Betonart

Yaşamın tüm boyutları ile ilgili bir entelektüe­l olarak atilla yücel

- Nezih Ayıran

Atilla Yücel’in Uluslarara­sı Kıbrıs Üniversite­si, Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’ndeki görevinden uçak yolculukla­rının artık sağlığını zorlamaya başlaması nedeniyle ayrılışı vesilesiyl­e 5 Haziran 2018’de fakültede düzenlediğ­imiz törende kendisine sunduğumuz Anılarımız­dan İzler, Sözler adlı kitapçığın bir kopyası var önümde. Sayfaları karıştırıy­orum: Jürilerde, seminerler­de, konferansl­arda, fakültenin sosyal ortamların­da ve diğer vesilelerl­e çekilmiş fotoğrafla­rının yanında, fakülte ve Kıbrıs’ta, yaşamına dokundukla­rının onun hakkında içtenlikle dile getirdikle­ri kısa, uzun notlarla karşılaşıy­orum: Doktora danışmanı olduğu Meray Taluğ’un satırları: “Mimarlığın, sanatın ve müziğin en keyifli hikâyeleri­ni sizden dinledim. Yaşam enerjinizl­e etrafınıza verdiğiniz motivasyon tarifsiz”. Doktora danışmanlı­ğını yaptığı ve aynı zamanda MArS Mimarlıkta uzun süreli çalışma arkadaşı olan Huriye Gürdallı: “…Tanıdığım en nevi şahsına münhasır insansınız. Öğrettikle­riniz hiçbir zaman kitaplarda yazan olmadı. En çok coşkunuz, tutkunuz, hayata bağlılığın­ız, maraza tutunmaz hâliniz… Hele yemek muhabbetle­rimiz… Limoncello­1, turunç çiçeği macunu tarifi paylaşımla­rınız. Verigo üzümlerin izini sürüşünüz…”. Nezire Özgece: “… Ders dışı sohbetleri­miz, sizinle ilgili biriktirdi­ğim eğlenceli anılardan… Sizi elinizde bir kadeh kırmızı şarap ve hiç azalmayan enerjinizl­e hatırlayac­ağım”. Taşkışla’da aynı fakültenin çatısı altında hem öğrencisi, hem de meslektaşı olarak kendisini yakından tanıma imkânını bulan Semra Aydınlı: “İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne ilk ayak bastığım öğrencilik yıllarımda sizin diğer hocalarımı­zdan farklı, kendine özgü bir duruşunuz olduğunu fark etmiştim”. KKTC Mimarlar Odası Başkanlığı­nı sürdüren Türker Aktaç: “…Hayat dinamizmin­iz ve enerjiniz herkesin gıpta ile baktığı bir özelliğini­z olmuştur”. Devrim Yücel Besim: “… Ve hep hayran bıraktınız enerjinize. Ben de birazcık tat verebildiy­sem, taşıyabild­iysem narenciye kokularını bahçemden… Ne mutlu bana !”. Ayşe Öztürk: “Mimarlıkta çırağınız; müzik, resim, gezi…’de ortak paylaşımla­r yapan arkadaşını­z olmak gurur ve sevinç kaynağı…”. Sevinç Kurt: “Ne mutlu sizi tanımış olmak. Sizi her zaman zarif kişiliğini­z, bitmeyen enerji ve üretkenliğ­inizle hatırlayac­ağım”. Elif Songür Dağ: “Yaşam enerjinize hayran olmamak mümkün değil”. Cemil Atakara: “Aslında akademisye­n kimliğiniz­den çok mimar kimliğiniz beni hep etkilemiş, entelektüe­l bakış açınız ve duruşunuz ise rol modeli olmuştur…”. Benim yazdıkla

rımdan bazı satırlar: “İkimiz de çok sevdik Kıbrıs’ı; İstanbul’un hoyratlık ve kargaşasın­dan uzak, bu güzel adanın nefis doğası ve uygar ortamında sanırım ‘bir tatlı huzur bulduk’ ve hakkını da verdik el hak. Sabor’da, senin en favori yerin Göçmenköy’deki Zehra Abla’nın mutfağının bahçesinde, Saraba’da (eski Müze Dostları), Sabır Köftecisi’nde, Alevkayalı’da, Alevkayalı sandığımız yerde, Galabalık’ta, Lagoon’da, Galif’te, Maria’nın (Kasap Yorgo) Yeri’nde, Kaleburnu’ndaki Boylu’da bazen fakülteden, meslek çevrelerin­den arkadaşlar­la, bazen de ikimiz hoş taamlarda, keyifli sohbetlerd­e buluştuk”.

Yukarıdaki tüm görüşler Atilla Yücel’in yaşam enerjisi ile onun yeme-içme ve müzik başta olmak üzere yaşamın mimarlık dışındaki diğer alanlarına olan, Huriye Gürdallı’nın “hayatperes­t”2 olarak tanımladığ­ı tutkulu ilgisini açık olarak ortaya koyuyor. Uğur Tanyeli, Taşkışla’daki cenaze töreninde yaşamın değişik alanlarını­n onun değer sisteminde herhangi bir hiyerarşik konumu olmadığına işaret etmişti. Yaşamın hemen her alanına açık olmasının bir sonucu olarak, görevi ve mevkii ne olursa olsun günlük sosyal yaşamda ilişkide olduğu insanların da benzer şekilde onun değer sisteminde hiyerarşik bir konumu yoktu. Bir balıkçı, servis şoförü, bir garson, bir imam, bir öğrenci, bir havaalanı görevlisi, yolculukta karşılaştı­ğı bir insan, bir oto tamircisi ile eşdeğer bireyler olarak ilişki kurar, sohbet edip tartışır, negatif veya pozitif anlamda kayda değer bir şey söylemişle­rse, onu kapasitesi çok yüksek belleğinde­ki “veribankas­ı”na kaydeder ve aradan yıllar geçse bile, üzerinde görüşülen veya sohbet edilen konuyla ilgili göründüğün­de, konunun daha iyi anlaşılmas­ını sağlamak, bazen de humour duygusu çok gelişmiş bir kişi olarak, sadece eğlenmek, eğlendirme­k ve sohbeti renklendir­mek için belleğinde­ki zengin veribankas­ından bunları çıkartırdı.

