Mimarlık

Betonart - - auguste perret - Auguste Perret

Auguste Perret | Fénelon şöyle demiş: “Bir yapının salt bezemeye (süse) adanmış hiçbir bölümü kabul görmemelidir. Bunun yerine, doğru oranlar amaçlanarak yapıyı ayakta tutmaya yarayan tüm öğeler bezemeye (süse) dönüştürülmelidir.” Rémy de Gourmont, Problème du Style (Üslup Sorunu) kitabında, bu cümleyi işaret eder ve ekler: “Fénelon bize otuz kelimeyle tüm mimarlık (teorisini) ve hatta tüm sanat teorisini özetlemiştir.”

Mimar nedir? Mimar, yapı diliyle konuşan ve düşünen bir şairdir. Demek istediğim şu ki, inşa mimarın ana dili gibi olmalıdır.

Yapılar inşa etmek! Sanatın tüm ifadeleri içinde fiziki şartlara en fazla boyun eğmek zorunda kalandır. Fakat bu şartlar iki türlüdür: Bazıları doğal ve kalıcı, bazıları ise geçici ve insanlara tabidir.

Stabilite kanunları, malzemelerin doğası, havadaki değişimler (güneş, yağmur, rüzgar, toz, ısı değişimleri), optik yanılsamalar, bazı hatların evrensel ve ebedi anlatımları kalıcı şartlardır.

Yapının amacı, işlevi, kullanımı, yönetmelikler ve moda ise geçici şartlardır.

Yapı, insana özgü ve geçici şartlardan ziyade doğal ve kalıcı şartlara maruz kaldıkça daha az yaşlanır. Mimar Ginain'e, kendisine Galliera Müzesi'ni yapması teklif edildiğinde “Nihayet hiçbir işe yaramayan bir bina inşa edebileceğim!” dedirten de tam olarak budur: Geçici şartlardan kurtularak sadece doğal ve kalıcı şartlara boyun eğmenin sevinç çığlığı.

Ginain ya da Fénelon gibi mi düşünmemiz gerekir? Bu iki tip koşuldan hangisi ağır basmalıdır? Bu; stil, teknik, malzeme ve hatta muhakeme ilişkilerini tehlikeye atan eski ve önemli bir sorundur. “Düşünce, ifade için malzemeye ihtiyaç duyar” der Gide. Ben bu soruna, soyut spekülasyonlara girmeden, somut ve kişisel birtakım deneyimlerim aracılığıyla cevap vermeye çalışacağım.

Mimarlık, biraz önce söylediğimiz gibi, bir dildir. Yapım sistemleri aracılığıyla mimarlar kalıcı olanlar kadar geçici şartları da şimdiye kadar hep yerine getirmişlerdir. Nasıl dil bilgisi ve kafiye kuralları şaire ilham veriyorsa, bu şartları ve sistemleri derinlemesine anlamak ve öğrenmek de mimarın hayal gücünü besler.

Fakat çoğunlukla ve çok uzun süre boyunca mimarlar halk tarafından anlaşılmayan ve ilgi çekici olmayan ölü bir dili konuştular ve konuşmaya devam ediyorlar. Özellikle Rönesans döneminden beri mimarlar, teknik icatlar tükenme noktasında olduğundan inşadan ziyade forma, dekora ve ürüne yöneldiler. Bunun yanında mimarlık, ekollerin tekeline girdi. Bu ekoller mimarlığı bazı anlaşılmaz formüllerin içine hapsetti. Örneğin bir iç kapının üzerine çatının sembolü olan alınlığı koymak neden?... Ve bunun gibi daha birçok örnek sayabiliriz. Ama artık bilim yeni yapım teknikleri ve malzemeler sunmakta ve bu şekilde yeni, yaşayan bir dil ortaya çıkmakta. Halk bu dille ilgileniyor ve ona itibar ediyor ki halkın ilgisi olmadan tesiri olan bir iş yapmak mümkün değildir.

Biliyoruz ki ilk inşa sistemi kolon-kiriş olmuştur. Önceleri, iki kayanın ya da iki başka kütüğün üzerine yatırılmış bir kütük şeklindeyken daha sonra iki taş kolonun üzerine yatırılmış bir ahşap kiriş şekline gelmiş ve nihayet mermer ya da taş kolonların üzerinde uzanan mermer veya taş kiriş ya da döşeme hâlini almıştır.

Antik tapınakların inşa sistemi budur ki bugün hâlâ Mısır, Yunanistan, İtalya ve Fransa gibi Akdeniz ülkelerinde iyi korunmuş örneklerini bulmak mümkündür.

Bu örneklerin en mükemmel ve ünlü olanı Atina Parthenonu'dur. Mimara dayatılan geçici ve kalıcı tüm koşullara en tam, incelikli ve mükemmel cevapların verildiği yapıdır bu. Bu örnekte, yapının dini kullanım amacı nedeniyle birinci ve ikinci tip şartlar neredeyse birbirine karışmıştır. Ve doğal ve kalıcı koşullara tam olarak itaat edilmiştir: stabilite, kötü hava şartlarına karşı koruma, yapıya biçimini ve güzelliğini veren optik düzeltme. Evet, bu mükemmel yapı, parlak bir zeka, sofistike bir vizyon ve duru bir sağduyu ile tüm kalıcı koşulları gözlemlemiş, meydana çıkarmış ve karşılamıştır.

Böylece antik mimaride kolon-kiriş sistemi doğdu ve dönemin mimarları bu sistemden mümkün olan her şekilde yararlandılar.

Sonra, bir icat her şeyi değiştirdi: tonoz. Bizans tarafından mükemmel hâle getirilen ve Ayasofya'da tüm özellikleri sergilenen tonoz sistemi mimarlığı kökten biçimde etkiledi.

Gotik mimari ve dünyayı eserleriyle dolduran doğu mimarisi buradan türedi. Doğuda, tüm büyük camiler Ayasofya'nın kız kardeşleridir: Tümü aynı teknik ile inşa edilmiştir. Batıda ise önce Roma mimarisi sonrasında gotik mimari Avrupa'yı tonozun icadından türemiş yapılar ile doldurdu. Fakat başta taş olmak üzere başka malzemeler kullandılar.

Fransızlar ise bu yapıları; yüklerin yayılmasını önlemek, yapıları hafifletmek, kuzey iklimi için gerekli büyük cam cepheleri oluşturmak ve büyülü vitraylar yaratabilmek için kaburgalı tonoz ve uçan payanda ile mükemmelleştirdi.

Saint-Denis ve Chartres bu mimarinin en güzel örneklerindendir. İç mekân resimlerinden ve kulesinin modern külahından arındırılmış olsa Sainte Chapelle de Paris de belki bu dönemin Parthenon'u sayılabilir.

Tüm bu yapılar ülkemizin doğal ve kalıcı şartlarına, iklimine ve yerel malzemelerine uygun olarak inşa edilmiştir.

Bu inşa sistemi 18. yüzyıl sonuna kadar hüküm sürmüştür. Ve nasıl 15. yüzyıl sonunda mümkün olan tüm kombinasyonlar kullanıldıysa, hayal gücü yoksunluğundan ve biraz da yenilik için, antikiteye geri dönüldü: Rönesans dediğimiz dönem buna tekabül eder. Bu retrospektif hareket bir “yeniden doğuş” olmaktan ziya-

de bir gerilemedir. Çekinmeden şunu söyleyebiliriz: 13. yüzyılın sonundan beri yetenekli insanlar bazı başyapıtlar inşa etmiştir (Val-de-Grace, Invalides Kubbesi, Versailles Sarayı). Fakat bu yapıtlar, Parthenon, Ayasofya ve Chartres örneklerindeki gibi strüktürleri ile öne çıkan yapılar değil büyük sanatçıların elinden çıkma, muhteşem dekorlardır.

