaman içinde nasıl geliştiğiyle ilgilidir.

Eğer projeler, düz yeşil duvarları aşarak daha doğal ve deneyimsel bir biçime doğru ilerliyorsa, içinde bitkilerin büyüyeceği binalarımızı nasıl tasarlarız? Genel anlayışa göre, eğer bir bitki istiyorsanız, bir bitki saksısına ihtiyacınız vardır. Bu yaklaşım Edouard François’nın Paris’teki “Tower Flower” ya da Stefano Boeri’nin Milano’da yeşil duvarı bir balkona dönüştürdüğü “Residential Tower” işlerinde belirgindir. Bu çarpıcı örneklerde bile, bitki örtüsü sınırlandırılmıştır, planlanmıştır ve bitkilerin gelişimi üst düzeyde bakım gerektirmektedir. Üstelik, yeşil binanın iç mekanlarından da tamamen ayrılmıştır.

“Kentsel uçurum hipotezi” hakkında yazan Jeremy Lundholm’un çalışması oldukça ilgi çekicidir. Lundholm, şehirlerimizin ve binalarımızın, uçurumlardaki habitatların bir şablonu olduğunu belirtiyor. Bu sav, şehirlerin ve binaların -uçurumların sahip olduğu toprak ve köklenme alanına sahip olmayan- sert ve su geçirmeyen yüzeyleri nedeniyle kurudan doyguna uzanan bir nem skalası ile tanımlı fiziksel kompozisyonlarındaki benzerliklere dayanır. Bu durum, terk edilmiş binalarda, kaldırımlarda ve yapılı çevrenin daha az cilalanmış ve unutulmuş olduğu demiryolu hatlarında görülmektedir. Sonuncusunun en bilinen örneklerinden biri, günümüzde New York şehrinin simgesi haline gelmiş olan “High Line”ın esinlendiği tren hattıdır.

Projeler, doğanın iki boyuta indirgenmiş ve makyajlanmış halini uygulamaya çalışmaktansa, kentsel vahşi yaşamın yaratılması için verimli bir zemin olarak gördüğü mevcut niteliklerinden faydalanmaktadır. Çalışma, bitki örtüsünün istediği gibi büyümesine izin veren mimari elemanların, malzeme bakımından ve tektonik olarak bileşimleri yoluyla tasarımını araştırmaktadır. Buradaki amaç, bitki örtüsünün engellerle karşılaşmadan büyümesini ve doğal ortamlarındaki varoluşlarına benzer bir şekilde yapının planlanmamış alanlarına doğru genişlemesini mümkün kılmak ve teşvik etmektir.

Bu fikirlerin ayrılmaz bir parçası da, binaların kalıcılığı ve bitkiler büyüyüp ortamı ele geçirdikçe, binaların doğada çözülebilirliği, lekelenmesi ve ortadan kalkmaları ile ilgili sorulardır. Projelerin strüktür ve bileşenleri, zamanın bıraktığı izleri ve patinayı kasıtlı olarak gösterir; böylelikle binaların çalkantılı ve değişken bir biyosfer içinde yer aldıkları gerçeğini gözler önüne sererler. Bunun kasıtlı olarak gerçekleştirilmesiyle umulan, bu öğeleri ve binaları deneyimleyen insanların, aynı zamanda bu biyosfer içinde kendi yerlerinin gerçekliği ile bağlantı kurabilmeleridir.