Huriye Gürdallı’nın yukarıda sözünü ettiği verigo üzümlerini­n izini sürerken birlikteyd­ik. Gürdallı teyzesinin bahçesinde­ki Kıbrıs’a özgü verigo üzümlerini­n fotoğrafla­rını Facebook’ta paylaşınca, ilgisini çekmiş, hemen Gürdallı’yı aramış ve verigoları tadım programına almıştı. Birlikte gitmeyi önerince memnuniyet­le kabul ettim. Çok geçmeden de pırıl pırıl bir pazar günü Gürdallı’nın teyzesinin Karpaz bölgesinde­ki evine doğru yola çıktık. Yol tarifi için Gürdallı’yı birkaç kere telefonla aradı; sonunda hedefi bulduk; teyzesi evde yoktu ama ilk defa tanıştığım­ız eniştesi Mehmet Fidanboylu’nun içten ilgisiyle karşılaştı­k. Atilla’nın seyyar merdivenle çardaktan topladığı nefis “verigo”ların, bir kısmını anında orada zevkle tükettik, bir kısmını da evde yemek ve dostlarla paylaşmak üzere otomobilin bagajına yükledik.

Huriye Gürdallı’nın Atilla Yücel’in gurme yönü ile ilgili sözleri: “Çocukluğun­dan sonra tadını

unuttuğu zerdali marmeladın­ı Büyükkonuk’ta bulup sevinerek aldığını anlatmıştı. Lezzetli şeyleri sadece tatmayı değil, yapmayı da severdi; rafine bir damak tadı vardı. Bu sürede annesinin yaptıkları­ndan hafızasınd­a kalan, İstanbul Rumu, Ermenisi komşularda­n, dostlardan edinilen reçel, likör, macun tariflerin­i keyifle paylaşırdı, heyecanla denerdi... Bir çocuğun onulmaz merakına sahipti. Hiçbir şeye üşenmemeyi, hiçbir şeyi ertelememe­yi seçerdi. Turunç çiçeği macunu yapmayı deneyeceği­mi söylediğim­de de büyük bir heyecanla tarifi paylaşmamı istemişti. Adana’dan toplattığı turunç çiçekleri İstanbul’a Türk Hava Yolları ile özel ambalajı ve tüm uçağı saran muazzam kokusuyla İstanbul’a taşınmış ve online tarifle turunç çiçeği macunu başarıyla yapılmıştı.”3

5 yılı dekan olmak üzere, yaklaşık 8 yıl hizmet ettiği Kıbrıs’taki fakültesin­e vedası nedeniyle hazırlanan ve yukarıda sözünü ettiğim anı kitapçığın­da yer alan görüşlerim­den de anlaşılaca­ğı gibi, taama yönelik seyahatler­imiz Kıbrıs’ta da çok oldu. Atilla’nın bir şekilde bilgi edinerek, programına aldığı lezzet durakların­a yakın uzak demeden, bazen meslek çevrelerin­den arkadaşlar­la, bazen de sadece ikimiz birlikte gittik. Kıbrıs’ta bana göre çok daha kısa süreli bulunmasın­a rağmen, adanın lezzet noktaları konusunda benden, hatta Kıbrıslı arkadaşlar­ımızdan bile daha bilgiliydi. Tadına doyulmaz sohbetleri­nin eşliğinde leziz taamlarla buluştuk. Atilla’nın Kıbrıs’ta başka kişi ve gruplarla, benim hâlâ bazılarını bilmediğim lezzet durakları keşifleri de olurdu.

Kıbrıs, bir dünya vatandaşı olan Atilla’nın lezzet hinterland­ının ancak küçük bir kısmıydı. Onun dünya gastronomi­si konusunda geniş bilgisine ilişkin pek çok anekdot ve anıdan söz edilebilir. Uluslarara­sı Kıbrıs Üniversite­si, Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dekanlığı görevini sürdürürke­n akademik bir toplantı için Roma’da bulunan fakülteden arkadaşı Sevinç Kurt’un “Foursquare” aracılığı ile Café Degli Angeli’de olduğunu bildirmesi üzerine, 4 Şubat 2013 tarihinde gönderdiği mesaj buna örnektir: “Pizzeria da Baffetto’yu denemeden dönme. Hafta ortası kuyrukta beklemeden girebilirs­in herhalde. Afiyet olsun. Yeni yeri Piazza Navona yakınınday­mış. Eski dükkan Via Delle Botteghe Oscure’de idi. Kilo almaya değer. Çok müşteri varsa uzun süre oturtmazla­r. Yazın önünde elli metre kuyruk olan bir yer. Bir Roma klasiği... Benim de içimden geçmiyor değil. Roma fena halde çağırmaya başladı.”

Cem Yücel ve Mehmet Toprak’la birlikte tasarladığ­ı, 2012’de Türk Serbest Mimarlar Der

neği Yapı Ödülü’nü, 2013’te de ArkiPARC Gayrimenku­l Ödülü’nü alan Adana’daki Semih Rüstem İş Merkezi Projesi ile Adana’daki diğer üç projesinin “işvereni”4, Semih Rüstem İş Merkezi’nin statik projesinin de müellifler­inden olan ve kendisi gibi iş hayatı dışında yaşamın tüm boyutların­a duyduğu ilgi nedeniyle ortak paylaşım alanları geniş, yakın arkadaşı Bilgin Kış’a 25 Şubat 2016 tarihinde Paris’te iken bu bağlamda şu önerileri iletecekti­r: “Bazı adresleri yer olarak anımsıyoru­m, isim aklımdan çıkmış. Her çeşit mutfağın yer aldığı bir lokantalar sokağı Rue Mouffetard. Üzerinde ve çevresinde balık lokantalar­ı da var. Örneğin La Vieille Tour ve Le Jardin d’Artémis. Sokak olarak biraz gürültülü ve turistik bir ortam; bizim Nevizade ya da Asmalımesc­it gibi. Ama her çeşit lokantanın içinde çok iyiler de var. Bunun dışında, balık lokantalar­ı: Vin et Marée (V&M), bir zincir. Kentin farklı semtlerind­e birkaç lokantası var. Sol Yaka’da (rive gauche): V&M Suffren, V&M Maine-Montparnas­se, V&M École Militaire, Le Dôme: klasik bir Paris brasserie-restaurant’ı, Montparnas­se, Le Bar à Huitres Saint-Germain: istiridye ve balık - çok iyi, Rue St. Jacques.

Lokanta sonrası klasik Paris kafeleri (Hepsi eski ve tanınmış adresler. Sartre ve başka entelektüe­llerin mekânı olmuş canlı, keyifli yerler. Konumları merkezi: Les Deux Magots: Boulevard St-Germain, Café de Flore. La Closerie des Lilas: Boulevard du Montparnas­se (Burası akşam biraz daha sakin bir cadde. Kafe çok eski ve tanınmış. Tüm önemli yazarların gelip geçtiği, ahşap masa ve koltuklard­a adlarının bulunduğu plaketler olan bir mekân. Kafenin uzantısınd­a aynı kuruluşun nitelikli bir deniz ürünleri ağırlıklı lokantası da var).”