Versailles Sarayı kötü inşa edilmiştir; cam galeriyi örten tonoz, kötü bir çatı iskeletinin üzerine ince bir sıva kalıntısı ile oluşturulmuştur. Zaman bu sarayın üzerinde hakimiyetini kurduğunda, geriye kalacak olan bir harabe değil, tarifsiz bir moloz yığını olacaktır! Mimarlık bu değildir; mimarlık güzel harabeler oluşturabilen yapılardır.

Ancak demir üretiminde ortaya çıkan gelişmeler sayesinde inşa şekillerinde, dolayısıyla mimaride derin bir değişime şahit olabildik.

Demir, ilk defa Fransız Tiyatrosu'nun (1783) inşasında mimar Louis tarafından önemli mik-

tarda kullanıldı ve Louis bunu öyle büyük bir hünerle gerçekleştirdi ki o zamandan beri bu kadar gözü pek bir çalışma yapılmadı diyebiliriz. 1900'deki yangından sonra inşa edilen ve bugünkü tiyatroyu kaplayan çatı mimar Louis'nin kullandığından belki yüz defa daha ağır bir demir hacmi içeriyor.

Demir konstrüksiyon daha sonra bize birçok eser verdi: Ulusal Kütüphane'nin (Bibliothèque Nationale) büyük okuma salonu –ki rakipsiz bir şaheserdir-, les Halles Centrales (merkez hali), Endüstri Sarayı ve daha güncel eserler olan ve 1889 Dünya Fuarı için yapılan le Palais des Machine, le Palais des Arts Libéraux, le Palais des Beaux-Arts. Fakat demir güvenilmez bir malzemedir: Mütemadi ve pahalı bir bakım gerektirir. Eğer insanlar dünyadan ansızın silinseydi, brüt demir ya da çelik yapılar da onların yolundan gitmekte gecikmezdi. Aslında, bakımlarında meydana gelebilecek bir ihmalkârlık bile yok olmalarına yol açabilir. Bundan dolayı kalıcı bir eser yaratmak isteyen biri için bu yapım şekli iticidir.

Brüt demirin zafer kazandığı 1889 fuarından sonra, 1900 fuarında tamamen başka bir eğilim baş gösterdi. Neredeyse tüm demir karkaslar kaplanmış ve demir saraylara taş bina havası verilmişti! Fakat, o günden itibaren yeni, güçlü ve kalıcı bir inşa şekli mimarların hizmetine sunuldu: Size donatılı çimentodan elde edilen betondan bahsetmek istiyorum.

Fransa'da 1849 yılında icat edilen betonarme daha 1900'lü yıllara gelmeden kendini kanıtlamıştı. Hesaplama yöntemleri daha o dönemde bile oldukça ilerlemiş durumdaydı. 1876'da Les de Mazas, sonrasında ise Tedesco, Lefort, Harel de la Noë, Rabut, Considere, Ménager, 20 Ekim 1906 tarihli bakanlık sirkülerine de giren hesaplama metotları geliştirdiler. Bugün hâlâ betonarme konstrüksiyonların yönetmeliğini düzenleyen sirkülerin bu tarihli sayısıyla birlikte bu inşa şekli hem Fransa'da hem de diğer ülkelerde büyük bir sıçrayış yaşadı.

Beton; çakıl ve kumun kireç ya da çimento gibi bir bağlayıcıyla birleşmesi suretiyle oluşan bir karışımdır. Antikiteden beri kullanılan bir inşa şeklidir bu. O zaman kullanılan bağlayıcı, puzolan eklenmiş kireçten başka bir şey olmasa da bugün bile ayakta duran yapılar inşa edilmesini sağlamıştır.

Fakat bağlayıcıların geliştirilmesi modern zamanlara dayanır. Çimento, 1820'de Grenoble'lu bir Fransız olan Vicat tarafından kille birlikte kireci yakmak suretiyle icat edilmiştir.

Çimento, alümin ve kireçten oluşan bir çifte silikattir. Çimento olmadan betonarmeden söz etmek mümkün değildir çünkü sadece çimento betonu çelik çubuklar ile güçlendirilebilir ve bu önemli modern icadın alâmeti farikası da buradadır.

Metalle biraraya gelmeden sadece basınç dayanımı olan beton, içine demir veya çelik eklenmesi ile bükülmeye karşı da dayanımlı hâle geldi. Yani salt betondan sadece taşıyıcı kolonlar yapılabilirken betonarme ile kolonlar arasındaki mekânları boydan boya geçen kirişler oluşturmak mümkündür: Kısaca çelik betonu lifli hâle getirir.

İçindeki demirli silikat oluşumuyla çimentonun demiri eşsiz koruma kapasitesi, demir çubuğun sıkışmasını sağlayan çimento rötresi ve demir ve betonun dilatasyon katsayılarının mutlak belirliliği sayesinde betonarmenin varlığı mümkün olmuştur. Bu malzeme ile ilgili ilk teşebbüsler ancak çimentonun icadından sonra gerçekleşmiştir ve ilk bröveler Fransız Joseph Monier tarafından ancak 1865'te alınabilmiştir. Bu icat neredeyse 1900'e kadar tavsanmıştır.

Fakat bugün betonarme tüm dünyada hüküm sürmektedir. Yakın zamanda birkaç kazaya şahit olduğumuz doğrudur çünkü bugün herkes yapı inşa edebileceğine inanıyor, bu işten anlamayanlar dahil. Fakat dikkatinizi çekerim ki bu kazalar sadece inşa sırasında gerçekleşmektedir; bugüne kadar, tamamlanmış hiçbir betonarme binanın yıkıldığını görmedik.

Betonarme, kalıplar aracılığıyla imâl edilir. Bugüne kadar bu kalıplar ahşaptan yapılır. İşte bu kalıbın içine önceden hazırlanmış çelik donatı yerleştirilir ve sonrasında beton bu kalıba dökülür.

Burada kritik bir süreç vardır: betonun akıcı kıvamdan katı hâle geçtiği zaman. Birkaç gün devam eden bu süreçte, eğer kalıplar yeterince sağlam ve destekli değilse kazalar meydana gelebilir. İşin tamamı sona erdiğinde, yapının farklı öğeleri bir bütün hâline gelirler. Donatılar birbirlerinin içine öyle bir şekilde geçerler ki neredeyse sürekli hâle gelirler ve sistemin bütünü bir monolit oluşturur. Betonarmeye ahşap işçiliği havası veren ve onu antik mimariye benzeten şey ahşap kalıp kullanımıdır çünkü antik mimari ahşap yapıları taklit ediyordu ve betonarme inşasında da ahşaptan yararlanılır. Bu benzerlik ahşabın empoze ettiği ve tekrarlanan düz çizgilerden gelir. Pek tabii eğrisel kalıplar da kullanılabilir fakat bu tip kalıplar pahalıdır ve stili belirleyen malzemenin en ekonomik kullanımı değil midir?

Betoname konstrüksiyonlar o kadar sağlamdır ki neredeyse hiçbir zaman taşıyıcı duvar kullanılmaz. Birkaç kolon yapıyı taşımaya yeter ve bu kolonlar arasındaki boşluklar envai çeşit malzeme ile doldurulabilir.

Betonarmenin ilk dönemleri oldukça zorlu olmuştur. Yapı ustalarının deneyimsizliğinden kaynaklanan hatalar malzemeyi şüpheli kılmıştır. Bize uzun süre boyunca 1900 fuarında yıkılan köprü örneği ile karşı çıkılmıştır. Bu yaya köprüsü (Paris'teki) Suffren Bulvarı'nı karşıdan karşıya geçmekteydi ve taşıyıcı iskeleler yaya sirkülasyonuna engel oluyordu. Caddeyi yeniden kullanılır hâle getirmek için acele eden ustaların iskeleleri gereğinden erken sökmesiyle köprü yıkıldı ve birçok insanın ölümüne sebep oldu. Bu kazanın yankılarının sönmesi senelere mâl oldu.

1903'te, sadece 30 sene önce Franklin Sokağı'ndaki evimizi inşa ettik. Bu, brüt betonarme duvarları olan yani karkasını bugün yaptığımız gibi ortaya koyan ilk konuttur. O zamanlar demirlerin muhafazası için kaplamanın gerekli olduğunu düşünüyorduk. Bu nedenle onları, o zamanlar doğru malzeme olarak addettiğimiz kumtaşı ile giydirdik. Binanın iskeletini vurgulayabilmek adına dolgu duvarları ve kolonları gerektirdikleri farklı şekillerde özenle kapladık.

Sonrasında 1906'da Ponthieu Garajı'nı inşa ettik. Bakanlık Sirküleri daha yeni yayınlanmaya başlamıştı ve bu cesaretlendiriciydi. Fakat arabaları ve vinçleri taşımaya muktedir bir betonarme sistemi kabul ettirmemiz yine de pek kolay olmadı.

Ardından 1911'de başlayıp 1913'te biten Champs Élysées Tiyatrosu'nu inşa ettik. Sonraki sene ise savaşın başlamasıyla betonarme, konumunu kesinleştirdi.

Peki, bu yeni inşa sistemiyle donanmış mimar, bugün nasıl hareket etmelidir?

Bu sisteme ve karşılamakla yükümlü olduğu kalıcı koşullara mükemmel biçimde hakim olan, geçici koşulları yani programı, kullanım amacını, fonksiyonu derinlemesine anlamış olan mimar, bilimle içgüdünün belirleyemeyeceğim oranlarda harmanlandığı bir kimya aracılığıyla, talep edilen tüm kriterleri karşılayan bir mekân, bir boşluk yaratmalıdır.

Eşsiz ve tipik bir yaratım.

Eğer iyi adapte edilmişse, bu mekân, daha ilk bakışta ne işe yaradığını anlatmalıdır: karakter denilmesi gereken şey budur. Eğer bu karakter asgari malzeme kullanımı ile elde edilmişse, yapının bir stili olacaktır. Racine'in dediği gibi, stil, mümkün olan en az sözcükle ifade edilmiş düşüncedir.

Bu mekânın iyi tasarlanmış olduğunu şuradan anlarız: Yapısını bozmadan ondan bir öğe çıkarmak ya da ona bir öğe eklemek mümkün değildir.

Karakter ve stil, bir sanat eseri için elzem iki niteliktir fakat gerekli olmaları, yeterli olduklarını da gösterir mi? Diyebiliriz ki “Acaba hâlâ bezeme gerekli mi?” Bu, mimari güzelliğin ana öğesini ortaya koymamızı sağlayacak, hassas ve güncel bir sorudur.

Bu soru, yalınlığı etkilenen güncel birçok yapım nedeniyle ortaya çıkmıştır. Elbette ki bugünün kuvvetli inşa teknikleri birtakım cüretleri mümkün kılıyor fakat sadece yeni için yeni arayışı bazı yaratıcıların çok ileri gitmesine neden oldu.

Yapılarımıza, onlardan haksız yere aldıklarımızı geri verelim, taşıyıcı kısımlarını öne çıkaralım, bu taşıyıcıların dolgu bölümlerini fark edelim ve yapılarımızı kötü hava koşullarına dayanmalarını sağlayacak öğelerle donatalım: Kornişler, saçak silmeleri, söve pervazları; tozlu sağanak yağmurlar altında bile cephenin sanatçının arzu ettiği gibi kalmasını sağlar ve problem çözülür.

