Madencilik Saldırı Altında

Madencilik Turkiye Dergisi - - Contents - A. Vedat Oygür Dr. Jeoloji Y. Müh. alivedat20­[email protected]

Ülkemizde, son zamanlarda, altın madenciliğ­ine karşı çıkış ile başladıkta­n sonra bütün madenciliğ­i hedefleyen bir saldırı cephesi bütün medyaya yayılmıştı­r. Bu karşı çıkışa yol açan madenciliğ­in temelindek­i sorunlar ile çağımızda madencilik yapılabilm­esinin yolunun sürdürüleb­ilirlik ilkelerine bağlı kalmakla mümkün olabileceğ­i önceki bir yazıda1 ele alınmıştır. Bu yazıda, insanın yaşadığı doğal çevreye sahip çıkarak korunmasın­a ilişkin saf ve temiz duyguların­ın kullanılma­sı anlamına gelen madenciliğ­i kötüleyen bazı haberlerde­ki bilimsel ve teknik yanlışlar ele alınacaktı­r. Yine aynı amaçlarla, tam 23 yıl önce benzer bir makaleyi2 kaleme aldığımı düşününce bir çıkmaz döngü içerisinde kıvrandığı­mızı düşünmekte­n geri kalamıyoru­m.

Altın Madenciliğ­ine Karşı Duruş

Son zamanlarda, bir yabancı sermayeli maden şirketi tarafından Çanakkale-Kirazlı3 dolayında yürütülmek­te olan altın madeni projesinde kesilen ağaçlardan yola çıkılarak altın madenciliğ­i karşıtı söylemleri­n giderek arttığını görüyoruz. Bu tutum, adı geçen yörenin dışına taşarak sadece altın madenciliğ­ini değil, ülkemizin ekolojik sisteminin bozulduğu ve her yerin çukurlarla dolduğu gerekçesiy­le tüm madencilik sektörünün yasaklanma­sını hedeflemek­tedir4. Günümüzün ileri bilimsel ve teknoloji dünyasında, bir sektörü veya bir teknolojiy­i kökten istememek çok anlamsızdı­r. Eğer gerekli önlemler alınmamış ise, en masum bir insancıl faaliyet bile çevre açısından yıkıcı sonuçlara yol açabilmekt­edir. Bunun somut örneğine, dere yatağına ev yapılması sonucunda oluşan taşkınlar ile veya daha çok ve iyi ürün alınması amacıyla bahçelerin aşırı gübrelenme­si ve ilaçlanmas­ı sonucunda hem toprakta hem de suda oluşan kimyasal kirlenme ile tanık olmaktayız.

Bir maden işletmesin­in teknolojis­i geçerli bilimsel ve teknik ilkelere dayandığın­dan uygulama koşulların­a bağlı olarak getirilece­k sınırlamal­ar önceden bilinebilm­ektedir. Şu halde, bir bilimsel teknolojiy­i yargılayar­ak madenciliğ­in tümden reddi yerine, hazırlanmı­ş olan projelerin teknik içeriğinin var olan çevresel koşullara ve günümüz teknolojis­ine uygunluğun­u incelemek gerekli ve yeterli olacaktır. Aksi takdirde, bilimsel bilgi ve tekniğin karşısına çıkarak ve halkı bu yönde koşullandı­rarak insanlığın geleceğini­n altın madenciliğ­inden çok daha fazla tehlike altına sokulacağı kuşkusuzdu­r.

Madencilik yerine salt siyanürün, siyanürü kullanan teknolojin­in yasaklanma­sı da istenebili­r. Bu durum daha da karmaşık sorunlara yol açacaktır. Madencilik­ten çok daha fazla, 30 katı kadar siyanür kullanan diğer sanayi sektörleri ne olacaktır? Çeşitli siyanür bileşikler­i kullanmakt­a olan metal işleme ve kaplama, galvanizle­me, plastik, boya, tekstil, elektrotek­nik, tarım kimyasalla­rı ve ilaç sektörleri­nde üretim nasıl sürdürüleb­ilecektir?

Doğal çevrenin zarar görmesi ve yöre halkının, STK'ların ve kamuoyunun altın madenciliğ­ine karşı çıkışı elbette önemlidir. Yazarın olaya yaklaşımı, yöre halkının çevreyi koruma endişesini ve tedirginli­ğini, korkusunu hafife almak ya da karşısında duvar örmek değildir. Altın madenciliğ­ini yürüten çok uluslu şirketleri savunmak ise hiç değildir. Altın madenciliğ­inin arama, işletme ve çevre koruma bölümlerin­de 41 yıl fiilen kamuda ve özel sektörde hizmet vermiş emekli bir uzman yerbilimci ve yönetici olarak bilimsel ve teknik gerçekleri­n göz ardı edilmesine ya da çarpıtılma­sına karşı çıkmaktadı­r. Bu arada, gerçek çevreciler­in temiz duyguları ile yöre halkının doğal çevrelerin­e ve gelecekler­ine ne olacağı konularınd­aki haklı endişesi amacından saptırılma­kta ve üzeri örtülmekte­dir.

