Küresel ısınma düzeyini sınırlandırmak için hâlâ çok geç değil

Dunya Gida - - İçindekiler -

Küresel ısınma düzeyini 1.5 °C’de sınırlandırmanın hala olası olduğunu belirten Prof. Dr. Murat Türkeş, ancak bunun kolay olmayacağını söyledi. Buna göre, 2030 yılına kadar 2010 yılına göre insan kaynaklı karbondioksit (CO ) salımlarının mutlaka yüzde 45 oranında azaltılması ve 2050 yılına

2 değin net sıfır salıma düşmesi gerekiyor.

1,5 °C Küresel Isınma Özel Raporu, iklim değișikliği çalıșmalarının en önemli bilimsel organı olan Hükümetlerarası İklim Değișikliği Paneli tarafından geçtiğimiz ay açıklandı. Hükümetlerarası İklim Değișikliği Paneli'nin bașyazarlarından TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeș ile rapordaki tespitleri ve olası etkilerini konuștuk.

Prof. Dr. Murat Türkeș, Türkiye’de genel olarak hava sıcaklıklarının ve yıllık sıcak hava dalga sayılarının dramatik șekilde artacağını belirterek azalan yağıșlar ve artan sıcaklıkların sonucuna bağlı olarak tarım, turizm ve enerji bașta olmak üzere birçok sektörün olumsuz etkileneceğini söyledi.

Raporun umut ıșığı haberler de verdiğini dile getiren Prof. Dr. Türkeș, bunun için enerji, sanayi, tarım, konut, ulaștırmadan kaynaklanan CO2 salımlarının 2050 yılına gelindiğinde 2010 yılına göre yüzde 75-90 oranında azaltılması gerektiğini belirtti.

1.5 °C Küresel Isınma Özel Raporundan öne çıkan tespit ve öneriler neler?

Hükümetlerarası İklim Değișikliği Paneli (IPCC) 1.5 ºC Küresel Isınma Özel Raporu (IPCC ÖR1.5°C ya da SR1.5°C), kısaca söylemek gerekirse, sanayi öncesi düzeylerine göre 1.5 ºC’lik küresel ısınmanın doğal ve insan sistemler ile ilișkili küresel sera gazı salım yolları üzerindeki etkilerini, iklim değișikliği tehdidine karșı gerekli olan küresel sera gazı salımları azaltımı (yanıt), sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluğu ortadan kaldırma çabaları bağlamında ele almaktadır. Bașka bir deyișle, IPCC ÖR1.5°C’nda, IPCC III. Çalıșma Grubu Değerlendirme Raporlarında -2001 yılında yayımlanan IPCC 3. Değerlendirme Raporu’ndan beri- yapıla gelen “iklim değișikliği, sürdürülebilir kalkınma, eșitsizlik ve yoksulluğu azaltma vurgusu” bu kez Yerküre’nin yüzey ortalama hava sıcaklıklarındaki artıșın önümüzdeki yıllarda 1.5 ºC’de sınırlandırılması, dahası günümüz ve gelecekteki olası bir 2 ºC’lik ısınma ile bağlantılı etkiler ve savașım yolları bağlamında ele alınıyor. IPCC ÖR1.5°C, iklim değișikliği ile savașımın temelini olușturan insan kaynaklı sera gazı salımlarının hiç zaman kaybetmeden ve ciddi oranlarda bașta enerji, sanayi, ulaștırma ve konut vb. sektörlerdeki fosil yakıt kullanımının azaltılması ve ilgili sektörler bașta gelmek üzere, çeșitli önlem ve politikalarla belirli maliyetlerle azaltılabileceğini öngörüyor. Bunun hangi gelișme yolları, hangi düzeydeki sera gazı salım azaltılması ve hangi maliyetlerle yapılacağı da ilgili bölümlerde tartıșılmıș durumda.

Bașlıca saptama ve mesajlar ise 2 bașlıkta toplanabilir: Öngörülen İklim Değișiklikleri, Potansiyel Etkiler ve Bağlantılı Riskler: Öngörülen riskler hem ısınmanın büyüklüğüne, oranına, coğrafi bölgeye, gelișmișlik ve etkilenebilirlik düzeyine göre, hem de uyum ve savașım (mitigasyon) yöntemlerinin uygulanma ve bașarı derecesine göre değișecektir.