Pek tabii mimar eserindeki güzellik öğelerini ortaya koyabilmek; bu öğeleri şakıtmak için onları ayırt etmeyi bilmelidir. Mimarı mühendisten ayıran özellik budur. Mesela Eiffel Kulesi örneği. Önceden herkes onu korkunç buluyordu. Şimdi ise ondan bir mimari şaheser olarak bahsediliyor. Hâlbuki aslen, ne yerin dibine batırılmayı ne de göklere çıkarılmayı hak ediyor. Bu kulenin tüm stabilitesi hiperbol formundaki dört ayağındadır. Bununla birlikte eserin yaratıcısı, dekorasyon için, yapıyı parçalara ayıran kemerli balkonlarla çevrelemiştir, hâlbuki yapı monolit şeklindedir; dört ayağın arasına konstrüksiyon ile alakası olmayan dört pahalı kemer yerleştirmiştir. Hayır, yapılması gereken hiç de bu değildi! Güzel, gerçeğin ihtişamıdır ve burada gerçek, kulenin dengesini sağlayan formudur. Yani bu formun ortaya çıkarılması, ışıldaması gerekirdi. Uygun bir silme ve belki de renk ya da altın kaplama ile bu hiperbollerin en alttan en tepeye bir defada fışkırmasını sağlamak gerekirdi. Bu sayede Eiffel hiperbolü icat etmiş kişi olarak anılırdı, tıpkı ilk defa bir yapıyı küresel bir tonozla kapatanın kubbeyi icat etmiş olması gibi.

Şimdi de Orly Hangarı örneğini ele alalım. Amaçları ve konumları gereği bu yapılarda sanat yapılmaya çalışılmamıştır. Parabol şeklindeki kemeri berbat edilmemiştir; bu yapıların amacı daha ilk bakışta anlaşılır. Karakterleri vardır. Çok sıkı tasarruflarla inşa edilen bu yapıların stili de vardır fakat acaba bu yapılara mimari diyebilir miyiz? Hayır, daha değil! Bu yapılar büyük bir mühendisin eserleridir, bir mimarın değil.

Bu hangarlara çok uzaktan bakıldığında insan bu yarı gömülü iki boru nedir diye sormadan edemiyor. Aynı mesafeden Chartres Katedrali'ne baktığımızda ise bu büyük eser nedir diye soruyoruz. Bununla birlikte, Orly Hangarları'nın sadece bir tanesine Reims, Paris ve Chartres gibi beş katedral kolayca sığdırılabilir. Orly Hangarları'nda eksik olan ve onları mimari eserler olmaktan alıkoyan öğeler ölçek, oran ve ahenktir - bir anlamda insanlık.

Ahenk, Yunanlıların kalıcı şartlara sağladığı mükemmel uyumla elde ettikleri şeydir: stabilite, iklim şartları, optik şartlar vs.; ölçek ise insanın kendisidir!

Bazı mimarlar çeşitli oran sistemlerinden yararlanmışlardır (bu şekilde, yapıların oranlarını belirlemeye yarayan geometrik çizimler ve biçimler oluşturulur): Mısırlılarda bu kullanım çok barizdir, Yunanda çok daha az, Gotiklerde ise hiç yoktur.

Şair ve matematikçi Edgar Poe'nun oranlar üzerinde söylediklerini seve seve uygulayacağım: “Matematik, sanatçının Sanat'ından çekip çıkardığı duygularınkinden daha mutlak kanıtlar sunmaz.”

Eğer betonarme bir yapı söz konusu ise, mimar tarafından kurgulanan mekân, betonarme destekler kullanarak inşa edilecektir. Yani döşeme ve kirişleri taşıyan ve aralarında büyük mesafeler olan kolonlardan oluşacaktır. İşte bu sistemin tamamına karkas denir ve hayvanlar için iskelet sistemi ne ise, yapı ve mekân için karkas odur. Nasıl ki ritmik, dengeli ve simetrik bir iskelet çeşitli şekillerde yerleştirilmiş muhtelif organları içeriyor ve taşıyorsa bir yapının karkası da kurgulu, ritmik, dengeli ve hatta simetrik olmalı ve türlü organları; kullanım amacının ve fonksiyonun gerektirdiği görevleri ihtiva etmelidir.