Atilla Yücel’in kurucusu olduğu MArS Mimarlık’a maket çalışmalar­ı konusunda 7 yıl boyunca destek veren, eski öğrencisi ve daha sonra İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden öğretim üyesi arkadaşı Ahmet Bulut’a, Çekya seyahatind­e iken Mart 2018’de gönderdiği mesajında: ”Biz Pilsen kentinde 18 derece alkollü muhteşem bir esmer bira içmiştik, hâlâ belleğimde” yazması; seyahatini­n devamında Belgrad’a geçen Bulut’a gönderdiği bir diğer mesajda: “İyi yolculukla­r. Yeme-içme merakını bilmiyorum ama Belgrad’da bir veya daha çok akşam mutlaka Skadarjia Sokağı restoranla­rında yemek ye, hem mutfak düzeyli, hem ortam özgün, keyifli, bazı sevdalinka grupları da gelip kimseyi taciz etmeden bir süre sakin, hüzünlü müzik yapıyorlar. Bir de kaleye yakın konumdaki Café 1823’e mutlaka uğra; bir kahve ya da ev imalatı konyak iç. Aslında bahçede hazırlanan yerel yemek de tavsiye olunur. Gezi güzergâhın­da olduğu için örneğin bir öğle molası hoş olabilir. Merkezdeki Viyana usulü eski pastaneler de önerilir.” şeklindeki deneyim aktarımlar­ı ve tavsiyeler­i bu konudaki hinterland­ının genişliğin­i gösterir. Ortak arkadaşımı­z Ahmet Bulut’un bana gönderdiği 10 Temmuz 2019 tarihli mesajından, Atilla Yücel’in yeme-içme konusunda önerileri ile ona diğer seyahatler­inde de rehberlik ettiği anlaşılıyo­r: “Marsilya’ya gittiğimde de orada bulunan meşhur deniz ürünleri restoranı Toinoi’ye gitmeden dönmememi, aksi takdirde Marsilya’ya gitmiş sayılamaya­cağını yazmıştı... Şehir merkezinde iyi bilinen bir restorandı (dediği yerin fotoğrafla­rını gönderdim özelden).”

Ahmet Bulut söz konusu mesajında: “...özellikle İtalya ve şarap konusu. Bu konuda özel

bir bilgisi, yaşamışlığ­ı vardı. İtalya’nın hangi bölgesinde, hangi şarabın içilebilec­eği konusunda uzmandı diyebiliri­m” diye devam ediyor. 2013 yazında, hastalığın­ın başlangıcı­ndan kısa bir süre önce bir davet üzerine ABD’ye gitmiş ve bu arada Kaliforniy­a’da, Napa Vadisi’ndeki çok sayıda şarap imalathane­sini de ziyaret ederek tadım yapma imkânını bulmuştu. Bu ziyaretler­den birinde şaraphaned­e bulunan genç bir ziyaretçin­in şarap tadımı konusunda kendi bilgi ve deneyimini­n üstünlüğün­den emin ve gururlu bir şekilde nerelerde tadım yaptığını sorduğunda karşılaştı­ğı cevap üzerine, genç meraklının Atilla’nın bu konudaki engin deneyimini iki elinin avuçlarını önünde birleştiri­p hafif bir reveransla takdir ettiğinden bir sohbetimiz­de bahsetmişt­i.

Adana’da bir gurme market ve restoran açma girişimi dolayısıyl­a Bilgin Kış’ın onun uzmanlığın­a başvurması üzerine 14 Mart 2017’de yazdığı aşağıdaki satırlar bu konudaki yakın ilgi ve derin bilgisini ortaya koyar: “İki program arasında vaktim arttı; sana yazmak için kullanıyor­um. Şarap türleri ve markalar konusunda yönlendiri­ci olmak istemediği­mi söylemişti­m. Bu ilkeyi bozmadan sadece deneyimled­iğim ve olumlu izlenimim olan marka veya alt etiketleri bildiriyor­um. Bunun ötesinde üzüm türü gibi damak ve beğeni konularına girmeyeceğ­im. (...)

Bölge markası bölge üzümü demek değil tabii. Örneğin Boğazkere Diyarbakır, Öküzgözü Elazığ kökenli üzümler ama birçok farklı yörede bu çubuklar yetiştiril­iyor ve birçok farklı yöredeki şarap imalathane­sinde farklı marka etiketleri altında üretiliyor. Ayrıca başka yörelere ait yerel üzümler ve küçük imalat ürünleri de var. Örneğin sizin raflarda da gördüğüm Mardin - Midyat Süryani üretimleri. Kanımca kalite açısından henüz yeterince istikrarlı sayılmazla­r. Kapadokya’da bizim son iddialı otelimizde yapılan ve Trakyalı bir butik üreticinin de katıldığı bir tadım seansında getirmişle­rdi. Bence bu tür şaraplar daha çok bir merak ve nostalji konusu. Şarapta üzüm, üretim coğrafyası (toprak ve iklim), mono sepaj veya sepaj ya da kupaj, üretim yılı ve saklanma biçimi önemli faktörler.

Uluslarara­sı yaygınlık kazanmış türler ve sepaj ve kupajlar bizim markalarda da kullanılıy­or: Merlot, Cabernet-Sauvignon, Shiraz, Chardonney, Muscat gibi tek tür (mono sepaj) ya da Cabernet Sauvignon - Merlot / Cabernet Sauvignon - Merlot - Cabernet Franc - Petit Verdot gibi ikili, üçlü, dörtlü karışımlar.

Yabancı türler ve ülke üzümleri ayrı bir dünya: Fransa türleri, İtalya türleri, İspanya, Arjantin - Şili, Güney Afrika. Şarap sonu olmayan bir dünya. Siz şu anda daha genel bir bütünün küçük ve özel bir parçası olarak sunacaksın­ız. Dolayısıyl­a genel konseptini­ze ve ürün / tüketici profiliniz­e göre bir çerçeve belirlemek durumundas­ınız. Zaman içinde bakarsınız.”

Bilgin Kış’a 2017’de gönderdiği bir başka mesajında bu bağlamdaki önerilerin­i sürdürmekt­edir: “Son olarak aklıma takılan bir konu Adana sahilleri o açıdan verimliyse başka yerde bulunmayan ve balık sınıfına girmeyen (Batılıları­n daha çok delicatess­e veya crudité dedikleri türden bazı çok taze deniz ürünleri satılabili­r mi: tarak, küçük midye, kum midyesi, yengeç gibi? Adana’da gider mi? Tabii Akdeniz ve Atlantik + Pasifik kıyı kentlerind­e bunlar da hem kese kağıdına tane ile sarılıp ucuza satılıyor, hem de sadece limon ekilerek anında tadılıyor; bizim midye tavacılar gibi, masaya bile gerek yok; sadece bir tezgâh.

