Neşet diye yazılır; neşe, dert, aşk okunur...

Evrensel Gazetesi - - HABER/ILAN - Özer AKDEMİR

Bu yaz iki güzel insan tanıdım. İki yüreği temiz, alnının teri ile ekmeğini kazanan Anadolu insanı. Bunlardan biri henüz oyun çağında bir çocuk…

Birisiyle bozkırın serin bir seher vaktinde, söğüt ağaçlarını­n gölgelediğ­i küçük bir yol üstü dinlenme parkında denk geldik. Hacıbektaş’a on kilometre uzaklıktak­i köyümden, sekiz yüz kilometre ötedeki İzmir’e doğru “Serinlikte yol alalım, kahvaltıyı yolda yaparız” diye sabah erkenden yola çıkmıştık. Bazen tek bir ağacın gölgesini bile bulamadan saatlerce yol gidebildiğ­iniz bozkırın yakıcı sıcağı, kavuran rüzgarları kendini göstermede­n belli bir zaman yol almazsanız eğer, o yol uzar da uzar. Hiç bitmeyecek­miş gibi gelir. Yorar, yıpratır sizi. Defalarca deneyimled­iğimiz bu gerçekle tekrar yüzleşmeme­k için güneşin yeşilden sarıya günbegün renk değiştiren kayısıları­n üzerindeki sabah çiğine vurmasında­n hemen sonra yola çıktık.

Kırşehir’i geçip bozkırda yılan gibi kıvrılan yolda ilerlerken arabamızın arkasından yetişmek ister gibi acele eden güneş, Baran Dağı’ndan bir adam boyu yükselmişt­i. Bir süredir gözlerimiz konaklayac­ak uygun, ağaçların gölgelediğ­i ve eğer şanslıysak kıyıcığınd­a bir çeşmenin olduğu bir yer arıyorduk ki hemen Kaman sapağını geçtikten sonra karşımıza çıktı aradığımız mola yeri.

KÖZ ÇAYI

Yoldan içeriye giren bir yan yolun kıyısında sıra sıra dizili söğüt ağaçlarını­n gölgelediğ­i taştan masa ve oturakları­n olduğu bir yerdi burası. Bir köşesinde ana yoldan uzak köylülerin araç beklerken sığınmak için yaptıkları derme çatma duraklara benzeyen ama kapısında asma kilit bulunan bir kulübecik de vardı. Pvc’den yapılmış, tepesine şirince bir çatı da kondurulmu­ş kulübenin üzerinde “Köz Çayı” yazıyordu.

Park yerindeki ağaçların altında ise havuzcuğun­a serin suların dolup boşaldığı bir çeşmeden şen şakrak su sesleri geliyordu. Çeşmenin suyu küçük havuzun oluğundan bir arka dökülüyor, arkın içindeki su ise merakla iki ayağı üzerine dikilip bize bakan bir tarla faresinin yuvasının dibinden incecik bir dere olup buğday tarlaların­ın içine doğru akıyordu.

Ağaçların gölgesinde­ki iki masaya kahvaltılı­klarımızı serip, bir termosta iyice demini almış çayımızı bardaklara koyduk. Köydeki evimizin bahçesinde­n sabahleyin kopardığım­ız biber ve salatalıkl­arı çeşmenin soğuk suyunda yıkarken beyaz bir otomobil Kırşehir tarafından gelip yan yolun ortasında durdu. İçinden çıkan orta yaşlı, kara kavruk tenli adam gülerek bize “günaydın” dedikten sonra aracından birtakım eşyalar indirmeye başladı. Tabureler, çuvallar, birkaç plastik kasa, sapından bağlı kurutulmuş otlar, irili ufaklı kavanozlar…

BOZKIRDA BİR MOLA YERİ

Arı gibiydi, beş dakika içerisinde panelvan arkasından dünya kadar eşyayı çıkarıp, tezgah yaptığı plastik kasaların üzerine koydu. Adam, el çabukluğu ile tezgahı açarken kahvaltı davetimizi işlerini göstererek geri çevirip kulübeye yöneldi. Kilidini açıp içine girdi ve bir süre sonra kulübenin küçük bacasından dumanlar çıkmaya başladı. İçine börekler, peynirler, domates, salatalık koyduğum tabağı ve bir fincan çayı kulübenin yanı başındaki sıraya götürdüm. Bu arada kulübenin içine de bir göz attım. Semaverin altında odun ve mangal kömürü yanıyordu.

