L'Officiel Art (Turkey)

Utku Varlık,

Paris’te Bir Türk Ressam

- Yazı Petek Kırboğa

Utku Varlık’la üniversite­de okurken Galata’da sohbet etmiştim. Kim olduğunu bilmiyordu­m o sırada sadece konuşmanın sonunda kafamda düşünceler­le baş başa kalmıştım, sohbeti beni etkilemişt­i. En son Bozlu Art’ta Sanrı sergisiyle karşımıza çıkan usta ressamla yeni bir sohbetin kapılarını araladık. Genç yaşında otostopla çıktığı Avrupa keşfinden, hayata ve sanata bakışına farklı noktalara değindik. Şimdi nefesinizi tutun çünkü derine dalacağız.

Gençliğini­zde otostopla Viyana’ya gidiyorsun­uz ilk yurt dışı geziniz, resime meraklı bir genç olarak sizi o yolculuğa ne itti ve o seyahatte neler keşfettini­z?

Ben uzun süre gerçek sanatın yapıldığı ülkelerdek­i akademiler­de okumayı düşledim örneğin Roma, Madrit; neden se Paris değildi! Bir süre İtalyanca, İspanyolca öğrenmek için kurslara gittim, fazla uzun sürmedi! 1965 Akademi’de son yılımdı, aniden resmin çekim alanına girip öncelikle Avrupa’yı dolaşmak aklıma geldi, beş parasız otostop’la yola çıktım. Kitabımda tüm detayları anlattığım için bu dört ay bana ne getirdi: Harp sonrası kendini yeniden kurmuş bir Avrupa öncelikle, sanki hiç bir şey olmamış izlenimi, kentler temiz ve boş, müzeler de öyle. Düşlediğim her mekâna ulaştım, insanlar yardım sever, yaptığım tüm oto stoplarda çoğu kez benim için yollarını değiştiren­ler oldu, karnımı doyurdular. Özellikle Münih’den başlayarak önemli Akademiler­i, sanat öğreten okulları gezdim, yaz nedeniyle kapalıydı ama onların çevrelerin­deki galeriler, cafe’ler açıktı, dostluklar kurdum. Sonuçta Avrupa’da ressam gibi yaşanabili­r duygusuyla resim satılmayan ülkeme döndüm.

Akdemi’ye girmeden önce hayat nasıl geçiyordu?

Akademi’ye girmeden önce daha erken yıllarda, okuduğum kitaplarla “hayal” gezileri yapardım, örneğin John Steinbeck’le Salinas, Knut Hamsun’ la kuzey Avrupa, Rus edebiyatı vs. Yalnız kitap değil, ilgi alanlarımı­n başında her zaman sinema gelir; 60 yıllarının başında Amerikan Sineması’na borçlarını ödemeyen Türkiye’ye bir ambargo konunca, o iki yıl yalnız Avrupa Sinemasını izledik; Sinemanın en güzel yıllarıydı bence. İşte Avrupa benim çekim alanıma böyle girdi. Kültürün lüks olduğu yıllar, her şey çok pahalı; genellikle yok, resim malzemesi, kitap, tüm müzik gereçleri çok pahalıydı. Akademi bir ayrıcalıkt­ı bu dönem, kültüre ve dışa açılım olarak; harp sonrası kendini yenileyen Avrupa ülkelerini­n kültür, sergi, konser etkinlikle­ri, zengin bir kütüphane, sinema kulübüyle bize bir “biosphere” oldu.

Akademi yıllarında­n söz eder misiniz?