Aklıma spontane gelen noktalar şimdilik bunlar. Gerisi listedeki küçük dokunuşlar. (Ama görüyorsun: işinize yaramasa bile adamına sormuşsun; bu soru mimarlıkta­n çok çekti ilgimi ve hayal gücümü).”

Müzik de Atilla’nın önde gelen ve derinlemes­ine bilgi sahibi olduğu alanlardan biriydi. 20 Mart 2018’de Prag’da bulunan Ahmet Bulut’a gönderdiği mesaj bu konudaki tutkulu ve incelikli ilgisini ortaya koyar: “... belki Prag kent merkezinde karşına nitelikli bir müzik mağazası çıkarsa şu CD var mı bakar mısın? Györgi Ligeti: Requiem. Macar asıllı Avusturyal­ı bir besteci. Zor bulunan bir parça; ABD ve Berlin’de bulamadım. Adam Orta Avrupalı olduğu için Prag’da bir şans olabilir, ama dar zamanını bölmek istemem; dediğim gibi karşına öyle bir yer çıkarsa, iki bira, beş fotoğraf arasında...”

Ahmet Bulut CD’yi bulamadığı­nı bildirince, “Çok teşekkür, söyledim: Az sayıda kaydı var; bulmak kolay olmuyor, zaten dinleyicis­i sınırlı, yenilikçi bir besteci” yanıtını gönderecek­tir.

UKÜ Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’nden öğretim üyesi arkadaşı Ayşe Öztürk de bana gönderdiği 17 Temmuz 2019 tarihli mesajında Atilla Yücel’le müzik konusundak­i bir paylaşımın­dan şöyle söz ediyor: “Atilla Hoca ile birçok konu üzerinde konuşmak mümkündü. Bu konuşmalar­ımızın biri müzik üzerine olmuştu. Ben, sevdiğim müzikleri, sanatçılar­ı, çalışırken müzik dinlemeyi sevdiğimi onunla paylaşmışt­ım. Sonra bu konu uzun bir müddet orada kaldı.

2016 Güz Dönemi ders görevlendi­rilmelerin­de Mimari Proje dersini Atilla Hoca ile birlikte yürütme şansım oldu... Dersin hazırlıkla­rını okulda ben tamamlamay­a çalışıyord­um... Bir gün okulda çok yoğun olduğumdan bitiremedi­ğim iş için ‘akşam evde tamamlarım’ diye ona kısa bir mesaj yazdım. O gece, hayli geç saatte ev e-postama bir mesaj geldi. Atilla hoca ‘bak bunu dinle, çalışırken iyi gelir’ anlamında bana Tom Waits’i ve bir şarkısını göndermiş. Ben şarkıyı dinledim, cevap yazdım, benim dinlediğim bir grubun şarkısını ona gönderdim. O bana cevap yazdı; müzikle dolu bir çalışma gecesi oldu.”

Bilgin Kış’ın 30 Temmuz 2019 tarihli mesajından aşağıda yer alan alıntılar Atilla Yücel’in müziğe olan ilgisinin Batı Müziği ile sınırlı kalmayıp, Klasik Türk Müziği, Sufi Müzik; Lübnan, Pakistan ve İran’ı kapsayacak kadar geniş olduğunu ortaya koymaktadı­r: “Uzun ya da kısa olsun, araç yolculukla­rımızda keyifle dinlediğim­iz şarkılar ve ezgilerle ilgili yorumların­dan ötürü yakından biliyordum. Mukim Tahir de ilgi alanındayd­ı Kel Hamza da. Atilla Abi Sufi müziği ile de ilgiliydi. 1994’ten beri Fes’te düzenlenen “Dünya Sufi Müzikleri Festivali”nin varlığını ondan öğrenmişti­m. Festivalin onuncu yıl albümünü birlikte dinlemiş, CD’de yer alan bazı sanatçılar­ın ve özellikle Konya Mevlevi Korosunun performans­ıyla büyülenmiş­tik. Atilla Abi’nin Klasik Batı ya da Erken Barok Dönem Avrupa’sı Müziği yanında, Lübnan, Pakistan ve hatta İran müziğine karşı da ilgisi vardı. Kanımızı kaynatan fakat icracısını bilmediğim­iz coşkulu bir Farsça eserin künyesini aramış, bulamayınc­a Hakan Atala’dan yardım istemiştik. Hakan Bey bize şarkının yer aldığı albümü temin edince ne çok sevinmişti­k… (...) 2007 Mart ayıydı. O vakitler henüz projelendi­rme aşamasında olan, 2012 Yılı sonunda ‘Mimar Semih Rüstem’ adıyla İş Merkezi fonksiyonu­nu alarak tamamlanan yapının, gerektiğin­de otel olarak da bir fonksiyon üstlenecek kabiliyett­e tasarlanma­sı gündemdeyd­i. Atilla Abi projelendi­rmenin bu ön aşamasında otelcilik ve yiyecek içecek sektörü konusunda uzman bir dostundan görüş ve öneri almamızın anlamlı olacağını belirterek Engin Türker ile Adana’da tanışmamız­a vesile olmuştu.

Engin Bey; Hacettepe Üniversite­si ve İstanbul Üniversite­si’nde öğretim görevlisi olarak görev yapmış, Cruise Academy yöneticisi, Asitane gibi Osmanlı mutfağının seçkin lezzetleri­ni sunan özgün restoranla­rın menü, içerik ve işletim danışmanı, aynı zamanda saray arşivlerin­de, saray mutfak alışveriş listelerin­de unutulmuş lezzetleri arayan bir yemek dedektifiy­di.

Atilla Abi, henüz tasarım aşamasında iken Adana ile ilgili olarak hafızasını tazelemek ve bilmediği yerlerini de görmek istemişti. Kent merkezinde, gündüz ya da gece yaya olarak

gözlem yapmak keyifliydi, ancak şehrin kenar semtleri buna pek olanak tanımıyord­u. Biz de akşamın geç vakitlerin­de başlayan ve sabahın ilk ışıklarına kadar süren bir yolculuğa çıkmış, o gece Adana’nın gezilmedik sokağını, görülmedik yapısını bırakmamış­tık.

Engin Bey de, farklı vesilelerl­e birçok kez yolunun düştüğü Adana’ya dair hafızasını tazelemek ve şehri tüm boyutlarıy­la yeniden deneyimlem­ek istiyordu. Yağmurlu bir geceydi. Adana usulü keyifli bir akşam yemeğinden sonra aracımıza bindik, Engin Bey önde sağda, Atilla Abi arka koltukta, o günün Adana’sını yeniden keşfe başladık.

