Haydi oğlum kemik!

Tavla eğlencelik mi, yoksa spor mu? Bu sorunun yanıtı biraz sizin bu oyunla kurduğunuz ilişkiye bağlı. Atlas, kıraathanelerden komşuluk hatırına, on yıllara uzayan esnaf rekabetinden uluslararası şampiyonalara tavlanın dünyasına giriyor. İki kemik zarın t

Atlas - - Içindekiler - YAZI: SERKAN SEYMEN / FOTOĞRAF: ŞAHAN NUHOĞLU

Tavla eğlencelik mi, yoksa spor mu? Bu sorunun yanıtı biraz sizin bu oyunla kurduğunuz ilişkiye bağlı.

Hahvehanenin kapısından gireni görünce yaşını başını almış amcamız yüzünde çocuksu bir gülümsemeyle karşıladı kendisini. “Ooo, buyursunlar Marsilya Valisi! Çay mı, oralet mi? Ya da maden suyu? Hazmı kolaylaştırır!” Bu cümleleri peş peşe sıraladı, ama her cümlesinin arasında kapıdan girenin bir şey söylemesine fırsat tanımak için bir iki saniyelik boşluklar bırakmayı da ihmal etmedi. Ancak, “Marsilya Valisi” oralı değilmiş gibi davrandı. Niye Marsilya Valisi? Sorulması tuhaf bir soruymuş meğer; laf ağızdan çıkar çıkmaz hayret dolu, “sen nerede büyüdün acaba” tarzı bakışlardan bunu anlamak mümkün. Elbette, herkes bilir kime Marsilya Valisi dendiğini? Durum gayet net: Yıllardır, belki de 50 seneden fazladır süren ezeli rekabette dün yapılan son karşılaşmanın sonucuna işaret ediliyor. Netice; iki ters, bir düz bile değil. Üç ters... Altı-sıfır... Üç el üst üste mars yani!

Dünkü maçın galibi, “mazbatasını dün hazırlayıp takdim ettim kendisine, öylecene oturttum yeni makamına” şeklinde işi uzatmaya meyilli olduğunu belli edince “Vali Bey” alçak bir ses tonuyla ve kelimeleri ağzının içinde yuvarlayarak bir şeyler söylendi. Tam anlaşılmasa da zarlardan bahsettiği seçilebildi. Yeni tartışma konusunun fitili de ateşlendi böylece: Tavlada her şey zara, dolayısıyla şansa mı bağlı?

Zarı, yani şansı inkâr eden çıkmasa da “her şey tamamen zarların kaç geldiğine bağlıdır” diyen de olmadı. Zarın önemine dair farklı oranlar verildi peş peşe. Tavlanın sadece yüzde 10’u ustalıktır iddiasıyla zarların etkisini yüzde 90 gibi yüksek bir orana taşıyanlar çıktıysa da ortalamanın yüzde 50-50 dengesinde durduğu söylenebilir. Ortamda “bilmişlik” yapmak lüzumsuz bir davranış olduğundan bahsetmeye gerek yoktu, ancak burada belirtmek gerekirse bu konuda profesyonel turnuvalara katılan oyuncuların değerlendirmesi biraz farklı. Onlara göre bir tavla müsabakasında şansın önemi yüzde 30 iken, oyun bilgisinin önemi de yine yüzde 30. Yüzde 10 da tecrübeye, ustalığa veriliyor. Geriye kalan yüzde 30’a gelince; o da o günkü moral ve konsantrasyonunuz, o anki psikolojik durumunuzla ilgili.

AKIL MI ŞANS MI?

Konu aslında tahmin edilebileceğinden daha eski ve bir o kadar da derin. Mesela bundan tam 735 sene önce, 1283 yılında Kastilya-Galiçya ve León Kralı X. Alfonso Satranç, Zar Oyunları ve

Tavla Kitabı’nın yazılmasını istemiş. Nam-ı diğer Akıllı Alfonso, lakabının hakkını vererek tavla üzerinden hür irade-kader karşıtlığına, felsefi ve teolojik varoluş tartışmalarına girişmiş. Kral X. Alfonso’nun naklettiğine göre; zamanın birinde bir hükümdar sarayındaki üç bilgini karşısına dizip bazı sorular yöneltmiş: “Dünyayı ne yönetir? Akıl mı? İnsanın hür iradesi her şeyi belirler mi? Yoksa

ona hükmeden kader gibi bazı başka ilahi güçler mi vardır? Ya da her şey sadece şansla, tesadüfle açıklanabilir mi?”