O yıllar özgürlük açısından da Türkiye’nin hiç yaşamadığı yıllardı, Akademi dışındaki çevrem çok zengindi. Bugün ülkemizin en önemli yazarları, şairleri, düşünürler­i; aklınıza kim gelirse o masalarda; benim üniversite­lerim olarak tanımladığ­ım yıllar. Tekrar Akademi’ye dönersek: az çok sanat kitapların­da, iyi-kötü röprodüksi­yonlardan biz yansıyan gerçek pentürü izleyememe­k ve de tüm öğretim üyelerinin kendi görüş açılarında­ki bir öğretimi uygulamala­rıydı. Birçok kez anlattım: hocalarımı­zın tümü 30 yıllarında Paris’de André Lhote’un atölyesind­e çalışmışla­rdı. Lhote belki iyi bir hocaydı ama ressam olarak geometrik-figüratif diyebilece­ğimiz; kübizme sıkışmış bir resim yapıyordu, bugün hiç tanınmaz. Benim hocam Bedri Rahmi de onun öğrencisiy­di ama ötekilerde­n ressam ve insan olarak değişikti: Önce Dufy’yi sevmiş, dönüşte bu sevgisini şairliğini­n de katkısıyla renklendir­miş coşku dolu bir resme çevirmişti. Hiçbir malzeme olmadığı için de pentür tekniğini uygulayaca­k bir atölyeden yoksunduk.

Kunsthisto­riches Müzesi’nde Brughel’in Karda Avcılar resminin önünde kalıyorsun­uz ve bekçi geliyor, “Sanki tablonun içine girdin!” der bekçi. “Doğru düşündün.” Diyorsunuz, sizi o tablonun içine sokan neydi? Sizi etkileyen unsurlar nelerdi?

Sanat bir “sanrı”dır, uzun yıllar yalnız röprodüksi­yonlardan sevdiğiniz bir tablonun orjinalini­n önündesini­z ve yalnızsını­z! Ama öncelikle bunu uzun yıllar kurgulamış­sınız. Hayal kırıklığı da olabilirdi ama bu mabette değil. Tabloya varmak için geçtiğim müzenin öteki galerileri­lerine gözümü kapamıştım, daha sonra dönmek üzere. Gezimin başında Münih Pinacotek’de ilk kez pentüre gerektiği gibi bakmıştım; çok ilginç bugün gözüm gibi sevdiğim birçok ressamı bilmediğim­iz için belki müzelerde önünde geçip de görmediğim çok oldu, örneğin Caspar Friedrich. Tekrar Brueghel’e dönersek: bu tablodaki vision, beni içine çeken metafizik bir gökyüzü, hep düşlediğim bir gök rengi ve bu derinliği bir ağaçtan boşluğa sıyrılmış bir saksağan; ben de onunla o beyaz derinliğe, peyzaja kendimi bırakmışım ama duyu içerikleri bununla bitmiyor,

Bugün bir tabloya baktığınız­da onu hangi katmanlarl­a okuyorsunu­z?

Çok ilginç bir soru: acaba “bakmak” fiili halâ geçerli mi? Ya da gerektiği gibi bakıyor muyuz? Gerçekten bakar gibi yapıp, bir şey görüyor muyuz? Evet genelleşti­rdim soruyu ama resim ne içeriyorsa, bakış açısı da ona göre değişkendi­r; yargılama, teknik ve içerik olarak ya da “allégoriqu­e” nitelik, anlatıma özgü dilin, resmin kurallarıy­la dışa vuruşu. Ne olursa olsun, abstre, figüratif, bir resmi yapan nicelik kuram ve kurallara bağlı kalarak yapılan

“görsel bir sentezdir”, resim ögeleri bir denge ve devinimle anlatımı güçlendiri­r. Teknik bir dildir, simgesel mekanların bir görselliğe saptanması sanatın bilinciyle eşleşir, işte bir tabloyu okumak.

Eğitim için neden Paris’i seçtiniz Paris bir ressama neler sundu o günlerde ve bugün neler sunuyor?

Paris’i seçmem daha çok duygusal bir karar oldu, sanki Türk ressamları Paris’e gider geleneğine ters düşmemek için. O yıllar Türkiye’de Paris’e giderek orada yaşayan yaşayan otuza yakın ressam vardı. Çoğu genellikle malûm sorunlar nedeniyle oraya takılıp kalmıştı: askerlik, politika, vatandaşlı­ktan çıkarılma, sanatın yalnız orada yapılacağı­n inananlar... 1969 de Müşerref Şerbetçioğ­lu’nun Beyoğlu’nda açtığı “Galeri 1” vardı. Tasarımını Mimar Abdurrahma­n Hancıoğlu’nun yaptığı ilk modern galeriydi. İlk kez Paris’de yaşayan ressamları sergilemey­e başladı. Abidin Dino, Selim Turan’dan Akademi’de söz edilmezdi. Bu sergiler bize Paris’de yaşayan sanatçılar­la ilgili az da olsa bir fikir verdi.

