Biyo-Arayüzler

Arredamento Mimarlik - - DOSYA - İdil Yücel İnal, Mimar; Bartlett UCL, HUE: Design Laboratory

İdil Yücel İnal ■ İnsan türü olarak geniş bir ekosistemin parçasıyız. Sadece etrafımızda gördüğümüz canlılarla sınırlı olmayan, görmediğimiz bir iletişim ağının da içerisindeyiz. Ancak tasarladığımız çevre, bütün bu ekolojik bütünlüğe en çok zarar veren faktörlerden biri. Antroposen çağ ile birlikte insan ve doğal çevresi arasındaki değişmeye başlayan ilişki, direkt veya dolaylı olarak dünya üzerindeki tüm türleri de etkiliyor. Mimarlık; hızlı ve seri üretim sistemleri, tekrara dayalı, içeriksiz tasarım yaklaşımları ve sürdürülebilir olmayan materyaller ile kendisini endüstrileşmeye adapte etmiş durumda. En önemlisi ise, kentleşme ve iklim değişikliğine bağlı olarak tüm canlı formlarının biyolojik çeşitlilik ve değişkenliği azalmıştır (Savard vd., 2000). İnsanlığın kalıcılık ve iz bırakma arzusu doğanın devamlılığı ile çelişmektedir. Ancak, doğadan öğrenerek ve kendimizi yeniden tanımlayarak, bu durumun değişmesini sağlayabiliriz.

İnsanları içinde bulundukları ekosistem ile birlikte ele alan bir tasarım yaklaşımı geliştirmemiz mümkün mü? Mimarlık ve tasarım, biyolojik çeşitliliğe katkı koyan disiplinler haline dönüşebilir mi? Tasarım, diğer canlılar ile bütünleşecek bir ilişki kurmamıza yardım edebilir mi? Bu soruları sormaya başlamamız gerekiyor.

İzler

İz bırakmak, aslında farkında bile olmadan, sürekli devam eden bir durum. Sadece biz değil, tüm canlılar farklı şekilde iz bırakırlar. Bazı izler, doğadaki çeşitliliği teşvik ederken, bazı izler ise zarar verir.

Aslında, doğadaki tüm canlıların özellikle türlerin çeşitliliğini sağlamaya ve birarada yaşamı devam ettirmeye yönelik bir işbirliği içerisinde olduğunu görüyoruz. Örnek vermek gerekirse, bitkilerin döllenebilmesi için kuşların polenleri taşıması (Ornitofili) veya böcekler aracılığıyla polenlerin taşınması (Entemofili), doğanın devamlılığını sağlayan önemli konuları oluşturuyor. Daldan dala uçan kuşlar ve çiçekten çiçeğe konan böcekler, bazen vücutlarının içinde, bazense dışında tohum, polen veya biyolojik gübreleri taşıyarak ve dağıtarak doğanın dengesini kuruyorlar. Doğaya saçılan bu izlerle, canlılar aslında türler arasındaki gizli iletişim ağlarını koruyorlar.

Bedenimiz, 10.000 farklı türe evsahipliği yapıyor. Vücudumuzda 30 trilyon

hücremize karşılık, bize ait olmayan 100 trilyon mikro-organizma var. Yani aslında, vücudumuzun yaklaşık %75’i biz değiliz (Applewhite, 2014). Her insanın vücudunda taşıdığı mikroorganizmalar topluluğu trilyonlarca bakteri, tek hücreli, mantar ve virüsten oluşuyor ve “microbiota” olarak adlandırılıyor. Her insanın microbiotası ise, parmak izi gibi, birbirinden farklı. Bedenimiz, bizim tanımladığımızın çok dışında bir anlama sahip, sadece insan olmaktan daha fazlasıyız, bir bütünün parçasıyız. Dokunduğumuz her yere kendi microbiotamızın bir parçasını da bırakıyoruz aslında, görünmeyen izlerimiz bizim varlığımızı temsil edebiliyor (Resim 1).

Tasarım verisi toplamak amacıyla, kentsel alanda yaptığımız analizlere bir de biyolojik iz analizini ekleyebilir miyiz diye bir deney yapmak istedim. Kentsel

alanın biyolojik katmanı gördüğümüz ve görmediğimiz bir çeşitliliğe sahip.

Yaptığım deney, Londra’nın Camden bölgesindeki küçük bir kentsel alanda geçiyor. 9 farklı noktadaki farklı biyolojik durumları test etmek amacıyla, agar1 içeren steril petri kapları2 hazırladım. 2 adet petri kabını farklı noktalarda kapaklarını 5 dakika boyunca açık bırakıp havadaki canlılar ile etkileşmelerini beklemek üzere bıraktım. Kalan 7 kaba ise, tuğla duvar, beton duvar, ağaçlar, taşlar, çim zemin ve çiçeklerden aldığım örnekleri yerleştirdim ve 2 hafta boyunca oluşan değişimi gözlemledim (Resim 2).