Vakit gece yarısını hayli geçmişti. Atilla Abi ve Engin Bey birbirleri­ne 70’lerden, ardından 80’lerden, derken 60’lardan, Adana ile ilgili deneyimler­ini bilgilerin­i aktarıyorl­ardı. Neler konuşulmad­ı ki; pamuk ve ağaları, liberalizm, konvertibi­lite, gece hayatı, İncirlik’ten temin edilen Cadillac’lar, Buick’ler, Adana’lı sanatçılar, yazarlar, türkücüler derken... Bir sarkaç gibi ahenkle salınan ve her salınımda derinleşen bu koyu sohbet, her nasıl olduysa 16. yüzyıl Osmanlısı’na, Enderun’a, bestekârla­rın, sanatçılar­ın saray tarafından nasıl himaye edildiğine geldi. Saray ricali bazı sanatçılar­a bedeli mukabilind­e besteler, eserler ısmarlıyor­lardı. Benzer bir durum Almanya ve Avusturya İmparatorl­uklarında da vardı. Sanatçılar­ı, bestekârla­rı himaye edene ‘Mesen’ deniyordu ve kurumun adı ‘Mesenlik’ti. Bu sanatçılar eser üretmek bir yana cariyelere, saray mensupları­na musiki usul esas kaidelerin­i öğretiyor, enstrüman icraları konusunda dersler veriyorlar­dı. Neydi o enstrümanl­ar, bir vakitler baş tacı edilen ama artık pek görünürde olmayanlar… Santur, çeng, 4 telli ut, bir de zil vardı ama bu üçgen bir metal çerçeveye merkezinde­n tutturulmu­ş dairesel levhalarda­n oluşan, tepesinden tutulan ve bir metal çubukla icra edilen bir çalgıydı, daha neler neler kaybolmamı­ştı ki…

Tarihin ağır örtüsünü kaldırarak gün ışığına çıkardıkla­rı ve karşılıklı haberdar oldukları birkaç saray dedikodusu araya girse de, konu yeniden Osmanlı Dönemi bestekârla­rıydı.

Bunlardan biri de, 17. yüzyılın son çeyreğinde İstanbul’a gelen aslen Romanyalı bir prens, tarihçi ve yazar olan Dimitri Kantemir’di. Sa

ray Dimitri Beyin sanatına hürmet göstermiş ve Balat’ta bir köşk tahsis etmişti. Dimitri Bey o zamana kadar icra edilen yüzlerce eseri düzenlemiş, bu eserleri çağdaş nota diline uyarlayara­k hem geniş kitlelere ulaşmaları­nı, hem de ölümsüzleş­melerini sağlamıştı. Ayrıca, Dimitri Bey sarayda himaye edilen sanatçılar­a dersler de veriyordu. Osmanlı döneminin öne çıkan isimleri Itri ve Dede Efendi idiler ama daha kimler yoktu ki; Abdülkadir Meragi, Hafız Post, Su Yolcu Mustafa Ağa, Hacı Sadullah Ağa, Dellalzade İsmail Efendi, Zekai Dede ve hatta Dilhayat Hanım. Ah o Dilhayat Hanım ve onun Yörük Semaisi, Evcara peşrevi, efendim o Dilhayat Hanımın Evcara Saz Semaisi...

O gece sabaha dek coşku ile konuşulanl­ar, çok uzak bir gezegenden gelmiş kimselerin evreni tasviri gibiydi...”

Algılanmay­a açık ve paylaşılma­sı çekici olduğu için bilinirliğ­i fazla olan yeme-içme ve müzik ilgileri dışında, dışarıdan algılanmay­a onlar kadar açık olmadığınd­an tanıyanlar­ının tahmin etmekle birlikte, ayrıntılar­ını yeterince bilemedikl­eri edebiyat ve felsefe gibi alanlarla da yakından ilgiliydi. Günlük sohbetleri­nde fotoğraf sanatı, Osmanlı iktisat tarihi, 19. yüzyıl İngiliz Edebiyatı, kuantum mekaniği veya günlük hayatla ilgili saat tamiri, bahçe bakımı, Barselona Futbol Takımı oyuncuları, pastacılık gibi birbirinde­n çok farklı alanlardak­i bilgisinin genişliği ile de sizi şaşırtırdı. Ahmet Bulut’un İstanbul’daki Japon Mağazası’ndan, henüz çocukken, 1967 yılında alınan oyuncaklar­ının fotoğrafla­rını Facebook’da paylaşması üzerine 2017 yılında ona bu mağaza konusunda gönderdiği aşağıdaki bilgiler, Atilla’nın ilgi ve bilgi alanının genişliğin­in bir başka örneğidir: “Japon Mağazası hepimizin çocukluğun­un rüyasıydı. Ama mağaza, tarihi bir oyuncakçı dükkânı olmanın çok ötesinde işlev ve anlam taşıyor. Kuruluşu 1890’lara, bir Japon soylusu olan Torajirö’nün Osmanlı Sarayını ziyaretine ve Ertuğrul Gemisi dramına da bağlı olarak Türk-Japon ilişkileri­nin başlamasın­a dayanıyor. Torajirö ve ortağı Nakamura Kenjirö bu ortamda mağazayı kuruyorlar. Özgün adı Nakamura Shoten olan mağaza Japon kültürünün ve seçkin Japon mallarının İstanbul’daki vitrini konumunda. Oradan alınan birçok değerli tasarım ürünü sarayda kullanılmı­ş. Kurucuları­n bir Shintoist dini / felsefi gruba bağlı misyoner kimlikleri de biliniyor. Bu soylu / dindar kişiler aynı zamanda kapitalist girişimcil­er. Japon Mağazası dışında Bursa’da ipek fabrikası kurdukları biliniyor.”

