Siyasetine karşı olduğum Demirel bana sahip çıktı

“Allah rahmet eylesin, belki Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa olmuş birşeydir, benim Diyarbakır Belediye Başkanlığım döneminde Demirel köşkün bütçesinden para ayırdı ve belediyeye gönderdi.”

Yeni Asya - - BAŞ SAYFA -

Moderatör: Demirel ile bir liyakat hatıranız var. Anlatsanız da devlette adaletin liyakatle ilişkisini bir de bu örnek üzerinden görmüş olsak…

A. Bilgin: Evet ilginç bir hatıradır. Devlet Planlama Teşkilâtında görevli iken hem Rahmetli Özal ve hem Rahmetli Demirel için çok defa Arap ülkelerinden gelen misafirlere tercümanlık görevini üstlendim. Bu sebeple ikisiyle de aramızda bir muarefe oluşmuştu.

1994’te Diyarbakır’da Refah Partisinden aday olup büyükşehir belediye başkanı seçildiğimde Demirel Cumhurbaşkanıydı. Ben de eskiden beri Demirel’in siyasî çizgisini sevmiyordum. Hatta 70’lerde aleyhinde makale de yazmıştım.

Ama Allah rahmet eylesin, belki Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa olmuş bir şeydir, benim başkanlığım döneminde Demirel köşkün bütçesinden para ayırdı ve belediyeye gönderdi.

Sonraki dönemde 1999’da seçimi kazanamadım. Beni ilk arayan o oldu. Hatta partimizin lideri Erbakan’dan da önce Demirel aradı. “Ankara’ya gelince görüşmek isterim” dedi.

Ben Ankara’ya döndüm, ama belki ihmal ettim ve ziyaretine gitmedim. Yeniden aradı ve dedi ki “Sen Diyarbakır gibi bir yerde çok önemli bir görev yaptın, devlet millet kaynaşması bağlamında büyük hizmetlerin oldu, dürüstçe çalıştın, bu tecrübenden devlet yararlanmalı. İstersen seni Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı yapayım ya da istersen seni yurt dışına göndereyim, istersen bürokraside sana münasip genel müdürlük, müsteşarlık gibi bir görev vereyim”.

Ben de o tarihte doçent olduğum için “Sayın Cumhurbaşkanım ben bir üniversitede akademik çalışmalarıma devam etmek isterim” dedim. “Peki, Kemal Gürüz’e söyleyeceğim” dedi. Kendi kendime “Benim hayatım Demirel’i siyaseten eleştirmekle ve hatta yerden yere vurmakla geçmiş, siyasî çizgisinde de hiç bulunmamışım, ama sahip çıkıyor. Ne garip!” dedim.

Bu kadar ilgi göstermesi benim hayretimi mucip oldu.

Bir süre sonra bir gün biri cep telefonumdan beni aradı, “Ben Kemal Gürüz” dedi. Ben anlayamadım. “Hangi Kemal Gürüz” dedim. “Ben YÖK Başkanı Kemal Gürüz’üm” dedi. Ben de“memnun oldum, buyurunuz” dedim. “Beyefendinin bana bir talimatı oldu, sizi ziyaret etmek isterim” dedi. Ben de “Efendim ihtiyaç duyarsanız ben gelirim” dedim. Kendisi “O da olur”dedi ve ben birkaç gün sonra YÖK’E gittim.

Enteresandır bu Kemal Gürüz, öğretim üyesi iken milletvekili seçilen ve vekilliği bitince üniversitesine dönmek isteyen hocalara ve bilhassa Refah Partililere yasal hakları olmasına rağmen engel oluyordu.

Bu zat beni kapıda karşıladı, YÖK başkan vekillerini de çağırdı. Sohbet ettik. “Ben sizin camiayı hiç sevmem, ama ben Diyarbakır’da olsaydım sana oy verirdim” dedi. Bir de cumhurbaşkanını kastederek “Beyefendi size çok değer verdiği için bana talimat verdi, hangi üniversiteyi isterseniz kadro konusunda yardımcı olacağım” dedi. Bu hikâyenin sonucu olarak ben Kırıkkale

Moderatör: Bu neyi gösteriyor? Demek devlet yönetiminde liyakat siyasî sadakatten önce gelmeli ve bazı siyasetçiler bu hususta umduğunuzun fevkinde bir performans gösteriyor. Demirel bunu başarmış. Öyle mi?

A. Bilgin: Evet. Demirel’de devlet adamlığı vasfı var tabii. Dediğim gibi benim siyasî hayatım Merhumun siyaseten aleyhinde konuşmakla geçmiş, ama kendisi beni liyakat esasından hareketle böyle bir muameleyle karşılamış.

Moderatör: Din hizmetleri yapanların siyasetçilerle ve bürokratlarla yani genel olarak devletle ilişkileri açısından bakıldığında Bediüzzaman’ın ayrı bir yeri ve ehemmiyeti var. Ölçülü olmayı tarif ederken “Haydar”a “Haydar Ağa” ya da “Haydo” demeyip “Haydar” demek gerektiğini ve bunun da bir vasat ve istikamet hali olduğunu anlatıyor. Bu güne de ışık tutması gereken bu prensip hakkında neler söylemek istersiniz?

A. Bilgin: Evet Bediüzzaman Hazretleri siyasetçinin dini siyasete alet etme riskini de nazara alarak siyasetçiye ve siyaset kurumuna karşı hep mesafeli ve dik durmuş ve din hizmeti yapan herkese de hem istikameti ve hem de istiğnayı yaşayarak gösterip tavsiye etmiş bir şahsiyettir. Bu örnek de hayatının bir yansımasıdır. Doğrusu ben ve benim gibi düşünenlerin çoğu, onun bu özelliğini ve dinin siyasete alet edilmesi konusunda gördüğü riski geç kavradık. Bunu da ifade edeyim.

Bediüzzaman’ın, bu örnekte, başka bir ismi, meselâ Hüseyin’i ya da Hilmi’yi değil de Haydar’ı seçmesinin de bir hikmeti var. Öncelikle Haydar Hazreti Ali’nin bir lâkabıdır. Ayrıca Haydar’ı tasgir sigasıyla yani küçültücü bir mana vermek üzere kısaltıp sonuna “o” eki koyarak söylediğimizde mana bozuluyor. Zira “Haydar”a manayı veren sonundaki “r” harfidir. “Haydo” kısaltması hiçbir mana ifade etmez. Bu da her halde Bediüzzaman’ın gramerdeki dehasının bir göstergesidir.

Hayatın her alanında ve bilhassa devlet idaresinde önemli olan doğruları doğru yerde ve zamanda doğru bir şekilde ifade edebilmektir. Hz. Ebu Bekir halife seçildiğinde ilk konuşmasında hamdele ve salveleden sonra şunu söyler. “Sizin en hayırlınız olmadığım halde sizin üstünüze halife olarak seçildim, ben Allah’a ve Resulüne (asm) itaat ettiğim sürece siz de bana itaat edin. Eğer ben Allah ve Resulünün emirlerine aykırı hareket edersem üzerinizdeki itaat mükellefiyeti kalkar.”

Hz. Ebu Bekir Bunu da Hz. Peygamberin (asm) şu hadisine dayandırıyor: “Hâlık’ın emrine aykırı hususlarda mahluka itaat yoktur” ya da “Allah’a isyan neticesini verecekse kula itaat edilmez”.

Bir de dikkat edilmeli ki itaat etmemek ile isyan etmek ve darbe yapmak gibi şeyler farklıdır. Yöneticiyi hayra dâvet ve ikaz etmek aslolandır. İsyan ise ancak istisnai bir husustur.

İslâm hukukçularına baktığınız zaman isyan hakkı ile ilgili olarak iki görüş ortaya çıkıyor.

Birinci görüşe göre bir halife dinin emir ve yasaklarından yani hukuktan inhiraf ettiği zaman azli gerekir, ümmetin halifeyi tahttan indirmesi gerekir. İmam Şafiî ve bazı diğer imamlar, El Ahkâmus Sultaniye yazan iki müellif ve başkaları ya da şöyle diyelim çoğunluk böyle düşünüyor.

Ancak mesalih-i mürsele diye bir kavram var. İmam Ebu Hanife ve Şafiilerde de İmam Gazali olmak üzere bir kısım hukukçular da diyorlar ki:

“Eğer yöneticiye karşı dik durmak ve isyan etmek fitneye sebebiyet verecekse ve ümmetin birbirine düşmesine sebep olacaksa, İslâm toplumu zarar görecekse o zaman sabretmek lâzım.”

İbn-i Haldun da bazı Abbasi ve Emevi halifelerinden de örnekler vererek bu görüşü açıklıyor.

Adalet meselesi ile ilgili olarak da kullanılan bu maslahat fetvası ile ilgili olarak birçok kitapta yer verilen eski bir örnek var. İslâm ordusu ile kâfir ordusu karşı karşıya gelmiş, ama kâfir ordusu elindeki Müslüman esirleri ön safta kalkan olarak kullanıyor. Böyle bir durumda İslâm ordusu “esirler masumdur, onları öldüremeyiz” diyerek geri çekilemez. Zira geri çekilirse hem esirler esir kalmaya devam edecek ve belki de öldürülecek ve hem de İslâm beldeleri de esaret altına girecek. İki şerden birini ve ehven olanı tercih etmeyi gerektiren bu durum savaş hukukunun da bir sonucudur. Bu örnekte Mesalih-i mürselenin zaruret ve mutlak fayda biçimindeki iki şartı da tamamlanmıştır.

Demek, ancak böyle özel hallerde isyan bir hak olur. Diğer zamanlarda ise aslolan düzenin devamıdır ve daha iyiye yönelik değişikliğin ancak yine bir düzen içinde ve mevcudu tahrip değil ıslah ederek gerçekleşmesi için gayret etmektir.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel

Hukuk Fakültesinde hocalığa başladım.

Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ve Hukuk Tarihi hocası Prof. Dr. Ahmet Bilgin

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.