Bu deney, birbirine yakın tüm bu noktaların, üzerinde farklı biyolojik katmanlar olduğunu gösteriyor. Aslında, yüzeyler ile farklı şekillerde etkileştiğimizi bilsek de, mikrobiyolojik ölçekte kentsel mekan ile etkileşimimiz farkında olmadığımız bir gerçeklik. Kentsel alanda yaşanan bu bakteriyel etkileşim, tasarıma veri olabilir. Belki de, bu görünmez izler tasarımın doğrudan konusu olabilir.

Giyilebilir Habitatlar

Tasarım ve biyolojik izler hakkında sorduğum sorular üzerine düşünmek amacıyla, insan ile yapılı çevre arasında çeşitli “biyolojik arayüzler” oluşturmak için kurgusal bir öneri ile bir deney alanı tasarlamak istiyorum.

İnsanın, doğa ile iç içe geçip, Antroposen dönemin getireceği katastrofik duruma karşı dünya ile bütünleşmeye karar verdiğini varsayalım. Bu durumda, insan bedenine düşen, bilerek ve/veya tesadüfi olarak biyolojik çeşitliliğe katkı sağlamasıdır. “Biyolojik Arayüzler” önerisinin amacı, ölçekler, bilgiler, ekolojiler, morfolojiler ve malzemeler arası geçişleri tanımlayarak biyoçeşitliliğe katkıda bulunmaktır.

Bu araştırmanın ilk ürünü, “Giyilebilir Habitatlar”, biyoteknolojik araştırmalar ve tasarım ilişkisi üzerinden insanın, beden olgusunu yeniden tanımlamasına dayanıyor. Bedenin yeniden işlevlendirilebilmesi için geliştirdiğim kavramsal yaklaşım, bu alternatif yaşamı destekleyecek geometriler üzerine yaptığım dijital morfolojik araştırmaları içeriyor (Resim 3).

Dünya’da ısı seviyeleri yükseldiğinde, türlerin de bu koşullara adapte edilmesi ve insanların hayatta kalabilmek için, oksijenlerini ve yemek kaynaklarını yanlarında taşımaları gerekebilir. Bu durumdan hareketle, mikro habitatlara evsahipliği yapan, giyilebilir bir arayüz tasarlama fikri ortaya çıktı (Resim 4).

Giyilebilir habitat sayesinde bedenlerimize, farklı türler ile etkileşen bir biyolojik katman eklenecek ve bu katmanın çevresi ile etkileşimi farklı şekillerde olacaktır. Aynı kuşlar ve böcekler gibi, insan bedeninin de polen taşıyıcısı olması, yararlı bakterilere veya farklı türlere habitat oluşturması hedeflenmektedir. Böylece insan hem üzerinde taşıdıkları ile hem de etrafa saçtığı tohumlar ile biyolojik çeşitliliğe katkı koyacak bir bedene dönüşecektir.

İklim değişikliği nedeniyle, dünyadaki ısıl denge değişecek, kuraklıklar yaşanacak ve biyolojik yaşam bu duruma adaptasyonda zorlanacaktır. Bu durumda, genetik olarak yüksek ısılara dayanıklı canlıların, incelenmesi önem taşımaktadır. Biyoteknoloji ve gen transferi sayesinde, farklı canlıların bu ekstrem koşullara adaptasyonunu sağlayabilir miyiz?

Sicilya’nın kuzeyinde, Tiren denizinde bulunan Aeolian Adaları’ndan biri

olan Vulcano Adası, birkaç volkanik merkeze sahip bir adadır. Aşırı sıcak koşullara sahip olduğundan, buradaki volkanik sedimanlar bilimsel çalışmalara konu olmuştur. Adada, 1888-1890 yıllarında patlamış olan aktif bir volkan bulunmaktadır (Cortese, Frazzetta ve La Volpe, 1986). Ekstremofiller (olağanüstü çevre koşullarında yaşayabilen organizmalar) ile ilgili yaptığım bir araştırma sırasında, Vulcano Adası’nda, yüksek sıcaklıklar altında yaşayabilen bir canlı organizmanın varolduğunu gördüm. “Pyrococcus Furiosus” adı verilen ve hipertermofilik (aşırı sıcak çevrelerde yaşayabilen) olan canlı, 70-103 °C arasında büyüyebiliyor, anaerobik bir canlı olduğundan oksijensiz ortama adapte olabiliyor ve biyoteknolojik araştırmalarda kullanılıyor (Fiala ve Stetter, 1986). North Catolina State Üniversitesi, Bitki Biyolojisi ve Mikrobiyoloji bölümünden bir grup araştırmacı, bu bakterinin genlerini genetik olarak modifiye edip, bitkiler üzerinde deneyler yapmaya başladı (Im vd.,

2009). Hatta NASA ile birlikte yaptıkları araştırmada, Mars koşullarına adapte edilmek istenen bu bitkilerin olağanüstü çevre koşullarında büyüyebilmesi hedeflenmekte (Miller, 2005). Tüm bu çalışmalar, yakın geleceğin problemlerine yönelik tasarım çözümleri üretmemize katkı sağlayabilir. Bitkilerin adaptasyonu, tasarımcı için bir veri olabilir.