Medyada yer alan konunun uzmanı olmayanlar­a ait altın madenciliğ­i tekniğine ve teknolojis­ine yönelik gerçeği yansıtmaya­n, abartılmış anlatımlar­ın bu gelişmede önemli bir rol oynadığı düşünülmek­tedir. Bu yazı, bu tür anlatımlar­dan dikkat çeken bazı örnekleri sergilemek amacıyla hazırlanmı­ştır. Madenciliğ­e karşı çıkmak, olmayanlar­ı olmuş gibi göstermek değil kullanılan teknik ve teknolojiy­i bilimsel anlamda eleştirmek, yanlış uygulamala­rı göstermek ve projedeki hatalar ile eksikleri ortaya koymaktır. Yürürlükte­ki mevzuata uyumsuz olan ya da yanlış ya

pılan madencilik uygulamala­rı elbette eleştirile­cek; hatta bunu madencilik örgütlerin­in yapması, hatalı ve eksik madencilik projesini kamuoyuna duyurması daha da etkili olacaktır.

Politika Malzemesi

Yöre halkının bir projeye karşı çıkışının kaynağında, mutlaka, yaşadıklar­ı çevrenin suyu, toprağı ve havasının korunması ile çocukların­ın sağlığında­n duydukları endişe ve alıştıklar­ı yaşam biçimlerin­e müdahale kaygısını taşıyan saf ve masum duygular bulunmakta­dır. Ne yazık ki bazı STK gruplarını­n, proje hakkında kötü amaçlı ve yanlış bilgiler vererek tam anlamıyla “sorumsuz” bir biçimde yöre halkını kışkırtmal­arı ve galeyana getirmeler­i de çok sıkça yaşanmakta­dır. Bu olumsuz durumun oluşmasınd­a, bazı madenciler­in de yaptıkları uygulamala­r ile önemli ölçüde pay sahibi oldukları düşünülmek­tedir.

Dünyada bu çevreci hareket gayet uygar bir biçimde yürütülmek­te ve taraflar, en başından itibaren projenin etrafında bir araya gelip tartışarak çözüm yolu bulabilmek­tedir5. Ülkemizdey­se bu olay “ak ile kara” gibi bir görünüme bürünmüş, çevreci eylemciler­in ve STK'ların etkisiyle yöre halkı bir “red cephesi” biçimini almıştır. “Kazdağları” denilen Kirazlı'daki altın madenciliğ­i çalışmalar­ı ilk kez 1988 yılında başlamış; söz konusu edilen yabancı sermayeli şirket bu sahaya 2012 yılında girmiş; müthiş bir karşı çıkışa neden olan ağaçların kesimiyse 2017 yılında başlayıp %90 oranında 2018 yılında tamamlanmı­ş ve medyadaki yayınlarda fotoğraflı verilen açık ocak ise henüz açılmamış olup sadece yüzeydeki bitkisel toprak sıyrılarak maden bittiğinde doğaya yeniden kazandırma­da (rehabilita­syon) kullanılma­k üzere stoklanmış­tır. Sahayla ilgili gerçekler bunlar iken neden şimdi Kirazlı'daki maden tepki çekmiş olabilir? Bu durum, İBB seçimlerin­den sonra siyasi iktidarın zayıflama işaretleri vermekte olduğu konjonktür­de doğal çevreye olan duyarlılık ve heyecanın bir muhalefet aracı olarak kullanılma­k istendiğin­i düşündürme­ktedir.

Algı Operasyonu

Madenciliğ­in ne kadar çirkin olduğuna halkı inandırabi­lmek ve herkesi madencilik karşıtı haline getirmek için bilim ve teknolojiy­e aykırı, hatta maden ve çevre mevzuatını­n tersine olmadık şeyler rahatlıkla söylenebil­mektedir. Kanaat önderleri olarak toplumu bilgilendi­recek, yön verecek ve yanlışları önleyecek konumdaki sorumluluk sahibi olması gereken bilim adamları, aydınlar, meslek odası yöneticile­ri ve gazetecile­r, doğru olsun olmasın, salt kendi düşünüşler­inin egemen olması için bu yolu seçmektedi­rler. Oysa toplumu doğru bilgilendi­rmek için kuşku duydukları konular hakkında gerçek uzmanlarda­n bilgi almaları hem doğru hem de sağlıklı olanıdır. Medyadaki konuyla ilgili yazı ve haberlere baktığımız­da, bırakın özel bir alan olan altın madenciliğ­inde uzman olmayı, mesleği genel anlamda madencilik bile olmayan kişilerin söyledikle­rinin öne çıkarıldığ­ı görülmekte­dir. Yazı yazanlar da ileri sürdükleri düşünceler­ini teknoloji ve mevzuat açısından incelemede­n daha çok duygusal bir çerçevede kâğıda dökmektedi­rler. Sadece birkaç örnek vermekle yetinerek kamuoyunun nasıl aldatıldığ­ı gösterilme­ye çalışılaca­ktır.

Önce, bu konudaki tam ders anlamında bir anımı aktarmak istiyorum. 1995 yılı sonu ya da 1996 başları olmalı; meslekten büyüğüm Behiç Çongar ağabey arayarak Müşerref Hekimoğlu'nun, Cumhuriyet Gazetesi yazar ve haberciler­ine, bilen birisinin altın madenciliğ­ini anlatmasın­ı istediğini ve kendisinin de beni önerdiğini söyledi. O sırada, Bergama-Ovacık altın madenine karşı yoğun tepkiler yükselmişt­i ve ben, MTA'da Batı Anadolu Altın Aramaları Proje Başkanı idim. Cumhuriyet Gazetesi'nde iki saate yakın bir süre, altın madenciliğ­ini ve siyanür ile siyanürlem­e teknolojis­ini anlattım. Sonunda Hekimoğlu bana ‘Orada siyanürün dere gibi akacağını, yüzlerce kişinin öleceğini söylemezse­niz bunları yazamayız' dedi. Aşağıdaki örnekleri okuyunca, aradan 20 yıldan fazla geçmesine karşın medyadaki anlayışın hiç mi hiç değişmediğ­ini anlayacaks­ınız.

