Pozitif - - RÖPORTAJ -

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’ adlı kitabın yazarı Joseph Campbell hakkındaki bir belgeseli izlediğim günlerde ortaokuldan tanıdığım bir arkadaşım ziyaretime geldi. O gece son dakika programı ile bir araya gelişimiz zaman içinde çok güzel sonuçlar doğurdu. Onlardan biri de Deniz’in hikayesini dinlememdi. Belgeselden aklımda kalan en önemli bölümlerden biri “Hayatta mutlaka başkalarından farklı yaptığınız ve yaparken çok farklı hissettiğiniz en az bir şey olduğuna” dair cümlelerdi. İşte bunu bulduğumuz ve yaptığımız an kendi yolculuğumuzun kahramanı oluyorduk. Deniz’in hikayesini ikinci ağızdan dinlerken “İşte farklı yaptığı şeyi bulup kahraman olmuş bir insan” dedim ve onun Türkiye’ye geldiği zamanı kollamaya başladım. Mart ayının son günlerinde nihayet buluştuk.

İtiraf etmem gerekir ki hikayeyi dinlerken karşımda biraz olsun övünecek, hali tavrı ile biraz olsun üstte duracak biriyle görüşme beklentisine girmişim. Oysa o ana kadar hayatının her anını, geldiği gibi yaşamış ve bundan sonra da yaşamaya devam edeceği, tüm yaşadıklarını doğasının bir parçası olarak yaşadığı ve yaşayacağı o kadar belliydi ki...

En başa dönelim..

AK LINA ESTİ , SINA VA GİR Dİ

Deniz Leone bugün Avrupa’nın prestijli sahnelerinde konserler veren bir opera sanatçısı... 1981 yılında İzmir’de doğuyor ve 17 yaşına kadar, bugün hala en çok sevdiği şehir olan İzmir’de ailesi ile yaşıyor.

Heyecanla soruyorum, “Müzik yeteneğini kaç yaşında fark ettiler?” Kimsenin bir şey fark etmediğini ve hikayenin çok küçük yaşta başlamadığını öğreniyorum. Oysa biz başarı hikayelerinde bunlara alışıktık değil mi? Deniz, çocukluğundan beri bir gün yurt dışında okuyacağını hissetse de bunun nasıl olacağını o kadar fazla düşünmemiş. Bugünün anne-babaları olarak biraz aceleciyiz ve çocuklarımızın neye yetenekleri olduğunu anaokulunda anlamaya çalışıyoruz. Şimdi sıkı durun; Deniz ta 17 yaşına kadar çoğunluğun gittiği okullara gidiyor. “Rahat bir çocuktum, canım ne yapmak istiyorsa onu yapardım. Okudum geçtim” diye anlatıyor o günleri. “Ee, ne zaman konservatuvara gitmeye karar verdin?” diye soruyorum heyecanla. Yanıt yine şaşırtıcı: “Bir anda esti kafama. Nasıl az önce menüye bakıp ne sipariş edeceğimize karar verdiysek, tıpkı onun gibi.”

Önce İzmir’de konservatuvar sınavlarına giriyor. Sonuç olumsuz. Seneye tekrar denemesi söyleniyor. Ertesi sene işi garantiye almak için İzmir, Ankara ve İstanbul’da birkaç gün ara ile yapılan sınavlara giriyor. Yine hüsran... Bu sefer İtalya’ya gitmenin hayallerini kurmaya, araştırmalarını yapmaya başlıyor.

“ÜNİ VER SİTE YE BİR YIL DAYANA BİLDİM”

“Bu arada evdekiler ne diyor bu işe?” diye merak ediyorum: “Hiçbir şey... Babam biraz kızıyordu çünkü onun mesleği farklı. Ama destekliyordu da bir yandan. Yine kazanamayınca ‘Demek ki olmayacak, yeteneğin yok. Gitme İtalya’ya’ dedi.” Bahçeşehir Üniversitesi’nin kurulduğu ilk yıl şu an adını bile hatırlamakta zorlandığı, “İşletmeydi galiba” dediği bölüme giriyor. Bir sene sonra ise İzmir’e koşarak geri dönüyor. Ne okul ona göre ne de İstanbul. Bu arada İtalya’da bir piyanist ile kontakt kurmayı ve yeni bir şans yaratmayı da ihmal etmiyor. Sanki bugünler için hazırlık yapmış gibi ortaokuldan beri para biriktiriyormuş: “Hiç harçlık almazdım. Mark vardı o zamanlar, babamdan mark olarak isterdim. Epey param birikmişti. Onu kullanarak gittim İtalya’ya.”

Bir ev tutuyor Roma’da. Önce üç ay İtalyanca kursuna gidiyor. Ardından konservatuvar sınavına giriyor ve bingo! Hemen okula kabul ediliyor. Hem de birincilikle! O artık Venedik’teki Conservatorio di musica Benedetto Marcello’nun öğrencisi.

“Sekreterliğe gittim. ‘Hangi hocayı istiyorsun?’ diye sordular. En iyi hocayı istediğimi söyledim. En iyisini sordum. En iyi hoca Stella Silva imiş. Onu seçtim, ‘Bakalım o seni isteyecek mi?’ dediler. Gittim, buldum konuştum. Kabul etti beni. Hatta emekliliği gelmişti, birkaç sene sonra gitmeyi düşünüyordu ama mezun olmamı bekledi.”

“Türkiye’de dört kere reddedilmek ve opera eğitiminin en zorlu olduğu ülke olan İtalya’da birinci olmak nasıl açıklanır?” sorusunu sormamak mümkün değil.

“Türkiye’de her şeyde olduğu gibi bu iş de torpil ile ilerliyor. Klasik müziğin hali belli. Opera ağıza alınmayacak kadar kötü. Bildiğiniz durumlar...” demekle yetiniyor.

Bu başarılı sonuç babayı o kadar da etkilemiyor aslında ilk başta. “İyi o zaman git ama beş kuruş yok” diyor. Üç yıl sonra İtalya’ya gidip operada izleyince işler değişiyor tabii ve baba da elinden geldiğince destek vermeye başlıyor.

Bu hikayede müzisyen bir aile, müzik altyapısı, erken yaşta başlayan bir eğitim yok ama operanın memleketinde birincilikle okula kabul edilmek var.

“TEK FORMÜL ÇALIŞMAK ”

Bu hikayenin içinde müzisyen bir aile yok, müzik altyapısı yok, erken yaşta başlayan bir eğitim yok ama operanın memleketinde birincilikle okula kabul edilmek var. Bunu yaşadıktan sonra Deniz imkansız diye bir şey olduğunu düşünebilir mi? Cevap veriyor: “Böyle konuşunca zor gibi geliyor insana. ‘Nasıl olur?’ dedirtiyor. Ama öyle değil. Çok kolay. Zorlukları göze alırsanız, çalışarak her şeyin üstesinden gelirsiniz.”

Eğitimi ve eğitiminin bir bölümünde başlayan meslek kariyerinin yanı sıra aşçılık, şarap tadımcılığı gibi ek işler yaparak sürdürüyor İtalya’da yaşamını o zamanlar. “‘ Vazgeçmedim, devam ettim ve önüme hiç tahmin etmediğim kapılar açıldı’ diyebilir misin?” diye soruyorum. Yanıtı tabii ki olumlu... Örneğin dünyaca ünlü tenor Luciano Pavarotti... Konservatuvardaki hocası, arkadaşı olan Pavarotti’ye, “Çok

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.