Duygu patlaması ile yazıyorum

Kitap - - SÖYLEŞİ - SÜREYYA KÖLE

Bir solukta okunan, coşku yüklü bir kitap diyebiliriz Sinek Valesi Nizamettin için. İşin sırrı nerede, diye sormak isterim.

Açıkçası, benim herhangi bir plan programım olmaz yazarken. Elime kalemi kâğıdı alır, aralıksız yazarım. Ben ne kadar ara vermeden yazarsam okur da o kadar aralıksız, sıkılmadan okuyacak gibi gelir bana. Sanırım sonuç çoğu zaman tam da beklediğim gibi oluyor, kitabı okuyan biri olarak siz ne dersiniz?

Kesinlikle öyle... Pek çok yazar bilgisayarda yazıyor artık, siz hâlâ kâğıt, kalemle yazanlardan mısınız?

Evet, deftere yazıyorum ben. Bir kitap için birkaç defter bitirdiğim oluyor. Bilgisayarın karşısına geçtiğimde aklımda ne varsa uçup gidiyor. Ekrana bakarak yazmam mümkün değil.

Topluma açık alanlarda, pastane türü mekânlarda yazdığınızı biliyoruz. Dikkatiniz dağılmıyor mu?

Aksine, o kalabalığı hissetmek isterim. Yazmaya başlayınca bir fanusun içine hapsederim zaten kendimi. İnsanları görürüm, hareketlerini izlerim, ancak çalışmamla ilgiliyimdir o anda.

Sizin için “fantastik edebiyatın kraliçesi” diyorlar. Siz kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Benim yaptığım şey, büyülü gerçekçilik. Türkiye’de bunun temsilcisiyim ben. Hatta öncüsüyüm demek de mümkün. Yazdığım her şey gerçek yani. Farklı olan benim onu sunuş biçimim. Son yıllarda büyülü belgesel gerçekçilik denilen şeyi yapıyorum. Dünyanın ya da Türkiye’nin yakından tanıyıp bildiği gerçek birini romanlarımda büyülü gerçekliğimle buluşturup okura öyle sunuyorum. Stalin, Marilyn Monroe, Kennedy, Tanpınar bunlardan yalnızca birkaçı.

Baştan beri tarzınız bu mu?

Mösyö Hristo ile bu şekilde başladım ben. 15-16 yaşlarımda yazdığım bir öyküydü. İlk kitabımdan bu yana, yazar olarak dünyayı böyle bir prizmadan görüyorum.

Peki, Vale Nizamettin gerçek mi? Gerçek olmaz mı, tabii. (Gülüyor.) Sultanahmet’te kavga ettiğim bir adamdır. Sokağı otoparka çevirmişler, yüksek fiyata park et- menize izin veriyorlar. İstenilen rakama itiraz edince, bildiğin, arabayı aldı, kaçtı. Sonradan romanıma girdi kendisi.

Kadınların futbolla pek ilgisi olmadığı düşünülür. Oysa siz dünyaca ünlü iki futbolcuyu romanınıza taşıyacak kadar futbolla ilgili olmalısınız.

Ronaldo ve Neymar... Kadınlarla ilgi yerleşmiş bu düşüncenin aksine, futbolu sevdiğim doğrudur. Oldukça ilgiliyimdir, evet.

Öyleyse size ofsaydın ne olduğunu mu sorsam?

(Gülüyor.) Zor soru. Ama yanıtlayabilirim yine de.

Okurlar, romandaki anlatıcıyı gerçekteki siz kabul ederse, (Evet, benim, diyor.) seyahat ettiğiniz yerlere bakıp, kıskanacaklar sizi. Sahi, tüm o yerleri gezdiniz mi?

Elbette. Hatta fazlasını. Dünyanın pek çok yerine gittim. Yazdıklarım birebir gidip gör- düğüm yerler. O transatlantikler, lüks uçak yolculukları falan da doğru. O devasa gemilerde, onca yüksekten görüyorsunuz denizi. Nalan’la birlikte gezdik hem de.

Nalan da gerçek yani?

Tabii. Diyorum ya, gerçeğin üstüne büyülü tülümü atıyorum ben yalnızca.

Bu ara yazarlar arasında, görülen rüyaları not etmek, hatta günce ciddiyetinde düzenli yazmalar, pek bir yaygın. Sizin rüyalarla ilişkiniz nedir? Ne kadarı yazdıklarınıza yansıyor?

Benim yazdıklarımın rüyalarla hiçbir ilgisi yok. Gördüğüm rüyaları hayatıma ilişkin yorumlarım, ancak edebiyatımda hiç kullanmam. Çünkü dediğim gibi, yazdıklarımın çoğu gerçek. Bu anlamda rüyalara ihtiyacım yok.

Televizyon kanallarındaki programlara bakınca “Türkiye açık bir tımarhaneye döndü” demekten kendini alıko- yamıyor insan. Bu durumu bir yarışma programı üzerinden romanınıza taşımaya nasıl karar verdiniz? Benineyintetiklediğininçokdafarkındadeğilim aslında. Sahiden de böyle bir yarışma programı var televizyonda. Daha dramatik olması gerektiğini düşündüm sanırım; o yarışmada daha kışkırtıcı bir şeyler olması gerektiğini. Olayın üzerine gittim biraz.

Onun için de rüya gibi kadınları, rüya gibi erkekleri mi taşıdınız o programın jüri koltuğuna?

Bugünün koşullarında Ronaldo ve Neymar, gençliği ve gücü en iyi temsil eden iki erkek bence. Yarışmada, karşılarında belli yaşta, yıkılmış, dökülmüş, bakımsız kadınlar var. Bu adamlar tarafından hakarete uğradıkça programa daha da koşarak geliyor o kadınlar... Üzücü değil mi?

Peki ya Rihanna?

O da Vale’yi baştan çıkarmak için girdi romana. Çok güzel bir kadın değil mi ama? Bence çoğu erkeğin rüyalarını süsleyecek kadar güzel. Valenasılkarşıkoysunona, düşünsene.

Nazlı Eray, 1959 yılından beri aralıksız yazıyor. Çok sayıdaki öykü kitabı ve çok sayıdaki romanıyla hatırı sayılır bir okur kitlesine sahip olan Eray’la son romanı Sinek Valesi Nizamettin ve yazarlığı üzerine konuştuk.

Önce bir mağara ve o mağaradaki cenaze töreni, sonra bir türbenin avlusu, ardından bir televizyon stüdyosu, derken bir anda dünyanın farklı farklı kentleri… Bu ani geçişler, sıçramalar nasıl oluştu?

Bunu çok planlı yaptığımı söyleyemem açıkçası. Bir nehrin suyuna bırakır gibi bırakıyorum yazdıklarıma kendimi. Daha çok duygu patlaması ile yazıyorum. Bu romanı yoğun birçalışmaylatamamladımmesela. Buarada kendimiçokyorduğumusöylemeliyim.

Roman denince, konunun bir sonuca bağlanması beklenir ya, Sinek Valesi Nizamettin’de böyle olmuyor. Kahramanların hikâyesi bir kesinlik kazanmadan bitiyor. Neden?

Ben onu sevmiyorum. Hayat bir yere bağlanıyor mu? Hayır. Bırakın, roman da bağlanmasın. Mahsus öyle açık bıraktım sonunu. Mesela Nalan’a ne olmuş olabileceğine okur karar versin. Neden susuyordu örneğin? Neden ve kimden korkuyordu ya da? Böyle olsun istedim. Umarım okurların seveceği bir roman olmuştur.

SİNEK VALESİ NİZAMETTİN, Nazlı Eray, Everest Yayınları, 218 s.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.