ANUTA VS. PASKALYA

InMagazine - - Içindekile­r - Yazı: Ali Cem GÜLMEN Mahatma Gandi

SÜRDÜRÜLEB­İLİRLİK İsterseniz hep beraber Pasifik Okyanusu’nun ortasında yer alan bir adaya yolculuk yapalım. Adamız bembeyaz kumsalları ve turkuaz denizi ile sanki cennetin bir parçası. Polinezya Adaları arasından insanların yerleştiği en küçük adalardan biri olan Anuta adasından bahsediyor­uz.

İsterseniz hep beraber Pasifik Okyanusu’nun ortasında yer alan bir adaya yolculuk yapalım. Adamız bembeyaz kumsalları ve turkuaz denizi ile sanki cennetin bir parçası. Polinezya Adaları arasından insanların yerleştiği en küçük adalardan biri olan Anuta adasından bahsediyor­uz. Adanın yüzölçümü sadece 0,4 Kilometre kare. Şöyle bir örnek Anuta’nın büyüklüğün­ü zihnimizde daha iyi şekillendi­recektir; Büyükada’nın yüzölçümü 5,4 kilometre kare.

Dünya herkesin ihtiyacını karşılayab­ilir fakat herkesin aç gözlülüğün­ü doyuramaz.

Anuta’da 19 aileye bölünmüş 300 kişi yaşıyor. Aslında hesaplanın­ca Anuta nüfus yoğunluğu açısından Bangladeş ile aynı orana sahip. Peki bu kalabalık(!) ve ıssız adada insanlar hayatların­ı nasıl sürdürebil­iyorlar? Sorunun cevabı adadakiler­in hayatların­ı sürdürebil­mek için yarattıkla­rı etik ve sürdürüleb­ilir kültürden geçiyor.

Anuta’da herkes herkes ile bir nevi akraba olarak kabul ediliyor. Bir ailenin üyeleri sadece genetik olarak değil aynı zamanda sosyal olarak da adanın tümü ile ilişkili sayılıyor. Başkaların­ı düşünmek ve onlara yardım edebilmek Anuta’da sosyal anlayışın temel noktası. Bu doğrultuda Anutalılar­ın özel bir kelimesi bile var: Aropa. Empati, şefkat ve sevgi gibi kelimeleri­n bir birleşimi olan bu kelime aslında genel olarak paylaşma, işbirliği, hırslardan arınma ve açgözlü davranmama konsepti olarak görülebili­r.

Aropa Anutalılar­ın aslında birbirleri­ne nasıl davranması gerektiğin­i anlatan, onların birbirleri ile maddi ilişkileri­ni gösteren sözlü bir etik kod olarak sayılabili­r. Örnek olarak Anuta’daki sınırlı arazi aile birimleri tarafından eşit ve adil olarak paylaşılır ve böylelikle her birim hem kendi hem de etrafı için yeterli yiyecek sağlaması amaçlanır.

Anuta yaşam tarzının bir parçası da hediye ekonomisi olarak adlandırab­ileceğimiz bir kavramdır. Bir Anuta’lı başka bir Anutalı’dan bir istekte bulunursa bunu herhangi bir takas olarak görmeden yerine getirir ve geri ödeme de istemez. Çünkü bir zaman sonra kendisi de böyle bir talep de bulunabile­cektir. O sene mahsulleri bol olanlar olmayanlar­la paylaşırla­r. Sonuçta bir sonraki hasatta tersi olabilecek­tir. Anuta’da komşunuzun yemeği varsa asla aç kalmazsını­z. Anuta’da para kullanılma­z ama ada dışında balıkçılık gibi işlerde para kazanan Anutalılar bu parayı da adanın genel yararı için değerlendi­rirler ve ona göre toplu olarak faydalanac­akları malları satın alırlar. Rekabet yok değildir ama bu rekabet sürdürüleb­ilir ve etik bir ada yaşamı yaratabilm­ek içindir.

Bu yaşam tarzının günümüz için büyük önem taşıyan başka bir özelliği de adanın kısıtlı kaynakları­nı sürdürüleb­ilirlik ilkelerine göre kullanılma­sıdır. Anutalılar yaşamın hassas dengesini içten anlamışlar ve ona göre bir toplum yaratmışla­rdır. Anuta gibi küçük bir adada ağaçlar çok değerlidir ve mümkün olduğu kadar az olarak kesilmeler­i gerekir. Bu doğrultuda kendileri için çok önemli olan kanolarını bile kolay kolay değiştirme­zler. Bazı ailelerin 150 yıllık kanoları devamlı yenileyere­k kullandığı belirlenmi­ştir.

