EZAN-I MUHAMMEDÎ, ALEM (SEMBOL) hükmüne geçmİş

Yeni Asya - - BAŞ SAYFA - Bediüzzaman Said Nursî

Kelimat-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. Alem gibi, mana-i lügavîsinden ziyade mana-i örfî-i şer’îsine bakılır.

Kelimat-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. Alem gibi, mana-i lügavîsinden ziyade mana-i örfî-i şer’îsine bakılır.

Evet, nasıl İmam-ı A’zam demiş: “Lâ ilahe illallah, tevhide alem ve isimdir.”

Biz de deriz:

Kelimat-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. Alem gibi, mana-i lügavîsinden ziyade mana-i örfî-i şer’îsine bakılır. Öyle ise değişmeleri şer’an mümkün değildir. Her mü’mine bilmesi lâzım olan mücmel manaları, yani muhtasar bir meali ise, en âmî bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler malâyaniyat ile dolduran adamlar, bir iki haftada, hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimat-ı mübarekenin meal-i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl “akıllı adam” denilirler? Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur menbalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir.

Hem “Sübhanallah” diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb-ı Hakk’ı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar kâfi gelmez mi? Eğer manasına kendi lisanıyla müteveccih olsa, akıl noktasında bir defa taallüm eder. Halbuki günde yüz defa tekrar eder. O yüz defa, aklın hisse-i taallümünden başka, lâfızdan ve lâfza sirayet eden ve imtizâc eden meal-i icmâlî, çok nurlara ve feyizlere medardır. Bahusus tekellüm-ü İlâhî haysiyetiyle aldığı kudsiyet ve o kudsiyetten gelen feyizler ve nurlar çok ehemmiyetlidir.

Elhâsıl: Zaruriyat-ı diniye mahfazaları olan elfaz-ı kudsiye-i İlâhiyenin yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Ve muvakkat ifade etseler de daimî, ulvî, kudsî ifade edemezler.

Amma nazariyat-ı diniyenin mahfazaları olan elfazlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihat ile ve sair tedris ve talim ve vaaz ile o ihtiyaç mündefi olur.

Elhâsıl, lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabînin camiiyeti ve elfaz-ı Kur’âniyenin i’cazı öyle bir tarzdadır ki kàbil-i tercüme değildir, belki “muhaldir” diyebilirim. Kimin şüphesi varsa, i’caza dair Yirmi Beşinci Söz’e müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise gayet muhtasar ve nâkıs bir mealdir. Böyle meal nerede, hayattar, çok cihetlerle teşâub etmiş âyâtın hakikî manaları nerede?

Mektubat, Y rm Altıncı Mektub, Dördüncü Mebhas,

Sek z nc Mesele, s. 397

LÛGATÇE:

alem: Sembol, simge, işaret.

elfaz-ı kudsiye-i İlâhiye: İlâhî kudsî lâfızlar, Allah’ın kelâmı, sözleri.

ekseriyet-i mutlaka: Büyük çoğunluk; mutlak ekseriyet, salt çoğunluk.

imtizâc etmek: Karışmak, kaynaşmak.

kelimat-ı tesbihiye ve zikriye: Tesbih ve zikir kelimeleri.

lisan-ı nahvî: Düzen ve kurallara bağlı gramer dili.

mahfaza: Koruyucu kap.

malâyaniyat: Faydasız, boş şeyler.

mana-i lügavî: Sözlük anlamı.

mana-i örfî-i şer’î: İslâm Şeriatınca yaygın olarak kabul edilen.

meal-i icmâlî: Kısa anlam, özet mana.

muhtasar: Kısaltılmış, özet.

mücmel: Öz, özet, kısa.

mündefi: Def’ edilmiş, giderilmiş.

nazariyat-ı diniye: Âyet ve hadislerle kesin olarak sınırları belirlenmemiş, dinin içtihada açık olan kısımları.

taallüm etmek: Öğrenmek.

takdis etmek: Her türlü kusur ve noksandan uzak görmek.

tedris: Ders vermek.

tekellüm-ü İlâhî: Cenâb-ı Hakk’ın konuşması.

teşâub etmek: Şubelere, kısım ve bölümlere ayrılmak.

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.