Bilginlerden ilkinin cevabı; aklın hâkimiyetinden yanaymış. Ve şansın hiçbir hükmünün olmadığı satranç oyununu bu duruma örnek olarak vermiş. İkinci bilgin her şeyi tamamen şansa bağlamış. İddiasını kanıtlamak için de mebzul miktardaki zar oyunlarından dem vurma yoluna gitmiş. Üçüncü bilgine gelince... O, ilk ikisinin aksine akıl ve hür irade ile şans ve kader arasında denge kurulabileceğinden söz açmış. Şans ve kader çok önemli olsa da insan aklının karşılaştığı durumun analizini doğru bir şekilde yaparak önündeki sorunu çözebileceğini aktarmış. Buna göre de bilgelik; akıl ve şansın bileşkesinden ortaya çıkabilirmiş. Ve elbette örnek olarak gösterdiği oyun da tavlaymış.

Şimdi durduk yere tavlada bilgelik aramak, alt tarafı eğlenceli bir oyundan yola çıkarak felsefi tartışmalar ve varoluşa dair çıkarımlar yapmak fazla abartılı gelebilir. Ama insanlık öyle yapmış, insan aklı binlerce yıl böyle çalışmış, yapacak bir şey yok. Anadolu Ajansı’nın 27 Haziran 2017 tarihli ve Denizli mahreçli haberine göz atalım mı? Ajans haberine göre, Denizli’nin Buldan ilçesinde sürmekte olan Tripolis antik kenti arkeolojik kazılarında 2

bin yıl öncesinde Romalılara ait “Ludus Duodecim Scriptorum” oyununa ait kalıntılara ulaşılmış. Latince söylenince kulağa çok yabancı gelse de “Ludus Duodecim Scriptorum” denilen oyun şimdi bildiğimiz şeklini henüz tam olarak almamış olsa da tavlanın ta kendisi… Ve o eski devirlerden itibaren insanlar tavlaya baktıklarında kainata dair birtakım mesajlar ve semboller görmeyi ihmal etmemişler. Nasıl mı?

Bir zamanlar Arap, Acem ve Bizans topraklarında bilginler, yazarlar ve kâhinler tavla tahtasına baktıklarında çok başka anlamlar buluyorlardı. Astronominin astrolojiyle iç içe geçerek yüksel- diği o devirlerde tavla tahtasının her iki yanında bulunan 12 hane ayları ve dolayısıyla bir yılı simgeliyordu. Bir de 12 burcu… Toplamda var olan 24 haneyse bir tam günü. Pulların siyah ve beyaz olmasıysa geceyle gündüzü, karanlıkla aydınlığı çağrıştırıyordu. Ve o iki zar: Biri kötü, diğeri iyi şansın simgesi. Zarların karşılıklı yüzlerindeki sayıların toplamının yedi olmasına gelince. O da öncelikle haftanın yedi gününü simgeliyor olsa da esasen aynı sistemde yer aldığımız yedi gezegeni işaret ediyordu. Antik Yunan’da Tanrıça Artemis heykellerinde dikkat çekici bir ayrıntı gizli. Tanrıça’nın etekliği, bugün tavla tahtasının zemininde

kullanılan desenle bezeli. Üstelik öncesi var. Artemis bu deseni Hititlerin İyi Talih ve Şans Tanrısı Runda’dan kopyalamış. Efes’te rahipler yere çizilmiş o bugünün tavla deseni üzerinde, erkek geyiğin aşık kemiklerini atarak geleceği gördüklerini iddia edip kehanetlerde bulunurlarmış. Yani “o çok eski devirlerde dünya tavla tahtasının üzerinde dönüyor, zaman tavlayla akıyordu” dense yeridir.