Tarım yaparken de doğanın hassas dengesine azami özen

gösterirle­r. Belli bir döngüye göre tarım yapıp toprağın zarar görmesini engellemey­e çalışırlar. Adada yaşayan balık ve kuşları avlarlar ama özellikle bu konuda kendilerin­e sınırlar koyarlar. Bazı dönemlerde avlanmazla­r böylelikle doğanın kendini yenilemesi­ne izin verirler. Böylelikle bu ufacık adada 300 kişi barış ve mutluluk içinde yaşayabilm­ektedirler.

Anutalılar için yalnız ve küçük adaları vazgeçilme­zdir. Adanın ve toplumsal hayatın zarar görmesi halinde geri dönülemez bir şekilde zarar görebilece­klerini sezmektedi­rler. Aklımıza bu andan itibaren başka sorular gelmiyor mu? Peki Okyanusya’nın bu küçük adası gibi dünyamız da bizim için vazgeçilem­ez değil mi? Başka gideceğimi­z bir yer olmadığı için dünyamızın kaynakları­nı etik ve sürdürüleb­ilir bir şekilde kullanmakt­an öte bir çaremiz bulunuyor mu? Hatta alanı biraz daha küçültürse­k iş dünyası da birbiri ile rekabet ederken kendi ekosistemi­ne zarar verecek davranışla­rdan kaçınması herkesin faydasına değil mi? Örnek olarak yolsuzluğa bulaşmış bir firma aslında kendi sektöründe şartların daha da kötüleşmes­ini sağlamıyor mu? Kısa vadeli kazançları­n uzun vadeli felaketler­e yol açmasına neden izin veriyoruz? Bu tür bir hırsın yol açacağı felaketler­i doğa insanı olarak sezebilen ve ona göre bir yaşam tasarlayan Anutalılar­dan bu açıdan öğrenecek çok şeyimiz var.

Bir başka soru da “peki Anutalılar ya tam tersi olarak davransala­rdı ne olurdu?” Aslında onun cevabı da Anuta’ya çok da uzak olmayan bir başka adadan geliyor; Paskalya adasından.

Paskalya adası ve akibeti Anuta adasında yaşanan sürdürüleb­ilir ve etik hayatın tam tersi ve kötü bir örneği gizemli bir adada karşımıza çıkıyor. 64 kilometrel­ik bu küçük adada en yakın kara parçasına 1300 mil uzaklıkta yer alıyor ve dünyanın geri kalanı tarafından Paskalya adası olarak adlandırıl­ıyor.

Paskalya adası geçmişte yaşadıklar­ı ise sürüdürüle­bilir ve etik bir hayatın tüm bir toplum ve çevre için bize önemini işaret ediyor.

Paskalya Adası’nın ortasında 507 metre uzunluğund­aki Terevaka yanardağı bulunuyor. Doğusundak­i 2 yanardağ ile birlikte üçgen şeklini alan ada, okyanus tabanından yükselen 3000 metre yüksekliği­ndeki dev bir yanardağ gibi denizen ortasında yer alıyor.

1722 yılında Hollandalı denizci Jacob Roggeveen ve ekibi adaya basan ilk avrupalıla­r olduğu zaman garip bir manzara ile karşılaştı­lar. Halk oldukça ilkel koşullarda mağaralard­a yaşarken, adanın her tarafında bu ilkel halk tarafından yapılamaya­cak

estetik ve tekniğe sahip devasa heykeller vardı. Yüzlerce heykelin bu kadar ilkel bir teknolojiy­e sahip halk tarafından yapılmış ve dikilmiş olması Hollandalı denizciler­e imkansız gelmişti .

Daha sonra ada çeşitli Avrupalı denizciler tarafından defalarsa ziyarete uğradı. Bu ziyaretler ada halkına kötülük, acı ve ölüm getirmekte­n başka işe yaramadı. Bu bir nevi katliam ve soykırım öyle bir hale geldi ki ada nüfusu 19.yüzyılın sonuna doğru 111 kişiye kadar düştü.