1.5 °C Küresel Isınma Raporu’nun belki de -iklim politikası açısından da sürpriz olduğunu söyleyebileceğimiz- en kuvvetli mesajı, aynı zamanda gerçekte birbirinden hiç de uzak olmayan iki alternatifi tartıșmasıdır: 1.5 °C ve 2 °C küresel ısınma hedefleri. Gerçekte Hükümetler 3 yıl önce Aralık 2015’te Paris Antlașması kapsamında büyük bir istekle yüklendikleri 1.5 °C hedefini kabul ettiklerinde, 2 °C’lik ısınmaya oranla hangi riskleri önledikleri konusunda çok az șey biliyordu ya da hedefe yönelik yolların neye benzediği konusunda net bilgileri yoktu.

ÖR1.5°C’nin açıklığa kavușturduğu sorulardan biri de 1.5 °C’lik küresel ısınmanın, örneğin okyanus ekosistemlerinin kritik düzeylerine geleceği ve tropikal mercan resiflerinin yüzde 70-90 düzeyinde yok olacağı gibi büyük etkilere yol açacak olmasıdır. Bugünkü sera gazı salım oranlarının sürmesi durumunda, söz konusu önemli risklerin 20-30 yılda gerçekleșeceği kestirilmektedir.

Raporun en önemli mesajlarından bir bașkası, etkilerin 2 °C’lik ısınma senaryolarından önemli derecede daha yüksek olacağının vurgulanmasıdır.

Olumsuz etkilerin düșürülmesi için CO2 salımlarının azaltılması ne oranda olmalı?

IPCC ÖR1.5°C ayrıca umut ıșığı haberler de vermektedir! Örneğin, Küresel ısınma düzeyini 1.5 °C’de sınırlandırmak hala olasıdır, ancak bu kolay olmayacaktır.

Buna göre, 2030 yılına kadar 2010 yılına göre insan kaynaklı ( antropojen) karbondioksit (CO2) salımlarının mutlaka yüzde 45 oranında azaltılması ve 2050 yılına değin net sıfır salıma düșmesi gerekmektedir. Bu ise, ancak enerji, sanayi, tarım, konut, ulaștırmadan kaynaklanan CO2 salımlarının 2050 yılına gelindiğinde 2010 yılına göre yüzde 75-90 oranında azaltılmıș olması anlamına gelmektedir.

Ayrıca, ormanlaștırma ve biyoteknoloji uygulamaları da geri dönülmeyecek biçimde arazi kullanımı değișikliklerini içermek zorundadır. Bu ise tarım ve gıda sistemleri, biyolojik çeșitlilik ve diğer ekosistem hizmetleri üzerinde önemli etkilere yol açabilir.

Küresel ısınmaya karșı gelișmiș ülkelerin tavır-politakalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncesinde Kyoto Protokolü’nde yașanan bașarısızlığa çok benzer bir biçimde, özellikle gelișmiș (çoğu AB ve OECD üyesi) ve ileri gelișmekte olan (ÇHC, Güney Kore, Meksika, Ar- jantin, Türkiye, vb.) ülkelerin sera gazı salımlarını, Paris Antlașması kapsamında kabul edilen ulusal olarak belirlenmiș niyet beyanları (NDC) aracığı ile azaltması ve iklim değișikliğini önlemesi bana göre tümüyle olanaksızdır. Açıkçası, Kyoto Protokolü’nün bașarısızlığını da dikkate aldığımda, küresel iklim sistemi üzerindeki tehlikeli ve olasılıkla geri döndürülmesi 100 yıllarca olanaksız olabilecek olan afetsel boyuttaki insan etkilerini, örneğin arazi kullanımı değișiklikleri ve ormansızlașma vb. gibi olumsuzlukları engellemeden, fosil yakıt tüketimini ve sera gazı salımlarını azaltmadan, tüm bu șiddetli hava ve iklim olaylarını doğrudan engellemek kısa, orta ve olasılıkla uzun erimde olanaklı görünmüyor bana göre.

