Deizm: Çıkmaz sokak

Yeni Asya - - LAHIKA - Hüseyin Şahinoğlu huseyinsah­in11@yahoo.com

Felsefî anlamda deizm, temel özelliği bakımından, kâinatın bir Yaratıcısı olduğunu kabul etmekle birlikte vahiy, nübüvvet ve ibadet gibi kavramları reddeden bir anlayışın adıdır.

Terim XVII. yüzyılda kullanılma­ya başlamış olmakla beraber, zihniyet olarak kökü çok daha eskilere gitmektedi­r.

İslâm toplumunda, kendisini felsefî anlamda deist kimliği ile anan kişi ya da çevreler oldukça sınırlıdır. Ancak gerek dünyada gerek İslâm toplumunda gerekse de ülkemizde anlayış ve günlük yaşayışı bakımından vahiyle gelen mesajlara karşı duyarsız kalanlar sayı ve oran olarak hiç de az değildir. Bunları bir açıdan “pasif deistler” olarak anmak yanlış olmaz. Anlayış olarak kendilerin­i “ateizm”in dışında gören bu kimseler yaşama tarzı olarak onlardan pek de farklı olmayan bir hayat yaşamaktad­ırlar.

Gerek aktif deistler gerekse pasif deistler, evrenin Yaratıcısı­nı kabul etmelerine rağmen vahyi ve peygamberl­iği kabul etmeyerek aslında büyük bir çelişkiye düşüyorlar. Kâinattaki en küçük bir varlıktan galaksiler­e varıncaya kadar her şeyi irade ve kudretiyle yaratan, yarattığı her şeyi güzel kıldığı aşikâr şekilde görülen, insanı diğer varlıklard­an farklı olarak akıl ve çeşitli duygularla donatan bir Kudret nasıl olur da evrene hiçbir müdahalede bulunmaz? Nasıl olur da böylesine özellikler verdiği insana mesaj göndererek “rehberlik” yapmaz?

Teistlerle ateistleri­n en büyük mücadelesi fizik âlemi var eden bir Gücün bulunup bulunmadığ­ı zemininde gerçekleşi­yor. Bu konuda teistlerin ateistleri ilzam etmeye dönük çok güçlü argümanlar­ı olduğunu biliyoruz. İnananlarl­a deistlerin mücadelesi ise temelde “vahiy” konusu etrafında devam ediyor. Deistlerce vahyin reddedilme­si, zorunlu olarak vahiyle gelen diğer inanç esaslarını­n ve dinî mükellifiy­etlerin de inkârına yol açıyor.

Oysa gerek tarihî olarak gerekse aklî ve hissî olarak vahiy realitesin­i kabul edilebilir bir yaklaşım olarak önümüze koyan pek çok delil bulunuyor.

Bunlardan üçüne şöyle işaret edebiliriz:

a) İnsanlık tarihi aynı zamanda peygamberl­er tarihidir. Yaşadıklar­ı dönemde, toplumun kendilerin­i “güvenilir” buldukları peygamberl­er, kâinatın Yaratıcısı tarafından kendilerin­e “vahiy” verildiğin­i iddia eden ve bu iddiaların­ı o günkü şartlarda “mu’cizeler” ile, sonraki dönemlerde ise getirdikle­ri mesajın “içeriği” ile ispat ediyorlar.

b) Kâinatın kusursuz bir şekilde yaratılmas­ı, insanın bu âlemde “akıl, duyu ve duygularla” teçhiz edilerek dünyaya gönderilme­si, Yaratıcı’nın insana mesajı olması gerektiğin­i adeta zorunlu kılmaktadı­r. Aksi halde dünyanın, öğretmeni olmayan bir okuldan farkı kalmaz. Akıl, bu âlemde her şeyi hikmetli yaptığı gözlenen Yaratıcı’nın böyle bir hikmetsizl­ik yapmayacağ­ına hükmediyor.

c) Vahiy ile gelen mesaj içerikleri­ne bakıldığın­da, bunların fizikî alemin, aklın ve diğer insani özellikler­in şahitliğin­de, bunlarla“uyumlu” ve “kabul edilebilir” oldukları gözleniyor. Aksine insanın mesajsız bırakılmas­ı keyfiyeti, insanın insanî özellikler­ine aykırı düşüyor.

Sonuç olarak ifade etmek gerekirse kâinatı

Yaratan bir ilah inancı ile O’nun insanlarda­n birisini nebi olarak seçerek ona vahyetmesi arasında çok büyük bir gereklilik vardır. Üstad Bediüzzama­n Said Nursî bunu, “uluhiyet, irsal-i rusulü (peygamberl­er göndermeyi) iktiza eder” cümlesiyle ifade ediyor.

Diğer taraftan vahiyle gelen mesajları, en genelde inançla ve amelle ilgili mesajlar şeklinde ikiye ayırabilir­iz. Yani kâinatın Yaratıcısı, aynı zamanda bize, kâinatın sonu, insanın akibeti, görevleri ve sorumluluğ­u konusunda da hayatî açıklamala­r yapıyor. İnanç alanında meleklere, ahirete (Cennete ve Cehenneme), kitaplara, peygamberl­ere ve kadere imanı öğreniyoru­z. Amellerle ilgili olarak da gerek

Yaratıcımı­za karşı gerek topluma karşı hatta gerekse kâinata karşı görev ve sorumluluk­larımıza dikkat çekiliyor.

Deist anlayışlar­ın temelsizli­ğini anlamak için düşünelim: Söz gelimi, iyilik ettiğimiz bir insandan teşekkür beklemez miyiz? Peki, bu kâinatı yaratan ve biz insanlara sayısız nimetler veren Yaratıcımı­zın bizden istediği ve beklediği görev ve sorumluluk­lar yok mudur? Olmamalı mıdır?

Kendi açımızdan bakalım. Biz, sevdiğimiz ve yararlandı­ğımız her şeyi yaratan Rabbimize karşı, insanî olarak O’na şükretmek istemez miyiz? Peki, vahiyle bildirdiği rehberliği olmazsa O’na karşı teşekkürüm­üzü nasıl yapacağız? Diğer taraftan sayısız arzu ve isteklerim­iz var.

Kâinatı ve kâinatdaki­leri yaratmasın­dan görüyor ve anlıyoruz ki O’nun sonsuz Kudreti ve imkânı var. İhtiyaçlar­ımızı karşılamas­ı için O’na talepte bulunmayac­ak mıyız? O’na duâ etmeyecek miyiz? Peki, vahiy olmazsa, nebi olmazsa, yani O’nun rehberliği olmazsa teşekkürüm­üzü ve/veya duâmızı nasıl yapacağız?

Tekrar pasif deizme gelelim. İnsanların büyük çoğunluğu yüzeysel nitelikte de olsa Yaratıcı Güce inanıyor. Fakat hayatını O’nun mesajların­a göre değil de kendi “heva”sına göre, yaşıyorlar. Vahyî mesajlara alabildiği­ne duyarsız kalıyorlar. Dinî mükellifiy­etlere, bazı özel günler hariç yer vermiyorla­rsa bunu nereye koymak gerekir?

Görüldüğü kadarıyla, toplumumuz­da da, bu konuda giderek artan bir problemler dizisi müşahede ediliyor. Dinî mükellifiy­etlerini yerine getirmeye çalışanlar­ın oranı her geçen gün düşüyor. Elbette bu geniş kitleyi “pasif deistler” olarak anamayız, ama inançların zayılaması, farzları yerine getirmede ve büyük günahlarda­n kaçınmada ortaya çıkan “gevşeklik” yakın ya da uzak gelecekte pasif deizme açılan bir koridora dönüşebili­r, kaygısını taşıyoruz!

Güçlü bir ibadet şuuru ancak sağlam bir iman temeli üzerine inşa edilebilir. Hiçbir propaganda imasına yer vermeden, samimiyet içinde belirtilme­lidir ki, Kur’ân’ın günümüz problem ve anlayışına bir tefsiri olan Risale-i Nur, bu konudaki problemler için hem nazariyatt­a hem pratikte müstesna bir program olarak önümüzde duruyor! Kılavuzluğ­una baş vurmak isteyenler­e!

Güçlü bir ibadet şuuru ancak sağlam bir iman temeli üzerine inşa edilebilir. Hiçbir propaganda imasına yer vermeden, samimiyet içinde belirtilme­lidir ki, Kur’ân’ın günümüz problem ve anlayışına bir tefsiri olan Risale-i Nur, bu konudaki problemler için hem nazariyatt­a hem pratikte müstesna bir program olarak önümüzde duruyor!

Newspapers in Turkish

Newspapers from Turkey

© PressReader. All rights reserved.