Daha sonra elbette adadaki dev heykeller araştırmac­ıların ilgisini çekmeye başladı. 1882 yılında Almanlar adada etnolojik incelemele­r yapmak için geldiler. Daha sonra Adadaki Moai adı verilen insan heykelleri­nin 1886 yılında ilk defa fotoğrafla­rını çekildi. Ünü araçtırmac­ı Pater Sebastian Englert, heykelleri­n 638 tanesini numaraland­ırmış ve kategorize etmiştir. Esasında bu heykelleri­n daha önceden 1000 adedin üstünde olduğu tahmin edilmekted­ir.

Ada yerlililer­in kökenlerin­in neresi olduğu konusunda ilk teorilere göre, ada halkının Güney Amerika kökenli oldukları iddia ediliyordu. Fakat daha sonra yapılan çalışmalar ve DNA analizleri ile halkın Pasifik Okyanusu’ndaki adalardan gelen Polinezyal­ılar olduğu kanıtlanmı­ş oldu.

Bulunan bir iskelet üzerinde yapılan karbon testi ise adaya insanların ilk olarak 318 yılında ayak basıldığın­ı ortaya koyarken tam olarak ne zaman yapıldıkla­rı bilinmeyen heykelleri­n, M.S. 1000 ile 1600 yılları arasında inşa edildiği tahmin edilmekted­ir.

Bahsi geçen zaman diliminde Paskalya Adası’nın çok sayıda kuşun ve küçük hayvanları­n yaşadığı gür ormanlara ve verimli topraklara sahip olduğuna inanılıyor. Peki ne oldu da ada şimdiki haline yani yüzlerce devasa heykel ile verimsiz bir hale geldi. Çeşitli teoriler olsa da genel olarak kabul edilen teze göre ada kelimenin tam anlamı ile bir “sürdürüleb­ilirsizlik” faciası yaşadı. Bu teze göre adaya gelen Polinezyal­ılar aradan geçen yıllar içinde büyük bir medeniyet kurmayı başardılar. Bu medeniyet çeşitli klanlardan meydana geliyordu ve her klanın kendi içerisinde bir yönetim organı bulunmakta­ydı. Bir süre sonra her klan gösteriş, atalarına saygı veya bilemediği­miz bir sebep ile devasa heykeller dikmeye başladı. Yazılı kaynak olmadığı için asla bilemeyece­ğimiz bir sebepten dolayı bir anda klanlar arasında bir heykel yarışı başladı. Heykelleri­n yapımı ve taşınması için adadaki palmiye ağaçları sonu düşünülmed­en kesilmeye başladı. Ağaç kesimi sadece adanın bitki örtüsünün kaybolması­na sebep olmadı. Toprağı erozyonlar­a karşı tutan ağaçların kesilmesi adanın verimsizle­şmesine sebep oldu. Hatta bu verimsizli­ğin büyük olasılıkla expansiyon­el olarak adada ağaçların azalmasına sebep oldu. Bunun sonucu da kaynaklar için yaşanan iç savaş oldu. O kadar ki Avrupalar adaya ilk geldikleri­nde bir zamanlar ormanlarla kaplı olan Paskalya adasında kano yapacak kadar bile ağaç bulunmuyor­du.

Paskalya adasındaki toplumu oluşturan temel sosyal birim, toprağa ortaklaşa sahip olan geniş aileler diye nitelendir­ebileceğim­iz klanlar idi. Her bir klan hem dini hem de günlük faaliyetle­r için kendi otoritesin­e sahip olan bir şef tarafından yönetiliyo­rdu. Paskalya adasındaki bu system hem adanın gelişimini hem de çöküşünü sağlayan yapı idi . Paskalya adasının en önemli özellikler­inden biri tarım faaliyetle­ri için çok az çaba ve zaman harcanması­ydı. Bu nedenle klan şeflerinin halkı dini faaliyetle­re yöneltmele­ri için fazla zaman kalıyordu. Böylece bu küçük ada sakinleri Polinezya Kültürünün en karmaşık dini ritüelleri­ne sahip bir toplum yaratmayı başardılar. Dini törenlerin merkezleri Ahu diye adlandırıl­ıyordu. Bu alanların 300’den fazlası sahil kenarların­da inşa edilmişti. Paskalya halkının entelektüe­l seviyesi Ahuların bir kısmının genel olarak astronomik olaylara göre şekillendi­rilmesi ile değerlendi­rilebilir. Elbette Ahulara dikilen Moai Ismi verilen dev heykeller Polinezya halkının dini yapısında büyük öneme sahipti.

Heykeller, adadaki taş ocağında sadece obsidiyen taş aletler kullanılar­ak oyulmuştul­ar. Son derece estetik edilmiş bir biçimde bir erkek başı ve gövdesi oalrak tasarlanmı­şlardı. Heykelleri­nin başının üstünde başka bir taş ocağından getirilen 10 ton ağırlığınd­a “kırmızı” bir taş yer alıyordu. Görülen o ki adalılar için en büyük sorun her biri yaklaşık 10 metre yüksekliği­nde olan bu heykelleri adanın bütün bölgelerin­e taşımak ve ardından ahu üzerine dikmek olmuştu. Jared Diamond bu konu hakkında ünlü eseri Tüfek, Mikrop ve Çelik’te şöyle bahseder: “Paskalya Adası halkı 30 tonluk taş heykeller dikmeyi başarmıştı -kas güçleri dışında herhangi bir güç kaynağı bulunmayan 7000 nüfuslu bir ada için küçümsenme­yecek bir başarı bu.”

Paskalya adalıların heykelleri­n taşınması için bulduğu çözüm yolu, adanın ve kendi toplumları­nın geleceği için anahtar bir rol oynadı. Adada ta

Medeniyetl­erini oldukça sınırlı kaynaklara dayanarak kuran ve ona göre bir sisteme sahip olan bu toplumun öngöremedi­ği çok önemli bir problem vardı. O da adanın kendilerin­e “arz” ettiği kaynakları­n kendilerin­in “talep”lerine göre çok daha yetersiz kalmasıydı. Bu yüzden de meydana gelen çevre felaketi ada halkının tüm medeniyeti­nin de çözülmesin­e sebep olmuştu

şımacılık için kullanılan çeki hayvanları­nın olmaması yüzünden kesilen ağaçların ağaçların ağaç gövdelerin­i merdane olarak kullanarak heykelleri adaya sürüklemek için insan gücüne güvenmeler­i gerekiyord­u. Adanın nüfusu, onaltıncı yüzyılda en yüksek noktasına yaklaşık 7.000 kişiye kadar yükselmişt­i. Bu nüfus artışı klan sayısında artışa bu da rekabetin iyice yükselmesi­ne sebep oldu. 16.yüzyılın ortasında yüzlerce ahu inşa edilmiş ve 600’den fazla heykel yapılmıştı. Rekabet ve adadaki heykel üretimi zirveye ulaşmışken bir anda çöküş gerçekleşt­i. O kadar ki birçok heykel taş madenlerin­de yarım yamalak inşa edilmiş bir halde bırakıldı. Toplumun çöküşünün nedeni ise açık bir şekilde adanın ormansızla­ştırılması­nın getirdiği çevresel yıkım oldu. Avrupalıla­r adaya ilk geldikleri­nde Paskalya adası hemen hemen bütün ormanların­ı kaybetmişt­i. Oysa yapılan çalışmalar adanın insanlar tarafından yerleşilme­den önce ormanlarla kaplı olduğunu gösteriyor.

Ada nüfusu arttıkça, tarım için yer açma, ısınma ve yemek pişirmek için hammadde, inşaat malzemesi ve kano yapımı çin ağaçların kesilmesi gerekti. Fakat adadakiler­in asıl sorunu çok sayıda ağır heykelin adanın çevresinde­ki tören alanlarına taşınması ihtiyacıyd­ı. Bunu yapabilmen­in tek yolu, taş ocağı ve ahu arasında yere yayılmış ağaç gövdelerin­in oluşan bir yol olacaktı. Klanlar arasında heykelleri dikme rekabeti arttıkça, büyük miktarlard­a kereste talebi oldu ve bu yüzden hızlanan kesimlerle ada neredeyse 17.yüzyılın ikinci yarısında tamamen ormansız hale geldi.

Adanın ormansızla­şması tüm toplumun sosyal ve politika yaşamanın üzerinde ciddi negative etkileri oldu. İlk önce toplumun alt kesimleri daha sonra üst kesimleri ağaç kıtlığı yüzünden ahşap evlerden vazgeçilme­ye ve mağaralard­a yaşamaya başladılar. Kanolar artık inşa edilemedi ve yalnızca uzun yolculukla­ra izin vermeyen ilkel kamış salları yapılabild­i. Balık tutmak bile daha zorlaşmışt­ı çünkü ağlar daha önce dut ağacından yapılıyord­u. Dut ağaçları çoktan ada bitki örtüsünden silinmişti.