Gerçekten de, görülen o ki, gelișmiș ülkelerin ve bir bütün olarak dünya ülkelerinin sera gazı salımlarını azaltma istek ve becerileri henüz çok yetersizdir. Bu konuda her hangi bir ‘ba- șarım’ ve ‘bașarıdan” söz etmemiz olanaksızdır. Bu nedenle, bugünkü gözlenen iklimsel ve sera gazı birikimlerindeki değișim ve eğilimleri dikkate alındığında, gelecekte Yerküre’nin küresel ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artıșın, iklim değișikliğinin olumsuz etkilerinin yașanmasını önleyecek bir düzey ya da daha açık olarak biyosferdeki tüm canlıların, genetik çeșitliliğin ve ekolojik sistemlerin varlıklarını sürdürmeleri ve değișen iklim koșullarına uyumları açısından gerekli ‘kritik eșik’ olarak kabul edilen, 1.5 °C’yi așmaması ya da 2 °C’nin altında kalmasının sağlanması gibi eșik değerler gerçekçi değildir. Bu eșik değerleri tutturmak için çok geç kalınmıștır.

Eğer hükümetler, atmosferdeki karbondioksit birikimini 550 ppmv’de (sanayi öncesi düzeyinin yaklașık iki katı) durdurmaya karar verirlerse, küresel salımların yaklașık 2025’e kadar en yüksek noktasına çıkacağı ve 2040-2070 döneminde bugünkü düzeylerinin altına düșeceği hesaplanmaktadır. Düșük salım düzeyleri ise, enerji kaynaklarının geliștirilmesi

ve ișletiminde farklı desenlerin varlığı (ör. fosil yakı kullanımın azaltılması, yenilenebilir enerjilerin arttırılması, vb.) ile son kullanım verimliliğindeki artıșları içerecektir. Bunun için büyük çaba harcanması, fosil yakıt kullanımına yönelik önceliklerin değiștirilmesi, yașamın tüm alanlarında ve tüm sosyoekonomik sektörlerde, sera gazı salımlarını azaltacak ve bașta enerji tüm kaynakların yeterli, etkin ve verimli kullanımını sağlayacak yasal politika ve önlemlerin ivedilikle uygulanması gerekmektedir.

Türkiye hakkında raporda neler var?

Raporda, özel olarak Türkiye’ye ilișkin bir bilgi ya da değerlendirme yok. Ancak, koșulları Türkiye’ye benzeyen ülkelerin de sera gazı salımlarını azaltmak ya da belirli bir yıl düzeyde tutama konusunda çaba göstermesi gerektiği çok açık bir biçimde anlașılıyor, rapordaki tüm değerlendirme ve önerilerde. Bașka sözlerle, Türkiye -günümüzdekilere ek olarak-, iklim değișikliğinin gelecekte daha fazla sorun yaratacağı Akdeniz iklim bölgesinde bulunduğu için, karar vericilerin, hükümetin ve politikacıların, raporun bulgularını Türkiye açısından değerlendirmesi gerekiyor. Türkiye bunları Paris Antlașması için olmasa da kendi yurttașlarının bugün ve gelecekteki refahı, sağlığı ve yașam kalitesi için yapmak zorundadır. Örneğin Türkiye, bu kapsamda özellikle fosil yakıtlara dayalı sanayi ve enerji sistemlerinden daha az fosil yakıt tüketen ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yasal düzenlemeler yapmalıdır. Kalkınma plan ve stratejilerini de iklim değișikliği ile savașım, iklim değișikliğinin etkileri ve uyum vb. konuları dikkate alarak hazırlamalı ve uygulamaya sokmalıdır.

İklim değișikliğinin bugün hissedilen ve gelecekteki etkileri nelerdir? Türkiye açısından bugün "iklim değișikliğinden kaynaklı" diyebileceğimiz hangi gelișmeler söz konusu?

Türkiye’de hava sıcaklıklarındaki değișiklik ve eğilimlere ilișkin çoğu bizim tarafımızdan gerçekleștirilen yeni uluslararası bilimsel çalıșmalar, yıllık ve mevsimlik ortalama, ortalama maksimum (gündüz en yüksek) ve (gece en düșük) minimum hava sıcaklıklarındaki ısınma eğiliminin, Türkiye’deki önceki gözlenen sıcaklık eğilimleri çalıșmalarının sonuçlarıyla karșılaștırıldığında giderek daha da kuvvetlendiğini göstermektedir. Örneğin, yıllık ortalama, yıllık ortalama maksimum ve yıllık ortalama minimum hava sıcaklıklarında, azalma eğilimiyle nitelenen birkaç istasyon dıșında, istasyonların çoğunluğunda belirgin bir ısınma eğilimi görülür. Gözlenen ısınma eğilimi, çoğu istasyonda istatistiksel açıdan anlamlıdır. Zayıf ısınma ve soğuma eğilimleri, genel olarak Karadeniz Bölgesi ile İç ve Doğu Anadolu bölgelerinin kuzey bölümlerine dağılmıș durumdadır. İstatistiksel açıdan anlamlı ısınma sinyalleriyse, çok belirgin bir alansal tutarlılık deseni gösterir. Günlük sıcaklık genișlikleri ya da farkları (GSGler) da, sonbahar dıșında mevsimlik ve yıllık olarak belirgin azalma eğilimi sergilemektedir. Maksimum ve minimum sıcaklıklardaki eğilimlerin doğası ve büyüklüğü ile ilișki katsayılarının büyüklüğü dikkate alınarak, GSGler’in, Türkiye’nin büyük bir bölümündeki artan kentsel gece hava sıcaklıkları yüzünden azaldığı sonucuna varılmıștır. Ayrıca, gece en düșük hava sıcaklıklarında saptanan belirgin ve anlamlı artıș eğilimleri, yıllık, ilkbahar ve yaz mevsimlerinde çoğu istasyonun, kıș ve sonbaharda bazı istasyonların GSGler’indeki belirgin ve kuvvetli azalmaların olușmasını yönlendirmiș olabileceği kabul edilmektedir.

Ortalama maksimum ve minimum hava sıcaklıklarında gözlenen bu artıș ile ilișkili olarak, Türkiye’de don olayı, yaz ve tropik gün sayıları gibi ekstrem hava ve iklim olaylarının șiddet, sıklık ve süreleri de değișmiștir. Örneğin Türkiye’de 1950 ile 2010 yılları arasındaki dönemde yıllık don olaylı gün sayıları bașta Doğu Anadolu, Marmara ve Akdeniz kıyılarındaki istasyonlarda olmak üzere azalma eğilimi göstermiștir. Ardahan, Iğdır ve Van gibi istasyonlarda azalma eğilimi her on yıl için 4 güne yaklașmıștır.

Türkiye’de 20. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte, don olaylarının bașlama ve sona erme tarihlerinde de önemli bir değișim gözlenmektedir. 1950-2013 döneminde sonbaharın ilk don olayları 0.71 gün/on yıl olmak üzere daha ileri bir tarihe kayarken, ilkbaharın son don olayları her on yıl için 0.64 gün olmak üzere daha erken bir tarihte son bulma eğilimi göstermiștir. Söz konusu belirgin değișikliklerin doğal bir sonucu olarak, Türkiye’nin büyük bir bölümünde don olaylarının gözlenmediği (FFP) dönemin uzunluğunda da istatistiksel açıdan anlamlı bir artıș gerçekleșmiștir.

Yaz ve tropikal gün sayıları 1950-1975 döneminde hafif bir azalma eğilimi, 1975 sonrası değerlerde belirgin bir artıș eğilimi göstermiștir. Türkiye’de yaz ve tropikal gün sayıları açısından en dikkat çekici yıl 2010’dur. Bu yılda, bașta Kuzeydoğu Anadolu bölümü olmak üzere Türkiye’de incelenen istasyonların yaklașık yarısında yaz ve tropikal gün sayıları 1961-1990 ortalamasının 3 standart sapma değeri üzerine çıkmıștır.

Türkiye’de 1950-2014 döneminde kaydedilen rekor maksimum ve minimum hava sıcaklıklarının yıllık sayılarındaki zamansal değișimler incelendiğinde, rekor minimum hava sıcaklığı frekansının 1950’li yıllardan günümüze doğru azaldığı görülmektedir. Buna karșın özellikle 2000’li yıllarla birlikte rekor maksimum hava sıcaklığı frekansında ise bir artıș eğilimi olup, 1950 yılından bu yana rekor maksimum sıcaklık olaylarının yarısı 2000-2014 döneminde kaydedilmiștir. Çalıșmada kullanılan 81 istasyonda en yüksek sıcaklık değerleri 2000

yılında, en düșük sıcaklıklar ise 1950 yılında kaydedilmiștir.

Türkiye’de gözlenen mevsimlik ve yıllık yağıș eğilimlerinin, hava sıcaklıklarında gözlenen eğilimler kadar kuvvetli olmadığı görülür. Dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi, yağıșlardaki değișmeler uzun süreli eğilimlerden çok, çeșitli değișim ve dalgalanma biçimleriyle birlikte kurak ve nemli (yağıșlı) dönemlerin sıklıklarında ve büyüklüklerinde belirlenen önemli değișiklikler biçiminde olmaktadır. Türkiye yağıșlarındaki uzun süreli eğilimler ve değișimler incelendiğinde, genel olarak kıș ve ilkbahar yağıș toplamlarında Türkiye’nin Akdeniz yağıș rejiminin egemen olduğu Marmara, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile İç ve Doğu Anadolu bölgelerinin iç ve güney bölümlerinde belirgin bir azalma eğiliminin (kuraklașma) olduğu görülür. Kıș mevsiminde Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde gözlenen kuraklașma eğilimlerinin bazıları istatistiksel olarak önemlidir. Yazın, birkaçı istatistiksel olarak önemli olmak üzere, hem artıș hem de azalıș eğilimleri egemendir. Sonbaharda ise, daha önce gözlenen artıș eğilimlerinin kuvvetlendiği ve artıș eğilimi gösteren istasyon sayısının arttığı görülür. Gözlenen artıș eğilimleri, İç Anadolu’da, Batı Karadeniz Bölümü’nde, Güney Marmara ve Kuzey Ege bölümlerinde çoğu % 1 anlamlılık düzeyinde olmak üzere, istatistiksel olarak önemlidir.

Küresel ısınmanın tarım-gıda üretimi ve erișilebilirlik konusundaki yarattığı risk hakkında bilgi alabilir miyiz?

Türkiye’de ve onu çevreleyen bölgeler için gelecek iklim ve iklim değișkenliğine ilișkin küresel ve bölgesel iklim model benzeștirmelerinin kestirimleri, Türkiye’de genel olarak hava sıcaklıklarının ve yıllık sıcak hava dalga sayılarının 21. yüzyılın sonunda dramatik șekilde artacağını göstermektedir. Bu durum günümüzde sıcak dalgası olarak tanımladığımız koșulların bu yüzyılın sonunda normal (sıradan) koșullara dönüșeceğini göstermektedir. Bu artıșta özellikle yaz mevsiminde olmak üzere Doğu Akdeniz üzerindeki dolașım modelinin katkısının büyük olacağı göz önüne alınmaktadır. Yılın sıcak döneminde Basra Körfezi üzerinden gelen sıcak hava akımları, atmosferin kararlılığı gibi atmosferik dolașım deseni ile Akdeniz’de yükselen deniz suyu sıcaklıkları ile birlikte düșünüldüğünde sıcak hava dalgalarının sayısı ve șiddetindeki artıș kaçınılmaz gözükmektedir. İklim modellerinin sonuçları hava sıcaklıklarındaki artıșın yanında yağmur ve kar yağıșlarının azalması, kuraklık olaylarının sıklığı ve uzunluğunun artacağını gösterir. Doğu Akdeniz’de 21. yüzyılın sonuna doğru özellikle yarı kurak alanlarda azalan yağıșlar ve artan sıcaklıkların birleșik etkisine ve frekansı artıș gösteren așırı hava/iklim olaylarına bağlı olarak tarım, turizm ve enerji bașta olmak üzere birçok sektör olumsuz etkilenecektir.

Küresel iklim değișikliği etkilerinin daha net hissedilmesi nedeniyle olușan farkındalık sayesinde olumlu adımların atıldığını söyleyebilir miyiz? Tüketiciler, hükümetler açısından…

Ne yazık ki hayır.

Murat Türkeş

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.