Biophile’in tasarım araştırmasını üstlendiği temel konulardan sonuncusu, -daha önce doğanın dolaylı deneyimi ile mekan ve yer deneyimi olarak bahsedilen- yapılı çevrenin estetik ve mekansal bileşimidir. Bu araştırmalar Christopher Alexander ve çevre psikoloğu Nikos Salingaros’un yazdığı yazılarla destekleniyor. İlgili metinler, insanların en çok ilişkilendiği alanlara dair analizlerine dayanarak, binalarımızı nasıl oluşturmamız gerektiği konusunda taslaklar sunmaktadır. Kellert’in ve onların yazdıkları, diğer niteliklerin yanısıra düzenli karmaşıklık ve doğal geometriden bahseder; ancak tepki verdiğimiz karmaşıklık ve formun seviyeleri tam olarak nedir? Doğal sistemlerde bulunan fraktallar, Fibonacci eğrileri, simetri ve reaksiyon difüzyon örüntüsüne dair dil, tek geçerli inceleme biçimi midir? Projeler, doğal yaşamın pek çok yönüyle mimari mekanları esinleme potansiyelini korkusuzca ve açık bir şekilde incelemiştir. Bunlar arasında, su ve kaya oluşumları gibi kolayca kavranabilen kavramlar ve doğanın ücra köşelerindeki derin deniz yaratıkları ve tembel hayvan gibi canlıların değişen başarı ve değer seviyeleri sayılabilir. Bir biyofilik estetik arayışında birebir çeviri ve soyutlama arasında gezinmek zorlu bir iştir. Bu araştırmalar, mimarlık alanında emekleme döneminde sayılırlar ve öznel, biçimsel olarak yönlendirilen bir arayışın ötesine geçebilmek için, araştırmaya geri bildirim yapabilecek değerlendirme araçlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu, yapılı çevremizi, mevcut biyofilik ilkeler altında gerçekleşmesi arzulanan pek çok şeyi dışarıda bırakan güncel durumunun ötesine taşımak amacıyla girişilmesi gereken bir çabadır.

İnsanların kırsal alandan çok kentlerde yaşadığı Antroposen çağında, biyosfer içindeki yer duygumuzu koruyarak çevreye olan etkimizi anlamak hiç bu kadar önemli olmamıştı. Biyofilik tasarım içinde potansiyel barındırır; ancak mevcut yüzeysel uygulamalarla, güncel performansı arzulananın altındadır. Biophile’in dijital tasarım ve üretim teknolojileriyle güçlendirilmiş olan işleri, yeni ve derinlikli biçimde duygusal olarak uyarıcı ve insanı içine çeken ortamların yaratılması yoluyla, insanın biyo-bilincini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Yukarıda bahsedilen araştırma yollarıyla, binaların, doğayla ilişkimizi yeşil duvar inşasının ötesinde yapıcı bir sorgulama potansiyeli vardır.

1 “Oxford için Sirkülasyon Mekanı” (Circulation Space for Oxford), doğal ve yapılı olanın sentezi (©Barry Wark). 2 “Koloitleşmiş Tonoz Strüktürü” (Gelled Vault Structure; ©Barry Wark) 3 “Taş Çekirdek Kulesi” (Stone Core Tower), Ahmedabad: Projede, ulaşım altyapısı, konutlar ve kamusal yeşil alan bölgede sık rastlanan sel riskinin önüne geçmek için zeminden yükseltilmiş bir platform üzerinde birleştiriliyor (©Biophile).

4 “Yosun Duvarı” (Moss Wall), plansız büyüme için gözenek ve doku kullanımı (©Barry Wark). 5 “Kıvrımlar Arasında” (In the Folds): Bitkilerin duvar sisteminin dokulu kıvrımları içinde nasıl büyüyeceğini gösteren seramik cephe önerisi (©Barry Wark). 6 Ofis Atriyum Alanı (Office Atrium Space): Proje, biyofilik tasarım ilkelerini ve doğal yaşamdaki estetik deneyimimizi mimarlık bağlamında keşfe çıkıyor (©Barry Wark). 7 “Slothball”: Yavaş hareket kavramı, bitkilendirmenin zaman içinde yapıda neden olduğu değişiklikler ve yapının fiziksel kompozisyonuna etkisinin incelendiği cephe sistemi tasarımı (©Maria Knutsson-Hall). 8 Oxford Brookes’ta Unit C tasarım stüdyosunun deneme maketleri; proje yürütücüleri: Barry Wark, Maria Knutsson-Hall ve Andreas Korner (©Andreas Korner).

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.