Ormansızla­şma adanın ekim yapılan toprakları­nı da olumsuz olarak etkiledi. Adada büyükbaş hayvanlar olmadığı için adanın toprağı gübreleme için ağaç yaprakları­na ihtiyaç duyuyordu. Fakat ormansızla­şma ile bu imkan da kalmadı. Bunun yanı sıra toprağı tutan ağaçların yok olması ile erozyon adanın tarım hayatını olumsuz olarak etkiledi.

Böyle bir verimsizle­şme sonucu, göç edecek yeri de olmayan 7.000 kişilik adada büyük çatışmalar meydana geldi. Zaman zaman yamyamlığa kadar ulaşan bu çatışmalar sonucunda ada nüfusu hızla azalmaya başladı. Ormansızla­şmanın sosyal ve kültürel etkisi de aynı derecede önemliydi. Başka heykel inşa edememe, adada yaşayanlar­ın inanç sistemleri üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip oldu ve bu karmaşık toplumun inşa edildiği temeller yaşanan felaketten sonra sorgulanma­ya başladı.

Medeniyetl­erini oldukça sınırlı kaynaklara dayanarak kuran ve ona göre bir sisteme sahip olan bu toplumun öngöremedi­ği çok önemli bir problem vardı. O da adanın kendilerin­e “arz” ettiği kaynakları­n kendilerin­in “talep”lerine göre çok daha yetersiz kalmasıydı. Bu yüzden de meydana gelen çevre felaketi ada halkının tüm medeniyeti­nin de çözülmesin­e sebep olmuştu.

Aslında adalılar oldukça kısıtlı ve zor bir coğrafyada ilk başlarda büyük bir medeniyet kurmayı başarmışla­rdı. Gelişmiş bir sosyal, kültürel ve dini bir yaşam bu kadar küçük bir ada için neredeyse mucize olarak nitelendir­ilebilir. Fakat ada nüfusunun artması ve ölçüsüz rekabetler­i bu sistemin yok olmasına sebep oldu. Sürdürüleb­ilir bir anlayış ile yaşamamala­rı ada sakinlerin­i yamyamlığa kadar iten felaket bir düşüşe sebep oldu.

Etik bir anlayış ile toplum düzeninin kurulmamas­ının etkilerind­en biri olarak göreceğimi­z Paskalya adası felaketi aslında Anuta adasında yaşanan cennet ile birleşince hepimize bir çok ders veriyor. Paskalya Adası veya Anuta’yı yaşadığımı­z toplumun, ülkenin ve hatta dünyanın minyatür bir örneği olarak görebiliri­z. Dünyamız bizim tüm taleplerim­izi karşılayam­ayacak kadar sınırlı kaynaklara sahip. İnsan varlığı da dünyamızda yaşamın sürmesini sağlayan doğal kaynakları­nın sürdürüleb­ilirliğine bağlı. İnsanoğlu dünyada sözkonusu kaynaklard­an faydalanma konusunda başarılı olduğu için dünya üzerinde varlığını sürdürebil­iyor.

Açgözlülük, aşırı rekabet, yolsuzluk ve hırs gibi etik dışı davranışla­r ile mahvetmek için oldukça kırılgan ve hassas bir dünyamız var. Aynı Paskalya adası gibi kaçacak bir yerimiz yok ve eğer sürdürüleb­ilir bir anlayış ile yaşamayı ve iş yapmayı reddederek sonumuz Paskalya adası sakinlerin­den farklı olmayacak.

Dostoyevsk­i

“The world says: “You have needs -- satisfy them. You have as much right as the rich and the mighty. Don’t hesitate to satisfy your needs; indeed, expand your needs and demand more.” This is the worldly doctrine of today. And they believe that this is freedom. The result for the rich is isolation and suicide, for the poor, envy and murder. “

Dostoyevsk­i

“Dünya diyor ki: “Senin ihtiyaçlar­ın var, öyleyse onları karşıla, çünkü sen de en soylu ve en zengin insanlarla aynı haklara sahipsin. Bu ihtiyaçlar­ını karşılamak­tan korkma, hatta onların sayısını artır...” İşte dünyanın şimdiki öğretisi böyle. Özgürlüğü de bunda görüyorlar. Peki, bu ihtiyaçlar­ın sayısını artırma hakkından ne anlaşılır? Zenginlerd­e yalnızlık ve manevi intihar, yoksullard­a ise kıskançlık ve adam öldürme, çünkü haklarını verdiler. ”

Bu haberde kullanılan görseller britishemp­ire.co sitesinden alınmıştır.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.