Bu fikrin tasarıma dönüşmesinde belirleyici olan faktörlerden biri de, büyümeye uygun geometrilerin üretilmesidir. Bu anlamda, mikro ölçekteki geometrik potansiyel ve ihtimalleri kendine merkez alan, bilgisayar destekli çalışmalar yaptım. Bu çalışmaların temelinde, canlıların yaşam alanlarının geometrik koşullarını anlayabilmek için, doğadaki formlara ait üç boyutlu prensiplerin analizi, anlaşılması, karakterize edilmesi, üretilmesi ve dönüştürülmesi amacı yatmaktaydı.

Mimarlığın statik yaklaşımına karşılık, doğanın kuvvetleri sayesinde, doğadaki formlar sürekli değişmektedir. 1918

yılında, İskoç zoolog D’Arcy Wentworth Thompson, formu kuvvetlerin diyagramı olarak tanımlar (Thomson, 1917). Doğada, formun bir anlamı vardır ve bilgi geometrinin içinde bulunmaktadır. Bu teoriden yola çıkarak yaptığım çalışmalarda, doğada bulunan farklı morfolojik oluşumların simülasyonlarını, hücre bölünmesi ve büyüme prensiplerini analiz ederek ve kullanarak gerçekleştirmeye odaklandım. Doğal kuvvetler ve hücrelerin bölünerek çoğalmasını dijital araçlar kullanarak temsil etme üzerinde durdum. Bu süreç, yüzey büyümesi prensiplerine dayalı çeşitli kontrollü form katalogları üretebilmemi sağladı (Resim 5).

Bu araştırma ve üretme denemeleri, canlılar ve morfolojilerin, tasarlanmış habitatlar ile aralarındaki geometrik ilişkiyi anlamaya çalışmakta. Bu noktada belirtmekte fayda var; bu morfoloji çalışmaları, doğayı taklit eden formları üretme metodu olmaktan öte, canlıların yaşamlarını sürdürmeleri için daha uygun geometrileri keşfetmeye yönelik form deneyleridir. Örneğin üzerinde biyolojik bir katman oluşturulmak istenen bir duvara ait geometri çalışmalarında, formlar, biyolojik örüntüler oluşturmayı amaçlamıştır (Resim 6). Üçüncü boyutta yaratılmaya çalışılan yaşam alanları, yüzeyde güneş, gölge ve nem faktörlerine göre şekillendirilmiştir.

Üç boyutlu giyilebilen bir tasarım da, biyolojik bir katman yaratabilmek için, aynı şekilde, güneş, gölge ve nem gibi faktörlerden etkilenmelidir. Bu nedenle canlıların kendi mikro ekosistemlerini geliştirebilecekleri mikro formlar yaratılmış ve üretken formlar ile desteklenmiştir (Resim 7-11).

“Biyolojik Arayüzler” çalışmasının ilk düşüncesi olan “Giyilebilir Habitatlar”, kentsel alan, gündelik tasarımlar ve mimarlık çalışmalarına dönüşmeyi hedefleyen bir deney. İnsanlar ve ekolojiler arasında varolan ve olmayan sınırları sorgulamaya yönelik bu çalışma kapsamında, aslında insanın kalıcılık ve iz bırakma arzusunun doğa ile bütünleşik bir hale dönüşüp dönüşmeyeceği de sorgulanıyor.

1 İnsan derisi “microbiota”sı (Wikimedia Commons). 2 Kamusal alanın biyolojik analizi, Petri kapları içinde örnekler (©İdil Yücel İnal. İdil Yücel İnal, “Speculations of Biophilic Interphases”, Yüksek Lisans Tezi, University College London Bartlett School of Architecture, Londra, 2017). 3-4 “Giyilebilir Habitatlar” (©İdil Yücel İnal). 5 Form ve büyüme üzerine dijital deneyler (©İdil Yücel İnal). 6 Yüzey büyümesi üzerine dijital deneyler (©İdil Yücel İnal).

7-8 “Giyilebilir Habitatlar”, Formal büyüme diyagramı (©İdil Yücel İnal). 9-10 “Giyilebilir Habitatlar”, Üç boyutlu maketler (©İdil Yücel İnal). 11 “Giyilebilir Habitatlar”, Mikro yaşam strüktürü (©İdil Yücel İnal).

Boss, “Expression of Pyrococcus furiosus Superoxide Reductase in Arabidopsis Enhances Heat Tolerance”, Plant Physiology, 151/2, 2009, s. 893-904 K. Miller, “Prozac for Plants”, Science Mission Directorate [science.nasa.gov], 2005: [https://science. nasa.gov/science-news/science-at-nasa/2005/05aug_ nostress] Son erişim: 9 Ekim 2016. J.-.L. Savard, P. Clergeau, G. Mennechez, “Biodiversity concepts and urban ecosystems”, Landscape and Urban Planning, 48/3-4, 2000, s. 131-142. D. Thompson, On Growth and Form, Cambridge University Press, Cambridge, 1917 “Trace”, Cambridge Dictionary, 2017: [http://dictionary. cambridge.org/dictionary/english/trace] Son erişim: 8 Temmuz 2017.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.