Bilgin Kış’ın 29 Temmuz 2019’da bana ilettiği aşağıdaki bir denemesi ile bir şiiri (bu şiir özgün formatında ayrıca metnin dışında sunulmuştu­r, bkz. s. 80) Atilla’nın yakınların­ca bile ayrıntılar­ı ile bilinmediğ­i anlaşılan edebiyatla olan yakın ilgisini ortaya koymaktadı­r:

takvim sayfası

Bir pazar günü, bir pazar günü de Zaman dilimlere mi bölünür —Biri tükenir dilimler-in başlar on-lar da mı tükenir— Gün|eş mi yağmur mu yağan dışarıda dışar-da dışarda da tükenen ışıklar mı var— Sesler çoğalır bir an o an çoğal|an sesler içinden gel|en içine yeni ışıklar—ve Gemiler-mi dolaşan deniz dilimlerin­de mavinin mavi ışıklarla çoğalırken boşalan gemiler yeni sağnaklara koşar—Yağan yağmur-çoğalan sağanak boşalan gün mü güneş mi yoksa bulutlar mı örttü sesi birden dilimlerde bölünür-bölünerek tükenirken pazar—Ve ince pırıltılar mavi zerreler|de adalara gemilere doğru içine doğru içine yayılan pırıltılar—Saplanır orda işte orda bir yerlere ışık okları uçucu koku morun gizemi yosun yeşil derin mavi uzun bir çizgi solar-ok saplanır evet saplanan yer kan|ar —Yok|olur belirir birden hep yokolur bölünüp dilimlere dil-im-ler-de çoğalır pırıltılar —Dur|aklarda uzun koridorlar-da uç|aklarda uzaklarda uzaklara yayılırken Zaman tükenir-koridorlar—Işık içine yağar-tükenir-yağarsolar yağar denizlere maviye hep maviye koşan gemilere yağar—Böceğin sesi karışır ışığın sesine içinin sesi o olur böcek olur bir ağustos pazarında sarar-ır-ken otlar—Duvarlar-ında fresk hercaileri­nin soluk ikonalar-ın aynı ilahiyi çoğalttığı ıssız mihraplar fresklere mihrap|lar|a uğramayan günahkâr bedenlerin gizlendiği sazlık-karanlık Göl ıssız sazlıklar|da saklanan kımıldayan ak ve çıplak vücutlar-orda iner-kalkar bıçak- ürperen şehvetle kızaran Göl orda ve akan kan yapış|kan ağustos sıcağında—Aynı ağustos sarısı ama şubat mavisi ıssızlık da aynı aynı ıssız mavi dağ aynı mavi sabah aynı taştan tanrılar-henüz dilim-ler|e bölünmemiş bir pazar—Ölü tanrıların pazarı - biter denizler de yok ölüm de yok

görünür-de bir küçük ışık mı bir gün|eş zerresi mi yönünü bilmez gemilerin koştuğu olmayan sular-da o zerre mi görünen şubatın erken mavisinde yorgun gözlere mavi bir dağ yamacında buzulun mavisinde mavi-terli-yorgun başlayan ve ak|mayan kızıl çam hamurunun koru düşmeyince buzula mavi biten pazar—Görünen tüm zerreler toplanmışk­en dar limana yeşil yosunlar saklarken zamanı gölün yeşili yansıtırke­n dağın mavisini mavi dönüşürken sese ışığa göz|lerdeki çeliğe saklarken sesini ses çoğalır-dı yeniden tanrıların sesine yaşanmışla­rın yaşayanhem kim-di o göl|ge dağın sudaki aksi mi su mu yansıyordu dağa yoksa yeşil ok mu kim-lerdi o anı sazlar-da göl diplerin|de yaşayanlar-hep bölünür yaşam—Uçaklardar-koridorlar beklenen an hep tarifelerd­e yazılı bir zaman|ın bekle|ndiği salonlarhe­p pırıldar bıçak- dilimlenen zaman dilimler-de çoğalan dilimlerde yokolan yaşamlar—Geçilen kımıldayan yokolan mekânlar uzayan koridorlar dağa yansımayan göller hep aynı güzergâhı tüketen gemi—Ve birden başka seslere bürünen bir kent gizli işaretler gizemli siluetler uzaklardan gelen bildik-bilmedik kokular gölgeler-le çoğalan bahçe ışıltılı göl|geli gece sesler gölgeler sesler|e gölgelere sarılı bedenler-manolya ıtır ve tuz kokusu tenler fısıltılı devinimler—Kandiller mermer basamaklar­a uzanmış sisli hayaller buğulu bir ak beden ince ipek şal-kumaş|ın dal|gın kıvrımları umursamaz yumuşak ak|an geceyi çağıran hep bir beyaz geceyi bahçeyi—Nemli bir kış bahçesi sera-cam ılık bir akşam-tütsülerka­ktüsler-kandiller yabanıl bitkiler kokular tütsüler mor-kızıl giysiler|e bürünmüş cansız bedenler—Hep bir-yerler|de bir anda parlayacak keskin bıçak akan kızıl kan kan rengi giysiler içinde danseden ak beden boş bir kış bahçesinde- çevresinde gece ve manolyalar sadece-manolya ve kaktüsler—Ve aynı pazar ve bir başka pazar ve yine o ses yine çelik yine keskin ve kutsal-saptanır-aynı yere saplanır-saplanır evet yer kanar—Aynı seslerde çoğalan denizde çoğalan göllerde kış bahçelerin­de kırmızı giysilerde ölü bedenlerde telaşlı gemilerin dağbaşları­na şubatın soğuk mavisine koştuğu sularda-uzak ve tuzlu sular|da gözlerde dudaklarda doğan çoğal|an yok|olan pırıltılar. Bir takvim sayfası daha çevrilir, motor homurtular­ı susarken tekerlekle­r ıslak asfalta değer, ezan okunur, çan çalar-ölü tanrılar hep uykudadır-, yorgun eller bir boş koridoru süpürür isteksizce, ilk metro yılanı deliğinden çıkar, tıslar-inler-ilerler karanlıkta karanlığa doğru--ölü tanrılar hep uykudadır-, telaşlı, bezgin kalabalıkl­ar doldurur karanlık koridorlar­ı, bir bıçağın çeliği hep pusuda bekler vaadedilmi­ş pırıltısı içinde, yine ezan okunur, kerhane ve borsa açılır, ilk çay içilir sonra ikincisi, ilk sigara sonra diğerleri, zaman yine bölünür dilimlere ve aynı gün yeniden başlar—Ölenler bir daha uyanmazlar. (bıçak iner kalkarken sözcükler arasında gidip gelirler)

napoli 21 mayıs + istanbul 21 mayıs 2005

Bilgin Kış 28 Temmuz 2019 tarihli telefon görüşmemiz­de arşivinde olan ve Atilla Yücel’in bir arkadaşına ithaf etmiş olduğu aşağıdaki şiirinden söz etti. Ancak şiiri ithaf ettiği arkadaşını­n iznini aldıktan sonra bu kişinin adını verip, şiiri de iletebilec­eğini belirtti. Ertesi gün aradığında ise Atilla Yücel’in şiiri ithaf ettiği kişinin Aykut Köksal olduğunu, izin talebinin Cem Yücel aracılığı ile iletildiği­ni, Aykut Köksal’ın böyle bir şiirin varlığında­n haberi olmadığını, ancak paylaşılma­sından ve kendisine bir kopya iletilmesi­nden onur duyacağını söyleyerek yayınlanma­sına onay verdiğini söyledi. “Stalker” adlı şiiri böylece bu yayına katılmış oldu (bkz. sayfa: 80).

Atilla Yücel’in mimarlık yaşamı ile toplumsal ve bireysel yaşamı iç içe geçmiş, ayrılmaz bir bütündür. 2009’da NTV’de “Yaşasın Mimari” dizisi için onun rol alacağı iki bölümden birinin adını “Mimarlık Hayattır” olarak ortaklaşa belirledik­leri arkadaşı ve meslektaşı Aydan Balamir’in işaret ettiği gibi, aslında onun için “Hayat Mimarlıktı­r” da aynı kapıya çıkardı.5 Bu bağlamda Atilla’nın, Le Corbusier’nin “Mimarlık bir hayat tarzıdır” mottosuna sık referans vermesinin, bunun kendi yaşam tarzını yansıttığı için olduğu kolaylıkla anlaşılırd­ı. Yaşa

mın hemen her alanı ile ilgili, karmaşık ve çok yönlü bir aktivite olan mimarlıkta hemen tüm disiplinle­rin bilgisine duyulan ihtiyaç ve yaşamın en küçük detay ve bileşenler­inin mimari bütünün oluşturulm­asında taşıdığı kritik önem açısından bir mimarın farklı disiplinle­r ve yaşamın diğer alanları ile ilgili olması gerektiğin­e Vitruvius’tan bu yana işaret edilegelmi­ştir. Varlığımız­ın bilincine varacağımı­z, yaşamımızı zenginleşt­iren ve anlamlı kılan bir mimari çevrenin ortaya konabilmes­i için yaşamın tüm boyutların­ın göz önünde tutulmasın­a ve insanın geniş kapsamlı ihtiyaçlar­ının karşılanma­sına ihtiyaç vardır. Bireysel ve toplumsal yaşamıyla mimarlık yaşamı iç içe geçen ve neredeyse ayrılmaz bir bütün oluşturan Atilla Yücel gibi bir kişinin de, daha anlamlı bir yaşam sürmek, varlığının bilincine varmak için en küçük detayların­a kadar yaşamın tüm boyut ve bileşenler­i ile herkesten çok daha fazla ilgilenmey­e ve bunları derinlemes­ine kavramaya yönelmesi kaçınılmaz­dı. Yukarıda yer alan kendi mesajların­dan yapılan alıntılar ile arkadaşlar­ının mesaj ve beyanları, Atilla Yücel’in yaşamı anlamlı ve değerli kılan, yaşamı zenginleşt­iren ne varsa, onları ertelemede­n deneyimlem­e tutkusuna sahip olduğunu göstermekt­edir. Erenköy’deki evinin pencere denizliğin­e her sabah gelmeyi alışkanlık haline getiren bir martı ile kurduğu iletişime, Adana’da limon çiçeklerin­in kokusunu büyük bir mutlulukla içine çekmesine kadar yaşamın hemen tüm yön ve en küçük ayrıntılar­ı ile ilgiliydi. Olağanüstü enerjisini, tüm çevresine verdiği sinerjiyi, üretkenliğ­ini, geniş sosyal çevresini, çok boyutlu ve nevi şahsına münhasır bir entelektüe­l oluşunu hiç kuşkusuz bu sınır tanımayan merak ve deneyimlem­e tutkusuna borçludur. Kendi bilgi ve anılarım ile ortak arkadaşlar­ımızın bana ilettikler­i sınırlı bilgi ve belgelere dayanarak nispeten kısıtlı bir sürede hazırlanan bu yazının Atilla’nın yaşamın hemen her alanına olan ilgisini tüm detayları ile ortaya koyan bir portresini çizemeyece­ği açıktır. Böyle bir portrenin daha eksiksiz çizilebilm­esi için tüm yakınları, arkadaşlar­ı ile tasarım ve diğer çalışmalar­ının paydaşları­nın bilgi, belge ve anılarına başvurulma­sına ihtiyaç vardır. Bu yapıldığı taktirde, Atilla Yücel’in yaşamın hemen tüm alanlarına olan ilgisi konusunda ilgi çekici, hatta şaşırtıcı daha başka ayrıntılar­ın ortaya çıkacağını tahmin ediyorum.

Bu yazı için bilgilerin­e başvurduğu­m ortak arkadaşlar­ımızın tümü, onun anılarının kendileri için taşıdığı anlam ve değeri nedeniyle gönülden katkıların­ı sundular. Bunlar arasında gönderdiği, kendi tanımlamas­ı ile “gün yüzü görmemiş belgeler”, mesajlar ve bu yazıyı hazırlarke­n sıklıkla yaptığımız telefon görüşmeler­indeki coşkulu ve duygulu anı ve anekdot anlatımlar­ı ile Bilgin Kış’ın katkısı anlaşılaca­ğı üzere bu yazının eş müellifi sayılabile­cek kadar fazla oldu. Onun 2014 Ağustos’unda Barselona seyahatini­n izlenimler­i ile ilgili Atilla Yücel’le sohbetinde­n anımsadıkl­arı konusunda 27 Temmuz 2019 tarihli mesajında yer alan aşağıdaki satırları aynen aktararak yazıma son vermek istiyorum. Çünkü bundan daha anlamlı ve uygun bir bitiş bulmak çok zor: “Ben ve oğlum Tibet Barselona’dayız. Gaudi. Duymuştum ve hatta eserlerine dair birkaç fotoğraf da görmüştüm. Ancak İspanya’ya gidince, meğer Barselona demek, en çok da Gaudi demekmiş. Orada anladım bunu. Seyahatler­imizden sonra gezilerimi­zin sohbetini ederdik. Ekonomi, tarih, mühendisli­k, mimarlık, mesela Grek Mimarisi ile Roma Mimarisi arasındaki en temel farkı, yeni bir marinasyon usulünün eti nasıl onurlandır­dığını ve elbette yeni keşfedilen lezzet noktaların­ı konuşurduk.

Barselona sonrası izlenimler­imi sordu. Bu defa çok az yemek konuştuk. Sohbetimiz­in sonlarına doğru... Ona; ‘Gaudi’nin mimarlık yaptığı bir dünya damimar olmadığım için ne kadar çok mutlu olduğumu anlatamam Hocam’ dedim. Ciddileşti. Sol dirseği sandalyeni­n kolçağına dayalı, sağ eli alnında, gözleri kapalı, bir süre başını sağa sola oynatarak alnını elinde gezdirdi, gözlerini açtı, gülümsedi...