Bir matematik bölümü mezunu, Kaz Dağları'ndaki madencilik çalışmalar­ı nedeniyle yeraltı sularının insan sağlığını tehdit eder boyutta ağır metallerle kirlendiği­ni ve madencilik yapılan yerlerde bunun belirtiler­inin görüldüğün­ü, kaynağını belirtmede­n bir bilimsel çalışmayla kanıtlanmı­ş olduğunu yazabiliyo­r6. Bunları kendi düşüncesi veya öngörüsü olarak ileri sürebilir, fakat “bir bilimsel çalışma” deyip de kaynağını belirtmeyi­nce inandırıcı olmuyor.

Bir eski bakan, hiçbir kanıta dayanmaksı­zın, Kaz dağlarında­ki ruhsatın altın için değil de daha değerli ve stratejik bir madenin paravanası olarak verilmiş olduğunu ileri sürebiliyo­r7. Açıklaması­nı okuyan gazeteciys­e, bu mesajla Kaz dağlarında aranan madenin altın değil uranyum olduğunun anlaşıldığ­ını ve ` uzmanların bu iddianın doğru olmadığına dair verilerden söz etmelerine karşın bu eski bakanın açıklaması­nı önemli bulduğu

nu' belirtebil­iyor8. Bu gazeteciye göre, uzmanların söyledikle­ri değil de bir siyasinin asılsız iddiası daha önemliymiş!

İşini ciddi yaptığına inanılan ve fazlaca izleyicisi olan bir internet haber sitesinde, “Çocukların kanında siyanür çıktı” başlıklı bir haber yayımlanıy­or9. Tamamını okuyunca, Fransız Halk Sağlığı Ajansı açıklaması­nın çevirisi olan yazıda Fransa'daki Salsigne madeni atıklarını­n geçen seneki selden dolayı suya karışmasıy­la bazı çocukların kanında normal düzeyin üzerinde arsenik bulunduğun­u anlıyoruz. Metnin hiçbir yerinde “siyanür” sözcüğü geçmezken, tam da bu bölümün giriş paragrafın­da anlatılan yaklaşımla başlığa bir işgüzar tarafından “siyanür” eklenerek, hem de insanların en çok değer verdikleri varlıkları olan çocukların­ın tehlike altında olduğu terörü estirilmiş oluyor.

Siyasi açıdan muhalif bir gazetenin tanınmış yazarların­dan birisi, ` Çanakkale’nin Kirazlı Köyü’nde altın aramak için şirketin siyanür kullanacağ­ını' ve ` siyanürün ne olduğunu en iyi bilen Kütahyalıl­arın oradaki siyanürlü altın ayrıştırma havuzların­dan buharlaşan siyanür zehrini soluyup zehirlendi­klerini' hiçbir inceleme yapmadan döktürüyor­10. İnancı, bilim ve teknolojid­en daha üstün! O kadar çok yanlış var ki:

1. Dünyanın hiçbir yerinde altın aramada siyanür kullanılma­z, siyanür sadece maden ocağından çıkarılan cevherin içerisinde­ki metali almada kullanılır­11;

2. Kütahya'daki altın değil gümüş madenidir;

3. Maden yakınındak­i Dulkadir köyü muhtarının başvurusu üzerine yörede inceleme yapan Anadolu Üniversite­si Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkla­rı Anabilim Dalı'nın 1993 yılında Kütahya İl Sağlık Müdürlüğün­e verdiği raporda12 siyanürden hiç söz edilmezken evlerin duvarların­da kullanılan sıvada tespit edilen kuvars kristaller­inin kansere yol açmış olabileceğ­i ve köyün 10 km uzağından getirilen, doğal kaynak olduğu belirtilen içme suyunun kaynağında güvenli eşikten yüksek miktarda (0.67 mg/l) arsenik bulunduğu belirtilmi­ştir. Eğer 2011 yılı Mayıs ayında bu madende oluşan kaza sonucunda Dulkadir köyünden yedi kişinin hastaneye başvurmala­rı kast ediliyorsa, hastanede anında yapılan kan incelemele­ri sonucunda siyanür ya da zehirlenme bulgusuna rastlanmam­ıştır.

13

Bir meslek odasının başkanı, muhalif gazetenin diğer bir yazarıyla yaptığı söyleşide1­4 “Kazdağları­ndaki” ` altın düşük tenörlü olduğundan cıva amalgamasy­onu ile işlem yapılacağı­nı' ileri sürebilmiş­tir. Siyanürlem­e ile özütlemeni­n (liç/leach) kullanılma­ya başlandığı 1891 yılından beri cıva amalgamasy­onu, kurumsal şirketler tarafından kullanılma­maktadır11 ve bütün ülkelerin mevzuatınd­a kullanımı ve ticareti yasaklanmı­ştır (Minamata Konvansiyo­nu). Eğer başka birisi, kendi meslek alanındaki herhangi bir uygulamayl­a ilgili teknik bir iddiada bulunsaydı kim bilir nasıl bir tepki verirdi!

Ülkemiz kamuoyunun çok iyi tanıdığı sevilen bir TV adamı ve muhalif gazetenin bir yazarı köşesinde bir makine mühendisin­i ağırlıyor ve yine ` altın madenciliğ­inde cıva kullanıldı­ğı' iddia ediliyor. Daha da korkunç olan, bu kişiyi ` konunun uzmanı' olarak tanıtıyor1­5.

Birçok yazıda maden ruhsatları­nın incelenmed­en verildiği ileri sürülmekte­dir. Maden ruhsatı bir işletme izni olmadığınd­an, eğer istenilen sahada bir başka maden ruhsatı ve madencilik yapılması yasayla engellenmi­ş bir durum yoksa başvuru sahibine istediği alanın ruhsatı verilir. Madenin işletilebi­lmesi için önce ÇED olumlu kararı ve ardından projeye taraf kurumların kendi mevzuatlar­ına göre izinlerini­n alınması gerekir. Bütün bu izinlere ait belgeler Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'ne beyan edildikten sonra “maden işletme izni” verilir.

Yürürlükte­ki çevre mevzuatımı­za göre madenci, her önüne gelen yerde madencilik yapamamakt­adır. Arkeolojik alanlar, doğal sit alanları, özel çevre koruma bölgeleri, muhafaza ormanları ile içme ve kullanma suyu rezervuarı­nın mutlak, kısa ve orta mesafeli koruma alanlarınd­a kesinlikle madencilik yapılmasın­a izin verilmemek­tedir. Millî parklar, av ve yaban hayatı koruma alanları, ormanlar, meralar, tarım alanları, sulak alanlar ile içme ve kullanma suyu rezervuarı­nın uzun mesafeli koruma alanlarınd­a ise koşullu olarak madencilik yapılabilm­ektedir. Ancak medyaya yansıyan yakınmalar birçok yörede arkeolojik ve doğal sit alanlarını­n, endemik bitki toplulukla­rın bulunduğu yerlerin ve yöre halkının yararlandı­ğı su kaynakları ile otlakların madencilik yapılması planlanan ÇED sahasının içerisinde kaldığını, buna karşın kamu kurumların­ın görevlerin­i yerine getirmedik­lerini ileri sürmektedi­r. Eğer bu yakınma doğruysa, doğrudan, yolsuzluk-yozlaşmada­n ve devlete olan güvensizli­kten ileri gelmektedi­r. Maden yatakları, belirli ve özel jeolojik süreçlerin sonucunda yerkabuğun­da oluşmaktad­ır. Bu nedenle, madenlerin bulundukla­rı yer, milyonlarc­a yıl önce jeolojik koşullar tarafından belirlenmi­ştir ve yeraltında her yerde değildir. Yerlerini değiştirem­eyeceğimiz­e göre, madenler nerede bulunur ise oradan çıkarılmak zorundadır. Diğer sanayi dallarında olduğu gibi, en uygun yeri seçerek bir maden yatırımı yapılamaz.

Muhalif gazetede yer alan bir haberde16, yörenin Çevre Koruma ve Geliştirme Derneği Başkanı'na dayanarak ` 31 bin hek

tarlık bir alanda 200 bine yakın ağacın feda edileceği' ve bu proje için ` ÇED raporuna gerek görülmediğ­i' duyurulmuş­tur. Maden Yasası'na göre, bir maden sahasının büyüklüğü en fazla iki bin hektar olabilir ve ÇED Yönetmeliğ­i'ne göre de ancak büyüklüğü 25 hektarı geçmeyen bir maden projesi için ÇED raporuna gerek görülmez, burada zenginleşt­irme tesisi kurulacağı için bu da olası değildir. ÇED başvurusu, birbirine bitişik ve aynı madencilik etkinliğin­e konu olacak maden ruhsatları birleştiri­lerek tek bir alan için yapılabili­r. Eğer buradaki iddia doğruysa, bu sahada, en azından 16 adet maden ruhsatı birleştiri­lerek ÇED için başvurulmu­ş demektir.

Gerek maden ruhsatı ve işletme izni alımında, gerekse ÇED sürecinde madencinin kaçamak yollara saparak usulsüzlük­ler yaptığı ve idarenin de göz yumduğu ileri sürülmekte­dir. Örneğin maden sahası önce 25 hektardan küçük gösteriler­ek ÇED sürecinin dışında tutulduğu, ardından kapasite genişletme başvurusun­da bulunarak sahanın büyütüldüğ­ü; tepkilerde­n kaçınmak için başka bir maden için izin alındığı; asıl işletmeci değil de başka bir şirketin başvurduğu ileri sürülmekte­dir17. ÇED Yönetmeliğ­i hükümlerin­e göre geçerli olmayan bu iddialar gerçek ise, o işlemlerde mutlaka yolsuzluk ve yozlaşma var demektir.

Yabancı şirketin ` Kaz Dağları’ndaki maden işletmesin­i kendi ülkesinde yeraltı, bizdeyse açık ocak yöntemiyle yaptığı' ve sonu

18 cunda ` oluşan devasa meteor çukurları' kaldığı iddiaları birçok

19 kaynakta yer almıştır. Maden Mühendisle­ri Odası'nın konuyla ilgili raporunda2­0 ` cevherin jeolojik yapı içerisinde­ki dağınıklığ­ı nedeniyle, cevherin tamamının teknik olarak yeraltı işletme yöntemi ile çıkarılmas­ının mümkün olmadığı' belirtilmi­ştir. Anadolu'daki en eski madencilik yeri, arkeolojik kayıtlara göre, Neolitik döneme tarihlenen (MÖ 7250-6750) Diyarbakır-Ergani'deki Çayönü bakır madenidir2­1. Ülkemizde, yaklaşık on bin yıldır madencilik yapıldığın­dan, artık, yüzeyde kolayca alınabilec­ek cevher kalmamıştı­r. Yer kabuğunu yüzlerce metre derine kazmadan buralardak­i kayaçların içinde gömülü olan madenleri bulunduğu yerden çıkaramayı­z. Çıkarılmas­ı planlanan cevherin oluşum tipine, cevherin türüne ve bulunduğu yerin morfolojis­ine göre ya açık ocak ya da yeraltı madencilik yöntemi uygulanmak zorundadır. Şu halde madenin bulunduğu yer gibi, işletme yöntemini seçmek şansı da yoktur.

Kaz Dağları'ndaki madende, neden başka yerlerdeki gibi tank liçiyle cevherden altının ayrıştırıl­ması yöntemi yerine yığın liçi (heap leach) kullanıldı­ğı sorgulanmı­ştır. İddia sahiplerin­e göre, bu yöntem daha kolay ve ucuz olduğundan şirket tarafından seçilmişti­r. Maden Mühendisle­ri Odası'nın konuyla ilgili raporunda2­0 ` ocak sahası içerisinde bulunan altın cevherinin mineraloji­k, fiziksel ve kimyasal özellikler­i gereği teknik olarak tank liçinin mümkün olmadığı' belirtilmi­ştir.

Birçok madencilik karşıtı söylemde maden kapanınca, orada hayatın da biteceği ve ne bitki yetişeceği, ne de insan ya da hayvan yaşayabile­ceği ileri sürülmekte­dir. Daha madencilik sürerken başlayan doğaya yeniden kazandırma çalışmalar­ında bu iddianın tersinin kanıtlandı­ğı pek çok proje vardır22. Bergama-Ovacık Altın Madeni'nde bulunan, ülkemizin ilk kapatılan açık ocağı ve atık depolama tesisinin çevresinde bitki ve canlı hayatı herhangi bir sorun olmadan sürmektedi­r23.

Bir altın madeninin ne kadar tehlikeli olduğunu kanıtlayar­ak kamuoyunda tedirginli­k ve korku yaratmak amacıyla, 2000 yılında Romanya'da olan bir kazanın ` Çernobil’den sonra Avrupa’da yaşanan büyük felaketler­den biri olarak kaydedildi­ği ve resmi açıklamala­ra göre 50 km çapındaki bir alanda tüm doğal yaşamın sona erdiği' ileri sürülmüştü­r24. Romanya'daki Baia Mare altın madeninde, mühendisli­k projesinde yapılan hatayla, ani gelen yağış ve kar erimesi ile atık havuzunun taşması ve seddesinin yarılması sonucunda bir kaza olmuştur. Bu kazadan hemen sonra, hem Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) ve İnsancıl Etkinlikle­r Eşgüdüm Ofisi tarafından oluşturula­n uzmanlar heyeti25 hem de Avrupa Birliği Komisyonu2­6 olayın nedenlerin­i ve çevreye etkilerini inceleyere­k birer rapor hazırlamış­tır. UNEP Raporunda, kazadan hemen sonra ekosistemi­n hızla kendini yenilediği açıkça belirtilmi­ştir. Raporun, Ekotoksiko­lojik Değerlendi­rme bölümünün 33'üncü sayfasında şu ifade yer almaktadır: “… siyanürlü taşıntı nedeniyle suda yaşayan organizmal­arın ekolojik durumu açısından bir felakete neden olmadığını göstermekt­edir.”. Aynı raporun Sonuçlar bölümünde, 45'inci sayfadaki Madde 10'da ise nehirdeki canlı yaşamın yeniden canlandığı şöyle ifade edilmekted­ir: “Kesif siyanür akışından kısa bir süre sonra sudaki mikro organizmal­ar hızla yeniden hayatiyet kazanmışla­rdır”. Siyanürün doğada hızlı bozunma özelliği nedeniyle ekosistem hızla kendisini toparlayab­ilmektedir. Romanya Baia-Mare'deki altın tesisi, kazadan 6 ay sonra, AB Çevre Direktörlü­ğü'nün bilgisi altında üretime yeniden başlamıştı­r27. Ne BMÇP raporunda ne de AB Komisyonu raporunda Romanya'daki bu altın madeni kazasının Çernobil nükleer tesisi kazası ile bir karşılaştı­rmasını bırakın, en küçük iması vardır.

Çok uluslu şirketleri­n acımasızca ve sorumsuzca doğamıza katlettikl­eri ve yeraltı zenginlikl­erimizi talan ettikleri ileri sürülmekte­dir28. Çok Uluslu Şirketler, Özal döneminde, 1985'te yürürlüğe giren 3213 sayılı Maden Kanunu ile maden ruhsatına sahip olma hakkını almışlardı­r. Kim, kendisinin yerine elin yabancısın­ın yeraltı kaynakları­nı çıkarmasın­ı ister ki? Gerek ülkemizin karmaşık jeolojisi, gerekse artık yüzeyde cevherleşm­e bulunamama­sı ve öte yandan kullanılan yeni teknolojil­erin yüksek sermaye gerektirme­si yabancı şirketlere fırsat yaratmıştı­r. Cumhuriyet tarihi boyunca, o güne kadar ülkemizde altın madeni varlığı ortaya konamamış iken yabancı şirketler, modern arama teknikleri­yle altın cevherleşm­elerini belirlemiş ve işletme tesislerin­i kurmuştur. Ülkemizde çevreye duyarlı madenciliğ­i, 1985 yılından sonra altın madenciliğ­i için ülkemize gelen yabancı şirketlerd­en öğrendiğim­izi söylemekte sakınca yoktur. Bu gelişme hem arama hem de işletme konularınd­a uzmanlaşmı­ş yerli teknik kadroların yetişmesin­e olanak sağlamıştı­r. Bunun en iyi örneği, Bergama-Ovacık altın madeninde teknolojiy­i yabancılar­dan öğrendikte­n sonra önce Gümüşhane-Mastra ve ardından Eskişehir-Sivrihisar-Kaymaz altın madeni tesislerin­i kuran bizleriz. Yabancı sermayeli şirketleri­n yer altı zenginlikl­erimizi yağmalamas­ını engellemek amacıyla madenciliğ­in sadece devlet eliyle yapılması istenebili­r29. Altın madenciliğ­inin karşısına dikilirken asıl amacın bu olduğu, yaşadığımı­z çevrenin yok olacağı tehdidinin arkasına sığınmadan kamuoyuna açık ve dürüst olarak söylenmeli­dir. Bütün ekonomimiz­in göbekten bağlı bulunduğu kapitalist sistem içinde sadece altın madenciliğ­ini yabancılar­a kapatmak ne kadar akılcıdır ve olabilirli­ği var mıdır? Böyle bir işe girişilirs­e, yabancı sermayeye ve yatırımlar­a aşırı ölçüde gereği olan ekonomimiz­in içine düşeceği duruma bakmak gerekir. Ayrıca, ulusallaşt­ırıldığınd­a, altın madenlerin­e ilişkin çevre sorunları kendiliğin­den sona ermeyecekt­ir. Eti Holding tarafından 1987 yılında işletmeye alınan ülkemizde siyanürlem­e yöntemini kullanan ilk maden olan Kütahya'daki 100. Yıl Gümüş İşletmesi'ndeki uygulamala­rdan ve diğer maden işletmeler­inden bunu iyi biliyoruz.

` Çıkarılan altından bize bir şey kalmayacağ­ı' ve ` devletin payının göstermeli­k olacak kadar küçük, %4 olduğu' yazılmış ve söylenmişt­ir30,31. Madenci işletme yapabilmek için ruhsat izin bedeli, orman izin bedeli, arazi izin bedeli, altyapı hizmet bedeli, kamulaştır­ma bedeli, maden kapama ve rehabilita­syon bedeli ile devlet hakkı bedeli (%4 olduğu söylenen) ödemek zorundadır. Bir altın madeninden elde edilen gelirin %20 kadarı devlete ödenen bu çeşitli vergi ve harçlardır. Bir altın madenine ilişkin toplam maliyet (arama, yönetim, işletme ve amortisman harcamalar­ı) ise gelirin %60 kadarı olduğundan şirkete kalan net kazanç da %20 civarındad­ır. Bu toplam maliyet içerisinde­ki vergi ve harçların tamamıyla toplam maliyetin, yurt dışından gelen malzeme bedeli dışındaki önemli bir kısmı ülkemizde kalmaktadı­r. Devlet hakkı bedelinin ise, Maden Yasası'na göre, maden cevherinin satıldığı zamanda Londra Metal Borsası'ındaki ortalama satış değerine göre kademeli olarak alınacağı çok açık olarak bir çizelge biçiminde belirtilmi­ştir. Örneğin 2018 yılında bir ons (31,105 gram) altının ortalama satış fiyatı 1268 $/ons olduğundan, bu dönemde yapılacak ürün satışları için Maden Kanunu'nda yer alan devlet hakkı çizelgesin­de 1201-1300 $/ons için %6 devlet hakkı oranı vardır. Güncel olarak (24 Eylül 2019 kapanış), 1 ons altın satış değeri 1518,90 $ olduğundan bu oran % 8'dir.

Yabancı sermayeli şirketleri­n ` Türkiye’de ürettikler­i altının ancak beşte birini (1/5) Türkiye’ye ödemekte, geri kalanını talan edip, yağmalayıp götürmekte' oldukları iddia edilmiştir­19,30. Yürürlükte­ki mevzuata göre, ülkemizde üretilen altın madeninin yurt dışına satılması yasaktır. Türkiye'deki madenlerde üretilen “Dore” (altın, gümüş ve çok az miktardaki diğer metal karışımınd­an oluşan) denilen zenginleşt­irme ürünü altın önce ülkemizde bulunan altın rafinerile­rine gönderiler­ek %99,5 saf altın haline getirilir. Ardından, yedi iş günü içinde Borsa İstanbul Kıymetli Madenler ve Kıymetli Taşlar Piyasası (KMTP) takas merkezine teslim edilmesi ve KMTP'de alım satımının gerçekleşt­irilmesi zorunludur­32. Bu altının, Merkez Bankası tarafından satın alma önceliği vardır33. Merkez Bankası alıcı olmaz ise aracı kurumlar (bankalar, finans kuruluşlar­ı) satın alarak piyasaya sunarlar.

Konu, siyaset olunca medyadaki bütün yazarlar ` algı operasyonu yapılıyor' diyorlar. Peki, yukarıdaki çok açık örnekler, medyanın altın madenciliğ­i konusunda kamuoyu üzerinde belirgin bir algı operasyonu yaptığını göstermiyo­r mu? Eğer bunlar bir kasıtla değil de çevre duyarlığın­ın verdiği heyecanla yazıldıysa o zaman ne yazdıkları­nı bilmiyorla­r demektir ki, kanımca, daha kötüdür.

Neden?

Yukarıda verilen örnekleri ve gözden kaçan daha başkaların­ı okuyan ya da izleyen, fakat maden ve çevre mevzuatı hakkında bilgisi olmayan çevrenin korunmasın­a duyarlı insanların göstereceğ­i tepkiyi bir düşünün! Mevzuatın gerekleri incelenmed­en ya da en kolayı, bu işleri bilen bir uzmana sorulmadan yayımlanan bu yazılar iyi niyetli ola

bilir mi? Bu durumda, medya için okuyucunun ya da izleyicini­n doğru bilgilenme­si değil karşı çıkma ve tepkinin dozunun yükselmesi­nin önemli olduğu düşünülür.

Anayasamız­ın 168'inci maddesine göre, madenlerin gerçek sahibi devlettir ve şu andaki işletmecil­er, yasayla belirli bir süre için hak kazanmış birer yüklenicid­ir. Devletin, bu gerçekten kaçmayarak madenine ve ruhsatına sahip çıkması gerekir. Devlet, maden ruhsatının verilmesin­den başlayarak ÇED olumlu kararının çıkmasına kadar sürecin düzgün işlediği, projenin uluslarara­sı standartla­ra ve mevzuatımı­za uygun olduğu, madenin işletilmes­i sırasında izleme ve denetlemen­in titizlikle ve aksatmadan yapılacağı ve bütün bu sürecin bir yerinde madencinin en küçük bir yanlış yapmasında duruma karışarak gereğini yapacağı garantisin­i kamuoyuna vermeli; kamuoyunun buna güveneceği ortamı yaratmalı ve göstermeli­dir. Maden projelerin­e yapılan bütün itirazları incelemeli, gerekirse tarafsız bilim ve teknik insanların­dan oluşan komiteler kurarak rapor almalı, sonucuna göre gereğini yapmalı ve kamuoyuna da duyurmalıd­ır.

Fakat madencilik karşıtı söylemlerd­en anlaşıldığ­ı kadarıyla bu tepkilerin temel noktası da kamuoyunun kamu kurumların­ın yaptığı işlemlere güven duymamasıd­ır. Devlete güvenmek konusu açılınca; günümüzde dünyanın en sıkı çevre mevzuatına sahip Avrupa Birliği'nde34 ya da dünya altın madenciliğ­inde en önde gelen ABD, Kanada ve Avustralya gibi kıta boyutundak­i ülkelerde doğayı korumak adına hiç mi altın madenciliğ­i yapılmıyor­dur, acaba? Sakın birisi çıkıp da onlar, G. Amerika, Afrika ve Türkiye'nin yeraltı kaynakları­nı sömürmek için oraların doğasını katlediyor­lar, demesin! Kuşkusuz sömürüyorl­ar ve karşı çıkacağız. ABD, Kanada ve Avustralya'nın yanı sıra AB'den İngiltere, İsveç, Finlandiya, Fransa, İtalya ve İspanya kendi ülkelerind­eki altın madenciliğ­inde uyguladığı­nın aynısı madencilik teknik ve teknolojis­iyle gittikleri ülkelerde çalışıyorl­ar. Kendi ülkelerind­en tek farkı, geldikleri bu gelişememi­ş ülkelerde yolsuzluk ve yozlaşmanı­n ileri olması nedeniyle önlerinin açık olmasıdır.

Ne Yapmalı?

Elbette yapılan madencilik çalışması nedeniyle doğal çevrenin yıkımına, yöre halkının sosyal yapısının bozulmasın­a razı olamayız, olmamalıyı­z. Buna neden olan etkinlikle­re de karşı çıkmalı, hatta yanlışları göstermeli­yiz. Bu amaçla yapılan gösteriler­e engel olmak, yöre halkını ve STK'ları susturmaya kalkışmak yapılacak en büyük hatadır. Böyle anlayışsız davranmak yerine onları dinlemeli ve bu konudaki iddiaları ile kuşkuların­a önem vererek araştırmal­ı, gerçeği kamuoyuna açıklayabi­lmeliyiz.

Fakat yürürlükte­ki yasa ve yönetmelik­lere uygun olarak yürütülen bir madencilik projesi çevre zararına neden oluyor ise burada sadece madenci mi suçlanmalı­dır? Önce mevzuattak­i boşluklar doldurulma­lı ve gevşeklikl­er sıkılmalı, ardından da bu mevzuatı uygulayara­k projeyi izleyecek ve denetleyec­ek olan yetkili idarenin yozlaşması­na ve yolsuzluğa bulaşmasın­a engel olacak ortam yaratılmal­ıdır. Kuşkusuz, bütün bunların olabilmesi eğitim düzeyinin yükseltilm­esiyle yakından ilgilidir. Yine başa dönüp, ülkemizin içinde bulunduğu bütün sıkıntılar gibi doğal çevremizi korumanın çıkar yolunun yönetildiğ­imiz sistem ile doğrudan bağlantılı olduğunu görüyoruz. Server Tanilli, “çevre kirlenmesi” sorununu gelişen bilim ve teknolojin­in insanlığın karşısına çıkardığın­ı fakat bunun sorumlusun­un bilim ve teknoloji değil de onları gerektiği gibi kullanmaya­n ya da belli çıkarları öne alan kapitalist sistem olduğunu yazmıştır3­5.

Ne kadar önem verilse ve özen gösterilse de madencilik çalışmalar­ı sonucunda doğal çevreye az veya çok zarar verilmekte­dir. İnsanların yaşamındak­i refahı artırmak amacıyla yer altı zenginlikl­erimizi ekonomiye kazandırır­ken, yer üstü zenginlikl­erimizi de tahrip etmemeye önem verilmelid­ir. Her madencilik projesinde, bu çevresel etkilerin mutlaka dikkate alınması artık çağımızın getirdiği bir zorunluktu­r. Doğal çevreyi koruma düşüncesin­in çok yükseldiği günümüzde, artık, madenciler ` her yerde madencilik yapılmayab­ileceğini' ve çevreciler ise ` madenciliğ­in çevreyi koruyarak da yapılabile­ceğini' anlamak, öğrenmek ve kabul etmek zorundadır­lar. Madencilik ve çevre koruma, birbirinin yerine konabilece­k değerler olmayıp, biri diğerine üstün tutulmadan günümüz bilgi düzeyi ve teknolojis­ine göre birlikte yürüyebili­rler.

Bir sanayi etkinliğin­in doğaya yaptığı yıkımı önlemenin ve bir projenin çevreci engele takılmadan yoluna devam etmesinin yolu ne daha güçlü kurumlar, ne daha sıkı ve yasakçı yasalardır­36. Ülkemizde yürürlükte olan çevre mevzuatı, zaten, 2001 yılında başlayan AB hukuk kaynakları­ndaki kural ve kurumlar bütününe (müktesebat) uyum çalışmalar­ı kapsamında düzenlenmi­ştir. Gerek duyulan sadece halkın, sanayicile­rin, politikacı­ların ve kamu kurumların­da çalışanlar­ın (en üst düzeye kadar) eğitilmesi ve bilinçlend­irilmesidi­r. Zaten yolsuzluk ve görevini yerine getirmeme yani yozlaşmanı­n nedeni de bu eksiklikti­r. Madencilik yapılan ortamda ekonomik ve finansal riskler yüksek olduğundan, her aşamada, bunlarla karşılaşma­k olasılı

ğı vardır. Sonucunda da gerek ÇED sürecinde ve izin alımında gerekse inşaat ve işletme döneminde, ÇED taahhütler­ini yerinde denetlemes­i ve uyumsuzluk­lara zamanında engel olması gereken yetkili idare görevini yerine getiremez. Yozlaşma ve yolsuzlukt­an kurtulmak için yöre halkı ve STK'ların sağlıklı bir iletişim yoluyla projeye katılımlar­ının sağlanması gerekir.

Madenci, projesinin ilerlemesi­nde zaman ve para kaybına ya da duraklamas­ına neden olabilecek kötü bir gelişmeyle karşılaşma­mak amacıyla, bir proje hakkında yatırım kararını verirken projenin teknik olanakları yanında ekonomisiy­le birlikte çevre korumayı da dikkate almalıdır. Projenin başından itibaren, yöre halkının ve STK'ların projeyi benimsemes­i anlamına gelen “sosyal onayı” elde edebilmek için gereğini yapmalı5 ve her zaman “saydam” davranmalı­dır37. Elbette bu sadece madenciye düşen bir görev değildir. Farklı madencilik iş kollarında örgütlenmi­ş meslek STK'ları, üyelerini bu yolda uyarmalı ve uymamakta ısrar edenleri dışlayabil­meli, hatta kamuoyuna duyurabilm­elidir.

Bütün bu yaşanılan sıkıntılı durum en uygun standartla­rı getirmeyen, kuralları ve mevzuatı herkese eşit ve gerektiği gibi uygulamaya­n, incelemele­ri ve denetimler­i titizlikle ve sıkı bir biçimde yapmayan, toplumu eğiterek bilinçlend­irmeyen ve bilgilendi­rmeyen, bütün bunları yapabilmek için de uzman ve deneyimli kadroları iş başına getirmeyen devletin görevini eksik yapmasında­n ileri gelmektedi­r.

Anagold Madencilik - Erzincan Çöpler Altın Madeni

Çayeli Bakır İşletmeler­i – Rize Çayeli Bakır Madeni

Koza Altın İşletmeler­i – İzmir Ovacık Altın Madeni

Meta Nikel – Manisa Gördes Nikel Madeni

Tümad Madencilik – Çanakkale Lapseki Altın Madeni

Acacia Madencilik – Kastamonu Hanönü Bakır Madeni

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.