Mimarlığın özü budur. Eğer strüktür meydanda olmaya lâyık değilse mimar görevini yerine getirmemiş demektir.

İç mekânda ya da dışarıda, bir kolonu ya da taşıyıcı bir bölümü gizlemek, mimarlığın en asil, en meşru öğesinden, en güzel bezemesinden mahrum kalmaktır.

Mimarlık, taşıyıcıyı şakıtmaktır.

Bir dikmeyi, kolonu ya da taşıyıcıyı gizlemek hatadır, sahte bir kolon yapmak ise suçtur.

Karkas, kullanım amaçlarına cevap verecek şekilde seçilmiş dolgularla tamamlanmalıdır.

Dış mekân için bu dolgular su geçirmez ve yalıtkan olmalıdır. Ayrıca boyut seçiminde dilatasyon ve rötre gibi ısı farkına dayanan ve insan yapımı eserlerin yıkımında önemli rol oynayan öğeler dikkate alınmalıdır. Dilatasyon ve rötre nedeniyle ortaya çıkan farkların çok sayıda derz tarafından telafi edilebilmesi için dolguların boyutları görece küçük olmalıdır. Ayrıca küçülen boyutlar yapıya bir ölçek verecekir; büyüklüğü sağlayan boyut değil sayıdır.

Kudretli makinalarla inşa edilmiş ve insandan çok makinaların evlatları olan bu yapıları yeniden insan ölçeğine getirmek için gitgide daha da gerekli olacak resim ve heykel için de hazır bir çerçeve oluşturur bu dolgulu iskeletler. Kısaca, mimar programa ve gerekliliklere, bilimin hizmetine sunduğu ve kalıcı koşullara uygun tüm malzemeleri kullanarak sadık kalmalıdır. Böylece zamana adapte olurken geçmişle de bağlantı kurar.

Mimar, yeniliğe bel bağlamamalıdır, André Gide'in dediği gibi: “Yakın zamanda en eski görünecek olan, ilk başta en modern görünendir; kendini beğenmiş gösterişler hep bir kırışıklık vaadidir.”

Bize denmesin ki artık hoşa gitmeyen yapılar yarın yıkılacaktır; bunlar enflasyon döneminin ilüzyonlarıdır. Hayır, yapı varolmaya devam etmeli ve geçmişi yaratmalıdır; geçmiş hayatı uzatır. Yaşlı ülkelerin büyüsü eski anıtlarındadır. Bir ülke ancak anıtlarıyla yaşlı olur; doğa ebediyen gençtir.

Eklemek isterim ki modern şartları ve güncel malzeme kullanımını es geçmeden, sanki her zaman var olmuş bir eser yaratabilen kişi kısaca sıradandır ve bu kişi eserinden memnuniyet duymalıdır çünkü sanatın amacı bizi şaşırtmak ya da heyecanlandırmak değildir: Şaşkınlık ve heyecan geçici şoklardır, olağan ve anekdotik duygulardır. Sanatın asıl amacı, hayranlığın ötesinde bizi diyalektik olarak çeşitli tatminlere ve nihayet salt hazza ulaştırmaktır! | 1 Rue Franklin Apartmanı, A. Perret, 1902-1903. Kaynak: L'Architecture d'Aujourd'hui, s. 19, Ekim 1932. | 2, 3, 4 Garage Ponthieu, A. ve G. Perret, 1906-7. Zemin kat planı, iç mekândan görünüş ve sokaktan görünüş. Kaynak: "Garages d'Automobiles", L'Architecte, S. 3, s. 29-32, 1908. | 5 Orly Hangarları, Eugène Freyssinet, 1921-1923. Kaynak: La Construction Moderne, S. 7, s. 78, 1923.

3

5

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.