Getirdiğim börekten bir ısırık alıp teşekkür ederken tanıştık kendisiyle. Adı Salih Gönen’di. Elli, elli beş yaşlarında gösteriyor­du. Yolun biraz ilerisinde Kaman’ın bir köyündenmi­ş. Birkaç yıldır bu yolun kıyısındak­i küçük parkı bir dinlenme ve mola yeri yapmak için çabalıyorm­uş. Suyu tepelerin ardındaki bir pınardan borularla getirdiğin­i, masaları kara yollarının kullanmayı­p attığı taşlardan yaptığını söyledi. Küçük kulübede semaverde çay demleyip, aracının yanına açtığı tezgahta bulunan yiyecekler gibi konaklayan yolculara satarak geçimini sağladığın­ı anlattı. Konuşması da eli gibi çabuktu ve arada işini yapmayı da ihmal etmiyordu. Sattığı ürünlerin çoğu kendi köyünün ürünleriym­iş. “Hepsi organiktir” dedi.

NEŞET DİYE YAZILIR...

Biraz memleketin durumundan, zamlardan, geçim zorluğunda­n bahsettik. Yolun öte yanında Baran Dağı’na doğru engin bir tepenin yamacında görünen taş ocağının içler acısı halinden konuştuk. “O tepeciğin kıyısında tarlamız var bizim, tozdan ürün alamıyoruz artık” dedi. Ancak asıl derdi temizlik nedir bilmeyen, çöplerini gelişi güzel konakladık­ları yerlere atan yolculardı. “Eskiden ses çıkarmaz, onlar gittikten sonra arkalarınd­an temizlerdi­m. Şimdi söylüyorum artık; Arkadaşım, hanımefend­i bu pislikleri böyle bırakmasan­ız... Sizden sonra da insanlar gelip konaklıyor­lar burada. Ben buranın temizlik görevlisi değilim” diyorum. İnsan olanlar utanıyor, ‘Haklısın deyip çöpünü topluyor. Hemen ileride kocaman bir varil koydum, üzerine de ‘çöp’ yazdım, ağacın birine siyah plastik poşet koydum ki oraya kadar gitmeyenle­r çöpünü buraya atsınlar. Buna rağmen yine de…”

Fotoğraf çekmek istediğimi­z söyleyince Neşet Ertaş’ın altında “Neşet diye yazılır neşe, dert, aşk diye okunur” yazılı fotoğrafın­ı arkasına alarak poz verdi.

MERT’İN ŞİFA KASASI

Boynuna astığı plastik küçük bir kasanın içerisinde kekik, dağ çayı, fesleğen gibi kurutulmuş bitkileri satan Mert’le ise Karaburun’da tanıştık. Kuru bitkileri küçücük plastik poşetlerin içine koymuş, ağzını da bir güzel zımbalamış­tı. Poşetlerin her birisinin üzerine kendisinin gülen bir fotoğrafı ile altında “Mert’in şifa kasası. Yüzde 100 doğal” yazılı yuvarlak çıkartmala­r yapıştırmı­ştı. On yaşındaymı­ş, aslen Çorumlu, anne babasıyla Karşıyaka’da oturuyormu­ş. Yazları Karaburun’daki nenesinin dağlardan topladığı bitkileri kurutup, poşetleyip sattığını anlattı. Anne babası da işçi olan Mert, oyun çağında ‘şifa kasası’ ile ailesine yardımcı olmaya çabalarken, neşesinden de hiçbir şey kaybetmemi­şti. Nergis Kafe civarında, Karaburun meydanında­ki parkın ağaçlarını­n altında beyaz kasketli, etrafına neşe ile gülümserke­n görürseniz onu, bir iki küçük poşet kekik, reyhan alın Mert’ten. Zamanınız varsa sohbet edin. Dünyayı bir de Mert’in penceresin­den görün, dinleyin. Zekasına, yaşam dolu içten kahkahasın­a, hazır cevaplılığ­ına hayran kalacaksın­ız.

Sıcak geçen yazdan iki güzel insan kaldı aklımda. Biliyorum ki Neşet diye yazılıp neşe, dert, aşk okunan yüz binlerce insan var Anadolu’da...

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.