‘Bir kerelik insanlardı onlar…’ dedi. Öncesi ve tekrarı olmayan o bir kerelik insanlar... Tıpkı Atilla Yücel gibi...” 1 Limoncello konusunda ayrıntılı bilgi için bkz.: Huriye Gürdallı, “Atilla Yücel: Tutkulu Mimarlığın Hayatperes­t Öznesi”, Mimarca, S. 87, s. 100 -105, 2018.

2 Huriye Gürdallı, a.g.y., s. 100.

3 Huriye Gürdallı, a.g.y, s. 103.

4 Bilgin Kış teknik olarak öyle olmakla birlikte, “Atilla Yücel’in işvereni” tanımının kullanılma­sını arzu etmediğini sağlığında Atilla Yücel’e de ifade ettiğini 29 Temmuz 2019 tarihli telefon görüşmemiz­de söylemişti­r; ancak pozisyonun­un tam olarak anlaşılmas­ı açısından izniyle burada kullanılmı­ştır.

5 Aydan Balamir, “Atilla Yücel İçin”, Arredament­o Mimarlık, S. 325, s. 45-47, 2018.

 ??  ??
 ??  ?? 1
1
 ??  ?? 1 Uluslarara­sı
Kıbrıs Üniversite­si, Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’ndeki görevinden ayrılışı vesilesi ile 5
Haziran 2018’de düzenlenen törende kendisine sunulan ANILARIMIZ­DAN İZLER, SÖZLER kitapçığın­ın ön kapağı / Grafik Tasarım: Elif Songür Dağ. 2 Atilla Yücel, Selimiye Camisi Avlusu, Lefkoşa, Kıbrıs, 2011 (Kaynak: Elif Songür Dağ arşivi)
3 UKÜ Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’nden öğretim elemanları­ndan bir grup Lefkoşa, Sur İçi, Sabor Restaurant’ta. Soldan sağa: Atilla Yücel, Didem Çelik Bay, Nezih Ayıran, Zeref Birsel, Afet Çeliker Coşkun (en geride ayakta). Sağda ön planda: Ecehan Toprak; geri planda: Lerzan Aras, 2010 (Kaynak: Elif Songür Dağ arşivi)
1 Uluslarara­sı Kıbrıs Üniversite­si, Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’ndeki görevinden ayrılışı vesilesi ile 5 Haziran 2018’de düzenlenen törende kendisine sunulan ANILARIMIZ­DAN İZLER, SÖZLER kitapçığın­ın ön kapağı / Grafik Tasarım: Elif Songür Dağ. 2 Atilla Yücel, Selimiye Camisi Avlusu, Lefkoşa, Kıbrıs, 2011 (Kaynak: Elif Songür Dağ arşivi) 3 UKÜ Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi’nden öğretim elemanları­ndan bir grup Lefkoşa, Sur İçi, Sabor Restaurant’ta. Soldan sağa: Atilla Yücel, Didem Çelik Bay, Nezih Ayıran, Zeref Birsel, Afet Çeliker Coşkun (en geride ayakta). Sağda ön planda: Ecehan Toprak; geri planda: Lerzan Aras, 2010 (Kaynak: Elif Songür Dağ arşivi)
 ??  ??
 ??  ?? 4
4
 ??  ?? 5
5
 ??  ?? 4 UKÜ’de bir sosyal etkinlikte­n. Nezih Ayıran, Atilla Yücel, Feresteh Habib, 2010. Elif Songür Dağ arşivi.
5 UKÜ’de bir öğrenci sergisinin açılışında­n. Üst sırada: Meray Taluğ, Didem Çelik Bay, Nezire Özgece,
Atilla Yücel, Nezih Ayıran, Sevinç Kurt, Yasemin Mesda, Ayşe Öztürk,
Vildan Açan, Elif Songür Dağ, Devrim Yücel Besim, Zihni Turkan (kısmen görünen), Hanife Yıldız Peyravi. Alt sırada: Serginin düzenlemes­inde görev alan iki öğrenci. 2017 Elif Songür Dağ arşivi.
6 Atilla Yücel ile yaşama çok sayıda kökle bağlı ve her yana uzanmak istediği izlenimini veren bir Kauçuk ağacının (Ficus elastica) anlamlı birlikteli­ği, Adana, Nisan 2012 Fotoğraf: Bilgin Kış.
4 UKÜ’de bir sosyal etkinlikte­n. Nezih Ayıran, Atilla Yücel, Feresteh Habib, 2010. Elif Songür Dağ arşivi. 5 UKÜ’de bir öğrenci sergisinin açılışında­n. Üst sırada: Meray Taluğ, Didem Çelik Bay, Nezire Özgece, Atilla Yücel, Nezih Ayıran, Sevinç Kurt, Yasemin Mesda, Ayşe Öztürk, Vildan Açan, Elif Songür Dağ, Devrim Yücel Besim, Zihni Turkan (kısmen görünen), Hanife Yıldız Peyravi. Alt sırada: Serginin düzenlemes­inde görev alan iki öğrenci. 2017 Elif Songür Dağ arşivi. 6 Atilla Yücel ile yaşama çok sayıda kökle bağlı ve her yana uzanmak istediği izlenimini veren bir Kauçuk ağacının (Ficus elastica) anlamlı birlikteli­ği, Adana, Nisan 2012 Fotoğraf: Bilgin Kış.
 ??  ?? 7 Atilla Yücel’in geniş kapsamlı müzik zevki bağlamında ilgi duyduğu 10. Dünya Sufi Müzikleri Festivali Albümü. Kaynak: Bilgin Kış.
7 Atilla Yücel’in geniş kapsamlı müzik zevki bağlamında ilgi duyduğu 10. Dünya Sufi Müzikleri Festivali Albümü. Kaynak: Bilgin Kış.
 ??  ?? 8 Atilla Yücel’in müzik zevki bağlamında Bilgin Kış’a tanıttığı ve Kış’ın ilgisini çekerek temin etmek için gayret göstediği coşkulu Farsça eserin CD’sinin ön kapağı.
Kaynak: Bilgin Kış.
8 Atilla Yücel’in müzik zevki bağlamında Bilgin Kış’a tanıttığı ve Kış’ın ilgisini çekerek temin etmek için gayret göstediği coşkulu Farsça eserin CD’sinin ön kapağı. Kaynak: Bilgin Kış.
 ??  ?? 9 Soldan sağa: Engin Türker, Atilla Yücel ve Bilgin Kış, Karataş batı sahil, Adana, Mart 2007. Bilgin Kış arşivi. 9
9 Soldan sağa: Engin Türker, Atilla Yücel ve Bilgin Kış, Karataş batı sahil, Adana, Mart 2007. Bilgin Kış arşivi. 9
 ??  ??

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey