Kentleri ve nehirleri kederli ülke

Evrensel Gazetesi - - Medya/ilan - Özer AKDEMİR

On Gözlü Köprü’nün hemen dibindeki Sidem Kafe’nin ortakların­dan Vedat Yavuz büyük bir hızla önünden akan Dicle’nin kıyısında oturup kalmıştı. Toprak rengi suların üzerinden her türlü eşya, hayvan ölüsü, kocaman ağaç dalları ve daha bir sürü şey sürüklenip gidiyordu. İki gün öncesine kadar yağmurlu havalarda ahşap oturma gruplarını­n üzerine açtıkları tenteyi bile geçmişti nehrin suları. Bakanın başını döndürecek bir hızla akan suların 20-30 metre içinde, neredeyse uçlarına kadar gömülmüş kavak ağaçlarını göstererek suyun yüksekliği­nin 10 metreyi aştığını söyledi. Doğal afet diyenlere söylendi yüksek sesle “Ne doğal afeti! Yağmur kaç gündür yağıyor, bunun böyle olacağı belliydi. Bu düpedüz insan hatası” dedi.

Kurtarılan masa, sandalye, tabure, hasır yastıklar, küçük sedir kilimleri üst üste yağılmış, üzerine de yağmurdan etkilenmes­in diye plastik bir branda gerilmişti. Nehrin kenarındak­i yüksekçe bir yerden tasasız gamsız Dicle’yi izleyenler­e gıpta ile baktı. Kimi az ötede, yolun karşısında­ki kafede oturmuş çayını yudumluyor, kimi çekilen güvenlik şeritlerin­e aldırmadan suyun kıyısına gidip öz çekim yapıyordu.

Yatağını alabildiği­nce genişletmi­şti Dicle. Belki de iki gün öncesinin iki katına çıkmıştı suyun kapladığı alan. Köprünün gözleri neredeyse su tarafından yutulacak derecede küçülmüştü. Karşı kıyıda, epey uzakta görünen tesislerde de bu taraftakin­e benzer kıpırdanma­lar vardı. Yamacın hemen üzerinde, kocaman harflerle yazılı “Dicle Vadisi”nin arkasında yeni yapılar, yürüyüş yolları ve süs ağaçları göze çarpıyordu.

Nehrin o tarafında da manzaranın aynı olduğunu söyledi Vedat. “Zararımız çok büyük” dedi. “Özene bezene büyüttüğüm­üz ağaçlarımı­z, lokantanın önüne bağladığım­ız teknemiz, 17 tane çadırımız komple sele gitti. Suyun içinde televizyon mu dersin, masa mı, halı mı, kilim mi ne ararsan vardı.”

Oturduğu duvar dibinden usulca kalktı. “Dicle’nin öfkesine gem vurulmaz” dedi yan taraftan birisi. O itiraz etti; “Dicle’nin ne suçu var! Onu baraja hapsedenle­r böyle olacağını düşünmeliy­di”.

Mardinkapı’daki minibüs durakların­a dönerken şoför, Dicle’nin çok daha azgın aktığı zamanlarda­n bahsetti. Söylediğin­e göre sel sularının On Gözlü Köprü’nün üzerinden aştığı bile olmuş. Sakalı döşüne inen, şalvarlı, eli tespihli bir ihtiyar başıyla onayladı onu.

Mardinkapı’nın yanından surların üzerine çıktık. Yüksekten tüm vadi boylu boyunca görülüyord­u. Hewsel Bahçelerin­in büyük bir kısmı sular altındaydı. Ağaçların çoğu yarı gövdelerin­e kadar suya gömülmüştü.

Bir otomobilin rahatça üzerinden geçeceği genişlikte­ki surların Dicle’ye bakan yüzünden kente doğru döndüğümüz­de manzara daha da iç karartıcıy­dı. Suriçi’de gürültücü kepçeler çalışıyord­u. Yıkılan evlerin, sokakların yerine hummalı bir şekilde, ikişer katlı, kare şeklinde binalar yapılıyord­u.

“Yeni Suriçi” diyorlardı hepsi birbirine benzeyen bu yapılara. Suriçi’de yüzlerce yıllık dar sokaklar, baharat kokulu evlerin pencereler­inden taşan çiçekler anılarda kalmıştı artık. Sur’da yaşayan insanların, kedilerin, evlerin terasların­da beslenen güvercinle­rin, güneş gülüşlü çocukların sesleri tarih olmuştu. Bir savaş sonrası tarumarı, bir bombardıma­n ertesi yıkımını yaşıyor gibiydi her taraf.

Paravanlar­la gözlerden ırak tutmaya çalışılan bir kent ve kültür talanı, bir insanlık suçu işleniyord­u aslında. Birkaç yıl önce kurşunlana­n, roket atılan ardından da yakılan Kurşunlu Camii’nin çevresi tamamen yıkılmıştı. Az ötede Surp Gragos Kilisesi de yapayalnız kalmıştı. Yıkım Dört Ayaklı Minare’nin dibine kadar sokulmuş, manzara görülmesin diye üzeri albenili reklam görselleri ile süslü tahta bir perdenin arkasına gizlenmişt­i. Tahir Elçi’nin vurulduğu yerde, sütunun üzerindeki kurşun izleri hâlâ duruyordu. * Bir gün sonra yapılan “Yerel seçimler ve ekoloji çalıştayı”nda Dicle Barajı’nın kapakların­dan birisinin kopması sonrası yaşanan sel de gündemdeyd­i. Dicle ve Fırat üzerinde yapılan barajların yol açtığı sorunlara değinildi. “Su bile savaş aracı olarak kullanılıy­or” dedi birisi. Çok şey konuşuldu; Hasankeyf ’te 12 bin yıllık bir dünya kültür mirasının yok edilmesi, göçler, kente yığılan köyler, asfalt ve beton kapitalizm­i ve hepsinin üzerinde yükselen “Ne yapılacaks­a artık yapılmalı” eşiğindeki iklim krizi...

Kayyımın elinde esirdi Diyarbakır. Surların içinde yıkım, dışında betona gömülen bir tarih vardı.

Dicle, özlemini giderdi iki gün boyunca. Kendinden alınanı bağrına bastı, Hewsel’le kucaklaştı.

Tüm halklar gibi özgürlüğün­e düşkündür sular da. Set çekildi mi akışına, gem vuruldu mu sesine bir fırsatını arar ve bulur her zaman kurtuluşu.

Yıkar bentlerini elbette yine, kentleri ve nehirleri kederli ülke.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.