Bir zamanlar Osmanlı toplumunda da tavla gündelik hayatın başköşesine kurulmuş, durağan zamanın akışını hızlandırmaya yarayan bir oyun olmuştu. 1500’lerin ortalarından itibaren kahvenin yaygınlaşması, kahvehane kültürünü yarattığında Osmanlılar, daha doğrusu Osmanlı erkekleri kahve fincanları, nargile marpuçları, ya da tütün çubukları ellerinde oturmuş sohbet ederlerken tavla zarlarının ve pullarının şakırtısı onlara eşlik ederdi. Kahvehanelerin sivil birer toplanma merkezi olması, sohbetlerin efsaneler, masallar, havadan sudan konulardan çıkıp siyasi eleştiri kapsamındaki başlıklara uzanması üzerine Sultan IV. Murat’ın o meşhur kahvehane yasakları geldi. 1630’dan itibaren kahvehaneler bir nevi yeraltına indiler. Dolayısıyla tavla da… Yasağın kalkması II. Mahmut’un iktidarını, 1808’lerin sonrasını bulacaktı. 1900’lere gelindiğinde batılı gezgin, diplomat ve tüccarların anlattıklarına bakılırsa kahvehaneler altın çağını yaşarken tavla yine başköşeye kurulmuştu. Ve yine bir tarafta masallar, efsaneler, meseller anlatılırken, diğer yanda tavla zarları siyasi tartışmalar eşliğinde atılıyordu. Orhan Koloğlu 2017 tarihli “İstanbullu - Şehroğ

lanı ile Şehrkızı” kitabında 16’ncı yüzyıl sonlarında Mustafa Âli tarafından kaleme alınmış Mevaidün

Nefais fi Kavaid-il Mecalis (Toplantı Kurallarında Vaad Edilmiş Nefis Şeyler) adlı eserde Kostantiniyye ve tüm Osmanlı ülkesindeki sayısız kahvehanelerin akıllı ve akılsız kişilerin toplantı yerleri olduğunu belirttiğini aktarıyor. Mustafa Âli kahvehanelerde toplananları şöyle sınıflandırıyormuş: “Dervişler ve irfanlı kişiler sohbet için; garipler, fa-

20’nci yüzyılın başında batılı gezgin ve tüccarların anlattıklarına bakılırsa, İstanbul’da kahvehaneler altın çağını yaşarken tavla yine başköşedeydi.

kirler parasızlıktan; şehir oğlanı ve akılsızlar dedikodu yapmak için; Hak ehli kimseler sadece kahve içme ve Şazili mezhebi sohbeti için; derbederler sadece satranç ile tavla oynayıp akça kapmak için...” toplanırlarmış.

DÜŞEŞLERİN EFENDİSİ

İçinde olduğumuz kıraathane ortamında mesele bu kadar dallandırılıp budaklandırılmıyordu takdir edersiniz. Tercih edilen tanımlamalar daha ziyade şu minvaldeydi: Eğlence, kafa dağıtma, yorgunluk atma… Tabii, işin içine zar girince konuyu kumar bağlamında ele almak da epey yaygın bizim buralarda. Buna şiddetle itiraz ediliyor. Parasına tavla oynayanı hiç görmedikleri konusunda herkes hemfikir. “Ama belki küçük iddialaşmalar olabilir, hani mütevazı bir yemeğine, ya da takım elbisesine gibi…” Lakabının “Düşeşlerin Efendisi” olduğu söylenen birisi ekliyor bunu. O unvan nasıl mı kazanılmış? Elbette, herhangi bir oyunda peş peşe düşeş atmayı her zaman beceriyor olması sayesinde.

“Pulsuz Tavla” adıyla 1976 yılında bir roman kaleme alacak kadar tavla düşkünü Mehmed Kemal’in aktardığına göre Sait Faik de tam böyle bah-

sedildiği gibi iddialaşarak tavla oynayanlardanmış.

Taksim Meydanı’nda 40’lı yıllarda hizmet veren Meserret Kahvesi’nde oynarlarken Sait Faik, iki zardaki bir rakamlarını yüz yüze getirip zarı öyle atarmış. Amaç zar tutmak ve düşeş getirmek. Gelmeyince de, Mehmed Kemal’in dediğine göre küfürün ve sonu sinirli bir hareketle tavlayı kapatıp oyunu bozmaya kadar varacak olan mızıkçılığın bini bin paraymış.

Tavla, Türkçe edebiyatın 50’li yıllar kuşağında önemli bir yer tutmuş her zaman. Misal, Orhan Kemal “nasıl yazıyorsunuz?” sorusuna “gezerken, konuşurken ve tavla oynarken aklıma geliyor” cevabını veriyordu. “İnsanlara daha yakın olmamı sağlıyor” diye vaktini kahvehanelerde, özellikle de Nuruosmaniye’deki İkbal Kahvesi’nde geçiren Orhan Kemal’in burada Edip Cansever’le yaptığı tavla karşılaşmaları, aralarındaki inanılmaz sözlü çekişme sebebiyle büyük bir seyirci kitlesine de hitap ediyordu.

Düşeşlerin Efendisi haklı olabilir. Tavla doğrudan parasına olmasına da başka iddialaşmalar için oynanabilir. Mesela çok bilinmiyor olsa da Türkiye popüler müzik tarihi Orhan Gencebay’ı bir solist olarak tanıma şansına tavla sayesinde erişmiş. 1969 yılında Moda Plak’ın sahibi Mahmut Tezcan o sıralarda plaklarda şarkıcılara refakat eden, besteler yapan ama solist olarak ön plana çıkmayı düşünmeyip müzik endüstrisinin mutfağında yer almayı tercih eden Orhan Gencebay’a plak yaptırmak ister. Israrları sonuç vermeyince son çare olarak tavla oynamayı önerir. Kazanırsa, o plak yapılacaktır. Tezcan kazanır, Gencebay sözünü tutar ve 1969 yılında “Başa

Gelen Çekilirmiş” 45’liği listeleri alt üst eder. Peki, Düşeşlerin Efendisi’nin, eğer çaktırmadan zar tutma hususunda özel bir yeteneği yoksa, peş peşe düşeş atmasıyla meşhur bir insan olmasının bilimsel bir açıklaması yapılabilir mi? Matematik ne diyor bu konuda? İşin hesaplama kısmını detaylı yapmayıp, direkt sonuçlara geçelim: Tavlada herhangi bir zar kombinasyonunu atma ihtimaliniz 18’de bir. Ancak çift atmaktan söz ediyorsak olasılığınız 36’da bir düşüyor. Dolayısıyla Düşeşlerin Efendisi’nin elindeki zarları sallayıp her attığında düşeş yani 6-6 gelme olasılığı da bu. Ancak bizimkisi o unvanı peş peşe düşeş atması sebebiyle aldığından bize bir hesap daha gerekiyor. Düşeşlerin Efendisi’nin mesela peş peşe üç kez düşeş atma ihtimali matematiksel ola-

Sait Faik iki zardaki bir rakamlarını yüz yüze getirip zarı öyle atarmış, düşeş gelmezse küfredip tavlayı kapatmaya varıncaya kadar siniri tutarmış.

rak kaçtır? Tam tamına 46 bin 656’da bir! Galiba şans, kader, kısmet, talih, ya da baht gibi sözcükleri de bu noktada gündeme katmak kaçınılmaz. İtiraf etmek gerek, “haydi yavrum kemik” nidası bu noktada bir parça anlam kazanmıyor da değil!

ZARIN KEMİĞİ

Tavla oynarken zarlardan “kemik” diye bahsetmek âdetten olsa da bugün kemik zarlarla oynayanı bulmak da epey zor. Ancak bu, geleneksel kemik zar artık hiç kullanılmıyor, dolayısıyla da üretilmiyor demek değil. Plastik tavla zarının çiftini herhangi bir kırtasiyeden üç ile beş lira arasında edinmek mümkün. Kemik zarlara gelince… Çiftinin fiyatı ortalama 100 lira civarında. Çünkü, bugün en çok Gaziantep’te üretilen kemik zarların işçiliği epey zahmetli. Bir kemik zar ustası tüm gün çalıştığında en fazla üç tane zar üretebiliyor. Koyun, ya da dana kemiğinden ma- mul, bir kenarı sekiz milimetre olan standart tek bir tavla zarını pürüzsüz bir şekilde ortaya çıkarıp oyuklarını açmak ve sonra onları kök boyayla boyamak bir zar ustasının nereden bakarsanız bakın üç saatini alıyor.

Bir çift kemik zarınız varsa muhtemelen tavla takımınız da pek öyle ucuzundan olamaz. Bugün piyasada her keseye uygun tavla takımı bulmak mümkün. Fiyatlar 25 liraya kadar iniyor. Ve diğer uçta, öyle özel tasarım tavla takımları var ki, yedi-sekiz bin lira yazılı etiketlerle alıcılarını bekliyorlar. Kahvedekilere sorarsanız, öyle pahalı bir tavla takımıyla oynamak zevkli olmayabilirmiş. Sebep mi? Takım o kadar pahalı olunca insanın zarar vermekten korkup çok yavaş, sakin ve nazik oynaması ihtimali! “Tavla pulunu havaya kaldırıp kuvvetlice vurmadan rakibin pulu üzerine kapı almazsan ben ne anladım o oyundan” havasındalar hepsi.

Gerisi, avcı hikâyelerini hatırlatan eski unutulmaz oyunlar. Dört-sıfır mağlup durumdayken beş-dört kazanılanlar gibi mesela… Yer ve tarih verilerek aktarılıyor. Bu kadar tavla konuşan insanların elbette gece rüyalarında da pulları, zarları görmeleri normaldir. O sebeple, bir gün önce aldığı mağlubiyetin etkisinden kurtulamadığı için, iki gecedir uykusunda aynı oyunu tekrar tekrar baştan oynadığını söyleyenlere şaşırmamak gerek. Ama öte yandan bu, yani tavlada oynanmış bir elin aynı sırayla aynı şekilde gelen zarlarla tekrarlanması, tam da sadece hayallerde olabilecek bir şey. Çünkü oyun boyunca ortalama elli kez zar atıldığını ve hiç çift gelmediğini varsaysak, 18’in 50’inci kuvvetini hesaplamamız gerekir ki, bu da bizi katrilyonlar denizine sokar. Aynı suda iki kere yıkanılamaması gibi, aynı oyunun bir kez daha yaşanması da pek mümkün görünmüyor. Ama elbette rüyalar da olasılık hesaplarıyla hiç ilgilenmiyor.

Rüya demişken… Rüya tabirleri kitaplarına inanırsak şayet, bir insanın uykusunda tavla pulu görmesi, ticaret hayatında güçleneceğine, gelirinin artacağına, işlerinin büyüyeceğine işaretmiş. Tavlaya bu kadar düşkün esnaf ve zanaatkâr topluluğunun arada işlerinden güçlerinden bahsederkenki hallerini göz önüne alırsak, en klişe rüya tabirinin en doğrusu olduğuna hükmedebiliriz: Rüyalar tersine çıkar…

İstanbul’da esnaf muhabbetinin uzun yıllara yayılan, belki babadan oğula geçen, semtin futbol takımlarının rekabetiyle yoğrulan tavla maçları... Kasabın berberi, manavın elektrikçiyi hangi sene önce iki ters bir düzle yendiğinin ballandıra ballandıra anlatıldığı, hatırası hiç unutulmayan müsabakalar… Bakırköy’de esnaf böyle günlerden birinde.

İyi bir tavla oyununun tahtası, pulu, zarı çok önemli. En önemlisi ise zar… Zar, “kemik” olacak bir defa. Tavla oynarken zarlardan kemik diye bahsetmek âdetten olsa da bugün kemik zarlarla oynayanı bulmak epey zor (üstte). Roma kültüründe bugünkü tavlanın atası sayılan Ludus Duodecim Scriptorum, yani “12 Çizgili Oyun” adı verilen bir oyun vardı. Efes’te bulunan on iki çizgili oyun (altta). Orijinali İspanya’da El Escorial Kütüphanesi’nde bulunan, 1283’te Kastilya-Galiçya ve León Kralı X. Alfonso için kaleme alınan Satranç, ZAR OYUNLARı VE TAVLA KITABı’ndan bir varak: Yedi yüzlü üç zarla oynanan bir tavla oyunu (karşı sayfada).

16’ncı yüzyıl sonu 17’nci yüzyıl başında İstanbul’da bir kahvehaneyi ve tavla oynayanları gösteren minyatür.

İyi bir tavla gül ağacı, meşe veya gürgenden yapılıyor. Pullar ise genellikle şimşirden, ama eskiden köşklerde, saraylarda fildişinden yapılma pullar daha revaçtaymış. Tahtasının göbeğinde Osmanlı dönemi hilal işlemelerine yer verilen özel koleksiyondan bir tavla.

El emeği göz nuru bir işçilik gerektiriyor tavla yapımı (karşı sayfada). 60 yaşındaki Kadir Maçe senelerin tavla ustası. İstanbul Bayrampaşa’da bulunan Saray Tavla’da üretilen tavlaları gözden geçiriyor (solda).

Çay ve tavla, kahvehanelerin muhteşem ikilisi. Semtin esnafı arasındaki efsanevi tavla oyunlarında sadece oynayanların değil, masanın etrafını çevreleyen izleyicilerin içtiği çayların parası da bu rekabetin parçası.

Kuzey Kıbrıs’ta Beşparmak Dağları’nın eteğinde tavla oynayarak vakit geçiren iki arkadaş (üstte). Simit ve kaşar peyniri tavlaya ara vermeden iyi gelir (altta).

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.