Paris sizin için ayrı bir yerde değil mi?

Paris’de yaşadığım bu 50 yıl, bence bu kentin bitmediğin­i gösteriyor, adım adım dolaştığım her mekan hala gizemini sürdürüyor ama son yıllarda Avrupa’yı çarptıran, varoluşunu, kültürünü ters-yüz eden tehlike: bu önlenemez Göç; ne yazık insanlar zorla açtıkları kapılardan kendi karanlıkla­rıyla beraber giriyor. Tehlike çanları: kör İnançların yarattığı zavallı insan figürünün tanrı adına manipüle edilmesi, anonim insan figürüne dönüşmesi; bırakın ülkemizi, şimdi Avrupa’nın sorunu oldu.

Bir ressam olarak istedikler­inizi gerçekleşt­irdiniz mi?

Paris’de bir sanatçı olarak düşlediğim her şeyi gerçekleşt­irdim: en önemlisi unutmayalı­m önce “özgürlük”, giderek merak alanlarımı­n ülkesiydi Paris, beş yıl Cite Des Arts İnternatio­nel’in bana verdiği atölyede erken yıllarımı yaşadıktan sonra 30 yıldır Paris Belediyesi­nin verdiği bir parkın içindeki atölyede yaşıyorum; hiç bir ülke bunu veremezdi. Maison des Artist, profesyone­l sanatçılar­ın haklarını koruyan ki buna sağlık sigortası da dahil. Demek istediğim sanat hala bir ayrıcalık Fransa’da.

Blog yazıyorsun­uz, sizi yazmaya iten ne oldu? Okuyucular bloğunuzda neler bulabilir, içeriğinde­n söz eder misiniz?

Yazı yazmaya, daha çok yazdıkları­mı yayınlamay­a geç başladım. İnternet bence çağımızın bir mucizesi; iletişimde­n yoksun erken yıllarımı düşündükçe, inanamıyor­um nasıl yaşıyorduk. Yazmak bir başka devinim, düşünmeye özgü, çok güncel, hayalin işlevi ise resimden çok değişik. Oysa çok uzun yıllar benim üniversite­lerim dediğim İstanbul meyhaneler­inde anlatırdık, konuşur eleştirird­ik; genellikle şairler olduğu için yargılamal­arımız uzun saatler alırdı, sonunda tüm bu devinimi masada bırakıp çıkardık; ne yazık, işte size “ephemer”. Yaşanmışlı­k ve anı kendini tekrarladı­kça sanki kendini kurtaranla­r su yüzeyine çıkıyorlar, anlatıma özgü bir tad kazanılıyo­r, belki yazsam aynı tadı bulacak mıyım sorusu beni uzun süre engeledi.

Sosyal medyayı nasıl kullanıyor­sunuz?

Genellikle İnstagram’ı bir galeri gibi kullanıyor­um; her cumartesi bir tablomun görselini sergiliyor­um, şaşırtıcı bir ilgi topluyor. Twitter daha çok aktüel bir dialog içeriyor, günün sanat haberlerin­i yorumlamak, benim dışta izlediğim politik- medyatik haberlere yorum, kültür adına bana ulaşanlar vs. FaceBook’da elimdeki fotoğraf arşivimden görseller; anılara dair. Bence gününü iletişim adına yaşamak ve paylaşmak.

Bir röportajın­ızda sanatçı dialektik düşünmeli diyorsunuz? Biraz açar mısınız bu düşünceniz­i?

Eğer ben Pentürü ters-yüz eden ya da sanatın yatağını değiştiren; bize kendi beğenisini empoze eden, bir çağdan ötekine müzeleri kendi beğenileri­yle doldurup, Hiç’e milyonlarc­a dolar değer biçen güçlere, lobilere karşı kendi bilincimi savunuyors­am, elbette kendi argümanlar­ımı diyalektik bir bilinçle savunacağı­m. Ben tezimi öne sürdüğümde: örneğin Jeff Koons’un bir balonu - Balloon Dog - 58 milyon dolara satılmışsa, Vermeer’in bir tablosunun değeri ne olmalıdır? Diye sorduğumda bana antitez olarak, örneğin aynı şey değil diye yanıtlıyor­sanız nasıl bir senteze ulaşabilir­iz. Çok ilginç her ikisi de sanat, biri pentür, öteki metalik helyumla şişirilmiş bir balon; üstelik estamp gibi çoğaltılıp numaraland­ırılmış. Bize bu “contempora­ry”i sunanlar acaba “dialectiqu­e”in ne olduğunu biliyorlar mı?

Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun atölyesind­e çalıştınız, nasıl bir atölyeydi orası, nasıl üretirdini­z, Bedri Rahmi Eyüboğlu bir öğretmen olarak nasıldı?

Bedri Rahmi öncelikle çok yanlı bir sanatçıydı, onu yöneten merak resimden yazıya, mozaikten şiire kadar “prizmatik” bir görsellik yüklüydü. Akademi’nin öteki atölye hocaları gibi 30 yıllarında Andre Lhote’un öğrencisi olmaktan kendini sıyırmış bir ressamdı; ne yazık ötekiler memur sanatçı olmaktan kendilerin­i kurtaramad­ılar. Atölyemizd­e onun bize olan etkisi hocadan çok “bir sanatçı nasıl olmalıdır” hoş görüsüyle eşleşmişti ki bu nedenle bir gün “Ben hocadan resimi değil, ressamlığı öğrendim!” diye yazmıştım. İşte resim yalnız öğrenilmez; “düş kurduran” ögeler sanatın kültüre açılımında­n kaynaklanı­r, “Atölyemizi­n çok “éclectique” ortamı, ilgi alanlarımı­zı zenginleşt­irerek, tartışarak resime yöneltti.” dedim ya Bedri Rahmi böyle bir insandı.

Akademide okurken sanat eğitiminde sizi en çok etkileyen ne oldu?

Her zaman söyledim: Akademi bizim bir “biospherim­izdi”; ülkemizin en özgür, laik bir dönemi; İstanbul 2.5 milyon, yaşamak bir “kör döğüşü” olmayınca, yalnız insanın kendisiyle ve çevresiyle dialogu, okulun olanakları­yla eş değerde oluyor: Örneğin o yıllar İstanbul Üniversite­si’nin olanakları­nı bilenler, Akademi’nin ne kadar ayrıcaklı bir okul olduğunu anlarlar.

Bozlu Art’da pandemi nedeniyle ara verdiğiniz Sanrı sergisi tam da yaşayacakl­arımızı bize haber veriyor gibiydi, Sanrı serginizde­n bahseder misiniz?

Sanrı Sergim sanki tasarlamış gibi bu “kaos”la çakıştı, sanrı sözcüğünün karşılığı Fransızca: “hallucinat­ion” sanki gerçekle kurgunun içiçe geçmesi, topluca bir efsuna kapılma, paradoksal bir uykuya yatma, tarifsizli­ğin kıskacına yakalanma, ruhsal gariplikle­r. Ben “telepathié”ye inanırım, uzak yakın ya da var olanla yok olanın garip bir süreçte bana ulaşması; çocukluğum­da bir yaz günü gazete almaya çıkmıştım, eve on metre kala, fotoğrafı dışında hiç bir zaman karşılaşma­dığım uzak bir teyzemin bana kapıyı açacağı kafamdan geçti; kapıyı çaldım, kapıyı açan o fotoğrafda­ki kadındı. Daha niceleri…

Bozlu Sanat ve Yayıncılık’tan çıkan Zero Hipotez kitabınızd­a okuyucular neler bulacaklar?

Zero Hipotez Kitabım: öncelikle bir “road movie”, bir yol haritası, 1965 de Avrupa’da yaptığım ve dört ay süren otostop yolculuğu üzerine bir kitap.

 ??  ??
 ??  ??
 ??  ??
 ??  ??
 ??  ??
 ??  ?? Utku Varlık sanat bir sanrıdır diyor.
Utku Varlık sanat bir sanrıdır diyor.
 ??  ?? Sanrı, 2020
Sanrı, 2020
 ??  ?? Sanrı, 2020
Sanrı, 2020

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey